Steve Bannon AB’yi içeriden yıkabilir mi?

tiounine-guardian-2

ABD Başkanı Donald Trump’ın uluslararası politikaya etkisi tartışıladursun, Trump’ın eski danışmanı Steve Bannon’ın faaliyetleri de Avrupa’daki siyaseti doğrudan etkilemeye aday. Bannon’un 22 Eylül’de İtalya’da aşırı sağ bir partinin senelik kongresinde yaptığı konuşma bunun yeni bir göstergesi oldu. İtalya’yı “siyaset evreninin yeni merkezi” olarak tanımlayan Bannon, Trump’ı iktidara taşıyan taktiklerini Avrupa kıtasının her yerinde uygulamayı tasarlıyor.

Bu amaçla, geçtiğimiz Temmuz ayında Steve Bannon Avrupa’daki aşırı sağ partileri bir araya getirecek The Movement (Hareket) isimli bir platform meydana getirdi. Hareketin öncelikli hedefi, Mayıs 2019’da yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimlerinde AB karşıtı partilerin zaferini hazırlamak.

Avrupa’da faaliyet gösteren tüm milliyetçi ve popülist partiler arasında koordinasyon ve fikir alışverişi sağlamaya çalışan bu oluşumun merkezi, siyasal hedefi konusunda herhalde kimsenin şüphesi kalmasın diye, AB’nin başkenti Brüksel. Kendi deyimiyle, “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra meydana gelen siyasal düzeni sarsmak” isteyen Bannon, bu amaçla Fransız Marine Le Pen, İngiliz Nigel Farage, Alman Alice Weidel, İtalyan Matteo Salvini gibi siyasal parti liderleriyle sık sık bir araya geliyor. Bannon’a göre Macaristan Başbakanı Viktor Orban, bu liderlerin izlemesi gereken bir model.

Steve Bannon daha 2014 yılında, ABD’deki Cumhuriyetçi Parti’nin sağ kanadını oluşturan Tea Party’e atıfla, “küresel bir ‘Tea Party’ hareketinin var olduğuna inanıyorum” demişti. Geniş halk kitlelerinin merkezi hükümetlerle ve “elitlerle” olan kavgasının günümüzün temel siyasal çelişkisi olduğunu iddia eden Bannon, Avrupa’da popülizmin yükselişini de bunun bir göstergesi olarak yorumluyor. The Movement’ın niyeti de bu yükselişi hızlandırmak.

Gerçek orta sınıfı oluşturan, çalışan, üreten ve ‘Davos Partisi’nin tahakkümünden bıkmış insanları” bir araya getirmek isteyen Bannon, Avrupa’daki popülist partilere The Movement üzerinden lojistik destek sunmaya çalışıyor. Bannon bu partilere seçim stratejileri önerme, anket oluşturma, veri toplama ve network oluşturma konularında destek olacak.

Mayıs 2019’daki Avrupa Parlamentosu seçimlerini önemli bir eşik olarak gören Bannon, kendi deyimiyle “Davos Partisi” ile halklar arasındaki mücadelenin seyrini bu seçimlerin belirleyeceğini iddia ediyor. ABD’deki aşırı sağ Breitbart haber sitesinin eski patronu olan Bannon, bu seçimlerde Strasbourg’daki sandalyelerin en az üçte birinin popülist partiler tarafından kazanılmasını arzuluyor. Le Pen ve Farage’ın başını çekeceği böylesi bir grubun, Brexit, Euro krizi ve mülteci sorunu nedeniyle zaten bir hayli zor durumda olan Avrupa bütünleşmesini bir bakıma içeriden sabote edeceğini düşünen Bannon, özellikle Doğu Avrupa ve Batı Avrupa’daki aşırı sağ akımlar arasında bir kopukluk olduğunu, bunlar arasındaki fikir ve kaynak alışverişini sağlamak için The Movement’a ihtiyaç olduğunu düşünüyor.

George Soros tarafından yönetilen Open Society isimli STK’yı bir numaralı düşmanı olarak ilan eden The Movement, faaliyetlerinde Le Pen ailesine özel bir önem veriyor. Conservative Political Action Conference’ın yıllık kongresinde Fransız Front National (Ulusal Cephe)* partisinin tarihi lideri Jean-Marie Le Pen’in torunu (ve şimdiki parti lideri Marine Le Pen’in yeğeni) Marion Maréchal-Le Pen’i onur konuğu olarak ağırlayan Bannon’ın kendisi de, Mart 2018’deki Front National kongresinde bir konuşma yaptı. Bannon bu konuşmasında, “tarihin doğru tarafındayız, küresel bir dalga bizi zaferden zafere ulaştıracak” demişti. Konuşmasında medya ve siyasal-ekonomik elitleri de sık sık hedef olarak gösteren Bannon, “bırakın size ırkçı desinler, yabancı düşmanı desinler, göçmen karşıtı desinler. Bu ithamlar sizin şeref madalyanız. Her geçen gün daha güçlü ve etkiliyiz” diye iddia etmişti.

US-POLITICS-TRUMP-STAFF
Steve Bannon, Donald Trump’ı 2016 Kasım’ında iktidara taşıyan seçim kampanyasının mimarıydı.

Aşırı sağ ve popülist akımların bütün Avrupa’da eninde sonunda iktidara taşınacağını savunan Bannon, “ulus-devletler kendi kimlikleriyle ve sınırlarıyla dünya sahnesine geri dönecekleri” düşüncesinde.

ABD’deki faaliyetlerini tam olarak askıya almamış olsa da, zamanının yüzde seksenini Avrupa’da geçirme sözü veren Bannon, The Movement’ın karargâhında şimdilik on kişilik bir ekip oluşturmuş. Bannon’un ne yapacağı üç aşağı beş yukarı belli, fakat bunları nasıl başaracağı biraz belirsiz. ABD’de Trump’ı iktidara taşıyan seçim kampanyası deneyimine güveniyor olsa da, farklı Avrupa ülkelerindeki siyasal kural, kurum ve gelenek farklılıklarını göz ardı ettiği kesin.

Mevcut sorunlara dair önerdiği Amerikan tarzı çözümlerin, son tahlilde kendi bağımsızlıklarına ve farklı kimliklerine sıkı sıkıya bağlı olan Avrupa’nın aşırı sağ örgütlenmelere ne kadar tesir edeceği bilinmiyor. Ayrıca AB’ye karşı olan bu partilerin nasıl olup da Avrupa çapındaki bir başka örgütlenme içinde rahat edecekleri de belirsiz. Fikirleri genel hatlarıyla uyuşuyor olsa da, bu partilerin savundukları ulusal kimliklerin, eninde sonunda tarihi yaralara ve sınır anlaşmazlıklarına değmemesi mümkün değil. Bu açıdan, tanım gereği, birlikte çalışma olanakları sınırlı. Üstelik Bannon’un ABD’li olması da, Avusturya’daki FPÖ örneğinde olduğu gibi, The Movement’a katılmanın peşinen reddedilmesine bir gerekçe oluşturuyor.

Bannon, Avrupa çapındaki popülist partilerin ekonomik söylemleri arasındaki farklılıkları da fazla dikkate almıyor gibi. Trump-Bannon çizgisinin savunduğu birçok ekonomik politika, her şeyden önce Avrupa’nın gerçekleriyle bağdaşmıyor. Örneğin Çin’in ekonomik politikalarına karşı duyduğu tepki ve tehdit algısı Batı Avrupa’da yankı bulsa da, Çin’den daha fazla yatırım çekmek için uğraşan Doğu Avrupa ülkelerinde Çin karşıtı söylemin alıcısı yok.

Kuzey Avrupalı popülist partilere gelince, bunların ismi ırkçılık ve antisemitizmle sık sık bir arada anılan Fransız Ulusal Cephe ile birlikte anılmaktan çok da memnun olmadıkları biliniyor. Milliyetçilik, AB karşıtlığı ve göçmen düşmanlığında ortaklaşsalar da, ulus-ötesi herhangi bir network’ün içinde yer almanın bu açıdan onlara ne kazandıracağı belli değil.

Aslında bütün bu hikâyenin en tatsız kısmı, Avrupa’daki aşırı sağ ve popülist partilerin yükselmeye devam etmeleri için Steve Bannon’a hiç de ihtiyaç duymuyor olmaları. Avrupalı seçmenler bunu kendi başlarına da, ya sandığa gitmeyerek ya da popülist partilere oy vererek, pekala sağlıyorlar.


* Front National (Ulusal Cephe) partisi, 1 Haziran 2018 tarihinde adını Rassemblement National (Ulusal Toplanma) olarak değiştirdi.

Reklamlar

Rus-İngiliz Bilek Güreşi

clock-cartoon_1837083b

Britanya yetkilileri Noel zamanı bile majestelerinin ordusunun tatil yapmadığını vurgulamak istercesine,  Rus donanmasının faaliyetlerine dikkat çeken bir açıklama yayınladılar. Buna göre, geçtiğimiz haftasonu dört Rus savaş gemisi Birleşik Krallık sularına biraz fazla yaklaşmış, Britanya deniz kuvvetlerine bağlı gemiler de onların faaliyetlerini gözlemlemek için denize açılmıştı. Londra’nın açıklamasında bu gemilerin herhangi bir tehditkâr davranışından ya da karasuları ihlalinden söz edilmiyor. Dolayısıyla Rus savaş gemilerinin rotasına neden böylesine dikkat çekildiğini anlamak zor.

Aslında bu açıklamayı Birleşik Krallık’ın yaptığı bir başka açıklamayla birlikte değerlendirmek gerekiyor. Ülkenin Genelkurmay Başkanı Stuart Peach geçen hafta yaptığı bir konuşmasında Rus denizaltılarının su altından geçen internet hatları için bir tehdit oluşturabileceğini ifade etmişti. Hatta bu kablo şebekesinin korunmasının NATO’nun bir önceliği haline getirilmesini istemiş, bir anlamda Rusya’ya karşı NATO’nun daha da uyanık olmasını önermişti. Trump yönetimini Rusya’yla arasına daha fazla mesafe koymaya dolaylı olarak çağıran ve Avrupalı devletlere de Rusya’nın ne kadar büyük bir tehdit olduğunu bir kez daha hatırlatan açıklamalar birbirini kovalıyor kısacası.

Yeniden Büyük Oyun…

19. yüzyılda Büyük Britanya ve Rusya arasında Orta ve Güney Asya, Kafkaslar ve Ortadoğu gibi çok geniş bir coğrafyada yaşanan keskin rekabete “Büyük Oyun” (Great Game) adı verilmişti. Tabii bu rekabete rağmen, bu iki ülke (mesela Almanya gibi) büyük bir ortak tehdit ortaya çıktığında birbirleriyle geçici ittifaklar kurmaktan da kaçınmadılar; ancak ilişkileri genellikle gergin bir seyir izledi. Soğuk Savaş dönemi de bunun bir istisnası olmadı.

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından iki ülke nispeten yakınlaştı ve 1990’lar boyunca aralarındaki ticari ilişkiler önemli ölçüde gelişti. Hatta Rusya’nın yeni zenginleri bu dönemde Londra emlak piyasasının gözde müşterileri arasına girdiler. Fakat Boris Yeltsin dönemindeki olumlu ilişkiler, Vladimir Putin’in iktidara gelmesiyle birlikte bozulmaya başladı.

454px-As_Between_Friends_(Punch_magazine,_13_December_1911)
Avrasya’daki “Büyük Oyun” Hindistan’dan İran’a, Osmanlı’dan Çin’e pek çok ülkeyi doğrudan etkilemişti

2000’lerin başında Putin’le anlaşmazlığa düşen işadamı Boris Berezovski’ye ve ardından Çeçen ayrılıkçı Ahmed Zakayev’e iltica hakkı tanıyan, Rusya’nın iade taleplerini de reddeden Birleşik Krallık, zamanla Putin yönetimiyle yıldızı barışmayan üst düzey pek çok Rus şahsiyetin sığınağı haline geldi.

Aynı dönemde iki ülke arasında Soğuk Savaş yıllarını hatırlatan gerilimler de yaşanmaya başlandı: Birleşik Krallık hükümeti 2006 yılında Londra’da polonium ile zehirlenerek hayatını kaybeden eski KGB mensubu Litvinenko’nun ölümünden Moskova’yı sorumlu tutarken, Rusya da casusluk yaptıkları ve Rusya’daki bir takım STK’ları manipüle ettikleri gerekçesiyle çok sayıda Britanyalı diplomatı sınırdışı etti. British Council’in Rusya’daki faaliyetleri bile baskı altına alındı.

2007’den itibaren Kraliyet Hava Kuvvetleri, Rus savaş uçaklarının Britanya hava sahasını sık sık ihlal ettiğini duyurmaya başladı. Bu arada MI5, Rusya’nın Britanya’daki casusluk faaliyetlerinin Soğuk Savaş yıllarındaki düzeyine ulaştığını iddia ediyordu.

İkili ilişkilerdeki yokuş aşağı gidiş, 2008’deki Gürcistan Savaşı ve 2013-14’ten itibaren yaşanan Ukrayna krizleriyle hızlandı. Britanya hükümeti 2014’te Kırım’ın ilhak edilmesinin ardından Rusya’ya uygulanacak yaptırımlar konusunda en aktif tavır koyan ve en sert açıklamaları yapan hükümetlerden oldu. Hatta bu konuda çoğu zaman ABD’yi de peşinden sürükledi. Suriye krizi konusunda da Londra, Rusya’ya karşı eleştirel bir dil geliştirdi. Eylül 2015’te Suriye’de kapsamlı Rus askeri harekâtının başlamasıyla da eleştirilerin dozunu arttırdı.

Britanya, Baltık Denizi’nde bulunan NATO deniz kuvvetlerinin takviye edilmesi konusunda da en istekli görünen ülke oldu.

Haziran 2016’da yapılan Brexit referandumu kampanyası sırasında bile Rusya Londra’da kendinden bol bol söz ettirdi: ülkenin o zamanki Dışişleri Bakanı Philip Hammond, “AB’den çıkmamızı gerçekten arzu eden tek ülke Rusya” diyerek neden Birleşik Krallık’ın AB’de kalması gerektiğini açıklamaya çalışmıştı. Ancak belli ki uyarıları yeterince etkili olmadı; zira referandumun sonucu ortada. 2019’da AB’den ayrılacağı kesinleşen Britanya için NATO’nun öneminin nispeten arttığını da hatırlatmaya gerek yok.

…ya da yeniden Soğuk Savaş.

“Gemileri bize çok yakın geçiyor”, “internetleri kesecekler” türündeki açıklamalardan anlaşılan o ki, Rusya ile Birleşik Krallık arasındaki ilişkilerin yakın zamanda düzelmesi pek mümkün değil. Ortada ikili ve doğrudan, somut ve hayati önemde bir sorun yok gibi dururken, ilişkilerin neden on yıl kadar önce ağır çekimde bozulmaya başladığı ve bugünkü duruma gelindiği izaha muhtaç.

Belki de Birleşik Krallık adım adım Rusya’yı Batı’yla bir gerginlik politikası sürdürmeye teşvik etmiş; Rusya da bunu karşılıksız bırakmamıştır. Batı ittifakı içindeki ayrılıkları gidermek ve Avrupa’da ağırlığını giderek arttıran bazı ülkelerin etkilerini törpülemek için en kestirme çözümün Rusya ile “Batı” arasında yeni bir soğuk savaş kurgulamak olduğuna birileri bir noktada karar mı vermişti acaba?


57470e09c46188906a8b457a
Vladimir Putin 2003 yılında Londra’ya resmi bir ziyaret gerçekleştirmişti

 

ABD-Çin İlişkilerinde Yeni Dönemeç

Ekran Resmi 2017-03-19 22.20.49

ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’un 18-19 Mart 2017 tarihlerindeki Pekin ziyareti, Donald Trump’ın başkanlığı altında ABD-Çin ilişkilerinin nasıl şekilleneceğinin işaretlerini verdi. Ziyaret sırasında “karşılıklı saygı” ve “kazan-kazan” ifadeleri bolca kullanıldı.

Gerçi Başkan Trump, Tillerson‘un tam da Çin’e ulaştığı saatlerde kendini tutamayıp yine twitter’a sarıldı ve Çin’i Kuzey Kore konusunda eleştiren bir tweet attı. Tillerson ise Çinli muhatapları karşısında genelde alttan alan bir üslup benimsedi. Zaten Çin basını da bu ziyaretten “Pekin için diplomatik bir zafer” diye bahsediyor.

Tillerson’un “karşılıklı saygı” vurgusu Çinli yetkililerin kulağına özellikle hoş gelen bir ifade; zira Pekin yönetimi bunu “Çin’in temel çıkarlarına ABD’nin zarar vermek istemediği” şeklinde yorumluyor. Çinli yöneticilerin ülkenin toprak bütünlüğü ve “tek Çin” politikası hakkında neredeyse takıntı düzeyine varan hassasiyeti bilinir. Bu çerçevede Pekin yönetimi Tayvan, Tibet ve Uygur sorunları hakkında dışarıdan gelen en ufak bir eleştiriyi dahi tahammül edilmez addeder.

Ziyaret sırasında ABD ve bölgedeki müttefikleri ile Çin arasında ciddi sürtüşmeye yol açan Çin Denizi’ndeki paylaşım mücadelesine fazla değinilmediği de anlaşılıyor.

Tüm bu ılımlı duruş karşılığında ABD’nin Çin’den ekonomik ve stratejik beklentileri var; bunlara Kuzey Kore’nin yola getirilmesi de dahil. Rex Tillerson, Çin’den hemen önce ziyaret ettiği Güney Kore’de bu konunun bilhassa altını çizdi; Kuzey Kore’nin nükleer programının durdurulması gerektiğini söyledi ve askeri müdahale dahil her türlü seçeneğin masada olduğunu hatırlattı. Zaten Donald Trump’ın attığı tweet de Kuzey Kore konusunda Çin oynayabileceği role işaret ediyordu.

Ekran Resmi 2017-03-19 22.59.21
Kuzey Kore füzelerinin menzili Avrupa kıtasına kadar ulaşıyor; ancak henüz Alaska Eyaleti hariç ABD’yi vuracak kadar da geniş değil

Aslında Kuzey Kore konusunda işler tahmin edildiğinden daha karmaşık. Yakın zamanda bu ülkenin gerçekleştirdiği balistik füze denemeleri üzerine ABD Güney Kore’ye THAAD (Terminal High Altitude Air Defense) adını taşıyan bir hava savunma sistemi kurma kararı aldı; Mart ayı başlarında da bu sistemin parçaları Güney Kore’ye ulaştırıldı. Resmi olarak THAAD, ne yapacağı hiç belli olmayan Kuzey Kore’ye yönelik bir tedbirden ibaret; oysa bu sistemin konuşlandırılmasına en sert tepkiyi gösteren Çin oldu.

Çinli yetkililer bu sisteme ait radarların Çin topraklarının tamamını denetleyecek kadar gelişmiş olduğunu söylüyor; dolayısıyla ABD’nin amacının sadece Kuzey Kore ile sınırlı olmadığını iddia ediyor. Kısaca Pekin yönetimine göre, THAAD sistemi sayesinde ABD aslında Çin’i kontrol etmek derdinde. Ayrıca Çin, THAAD füze savunma sisteminin orta menzilli füzeleri engellemek için tasarlandığını, tek hedef Kuzey Kore olsaydı kısa menzilli füzeleri hedef alan başka bir sistemin yeterli olacağını iddia ediyor.

Bu füze savunma sisteminin konuşlandırılmasına Çin o kadar büyük tepki gösterdi ki, iş Güney Kore mallarına boykot uygulamaya ve Çinli turistlerin turlarının iptaline kadar vardı.  

Asıl ilginç olan, Çin’in Kuzey Kore’nin füze denemelerine de sert tepki göstermiş olması. Kuzey Kore’nin iplerinin Çin’in elinde olduğuna genellikle inanılmakla beraber, Pekin ve Pyongyang arasında aniden patlak veren söz düellosu, Doğu Asya’daki denklemin bu kadar da basit olmadığını gösterdi. Çin yönetimi Kuzey Kore’yi kınamakla yetinmedi, bir yıl boyunca bu ülkeye kömür ambargosu uygulayacağını da ilan etti. Bu ambargo iki ülke arasındaki ticaret hacminin üçte biri anlamına geliyor, yani sembolik olmaktan öte sonuçlar yaratacak bir tedbir.

Tabii Çin’in tepkisinin esas nedeni füze denemelerinin kendisi mi, yoksa Kim Jong-un rejiminin ABD’nin eline koz verdiğini düşünmesi mi, orası çok kesin değil.

Dolayısıyla Tillerson’ın temasları nispeten olumlu geçmiş olsa bile, THAAD krizinin de gösterdiği üzere, Çin ile ABD arasındaki tüm pürüzler giderilmiş değil.

ABD’nin yeni başkanı tüm bu konuları Çin’in bir numaralı ismi Xi Jinping ile yüzyüze konuşma imkanını nasılsa kısa süre içinde bulacak. Xi, Nisan ayı başında ABD Başkanı’nın Florida’daki (Trump’ın Güney Beyaz Saray diye adlandırdığı) malikanesini ziyaret edecek. Bu ziyaret o kadar önemli ki Dışişleri Bakanı Tillerson, 5-6 Nisan tarihlerinde yapılacak NATO Dışişleri Bakanları zirvesine katılmaktan bile vazgeçti. Tillerson, Çin Devlet Başkanı’nı Trump ile birlikte ağırladıktan hemen sonra da Putin’le görüşmek üzere Rusya’ya gidecek.

Trump yönetiminin NATO’ya verdiği (ya da daha doğrusu vermediği) önemi böylelikle tüm dünya bir kez daha görmüş de oldu. Fakat kimsenin Çin’e önem vermeme lüksü yok.

Ekran Resmi 2017-03-19 22.58.01

 

Ukrayna : Avrupa’nın Unutulmuş Savaşı

ekran-resmi-2017-02-15-13-14-51
Kırım’da bir afiş (Foto: Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump‘ın ulusal güvenlik danışmanı Michael Flynn, Rus yetkililerle yaptığı bir takım görüşmelerin ortaya çıkması üzerinde görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Görüşmeler, ABD’nin Rusya’ya uygulamakta olduğu yaptırımlarla ilgiliydi. Bu vesileyle ABD’nin Rusya’ya halen bir takım ekonomik ve siyasi yaptırımlar uygulamakta olduğu, bunların da nedeninin Ukrayna‘da devam eden kriz olduğunu tüm dünya hatırlamış oldu.

Aslında Ukrayna’da çatışmalar 2014 yılından beri devam ediyor ve şimdiye kadar da en az 10 bin kişi hayatını kaybetti. Yaralananlar ya da evini barkını terk etmek zorunda kalanlar da cabası. Kısacası, manşetlerde kendine yer bulamasa da, Avrupa’nın ortasında gayet ciddi bir savaş devam ediyor.

Kriz Rusya’ya yakın devlet başkanı Viktor Yanukoviç‘in 2014’ün Şubat ayında sokağın baskısı altında istifa etmesiyle başlamış, ardından Rusların etnik çoğunluğu oluşturduğu stratejik önemdeki Kırım yarımadası bağımsızlık ilan edip Rusya’ya katılmıştı. (O günlerde Habertürk’ten Elif Key ile bu konuları konuşmuştuk : haberturk.com/…/924007-ukraynada-maidanin-otesi )

O arada, Ukrayna’nın doğusunda gene etnik Rusların yoğun olarak yaşadığı Donbass bölgesinde de Rusya’nın desteklediği milisler ve Ukrayna ordusu arasında çatışmalar çıkmıştı. Donetsk ve Luhansk’ta denetimi ele geçiren milisler, buralarda Novorossiya isimli bir de cumhuriyet ilan etmişlerdi.

Elbette Vladimir Putin bu milislerin arkasında Rusya desteği olduğunu şiddetle reddediyor, Kırım’ın ise özgür bir referandum sonucu kendi kaderini tayin ettiğini savunuyor. Batı dünyası ise ne Kırım’ın Rusya’ya ilhakını tanımış durumda, ne de Rusya’nın Ukrayna’daki çatışmalarda parmağı olmadığı iddiasını kabul ediyor.

Ukrayna’nın doğusundaki çatışmalarla ilgili olarak ve “Minsk Süreci” kapsamında son iki yılda Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık’ın arabuluculuk sağladığı birkaç ateşkes ilan edildi. Hatta son olarak 23 Aralık 2016‘da da ateşkes ilan edilmişti. Ancak Ocak ayından bu yana çatışmalar giderek kızışıyor. Alışıldığı üzere, ateşkesin ihlalinden Ukrayna hükümeti Rus milisleri ve Rusya’yı, Rus milisler ise Ukrayna yönetimini suçluyor.

Son olarak Şubat başında Donetsk‘teki Rus milisler, bu şehre 10 km uzaklıktaki Avdiivka‘da Ukrayna kuvvetlerini bir hayli zorladılar. Kiev yönetimi Avdiivka‘da halkın zor durumda olduğunu; gıda, içme suyu ve ısınma sorununun baş gösterdiğini iddia ediyor.

ekran-resmi-2017-02-15-14-02-30Rusya yönetimi çatışmaların yeniden başlamasını “Ukrayna’nın dikkat çekme çabası” olarak yorumluyor. Putin, geçtiğimiz haftalarda Macaristan’a yaptığı ziyaretinde, “Trump’ı Ukrayna konusunda karar vermeye zorluyorlar” diyerek yine Kiev yönetimini suçlamıştı.

Her ne kadar Trump yönetimi şimdilik Rusya iyi geçinme yanlısı olsa da, Cumhuriyetçi Parti’nin önemli isimlerinden John McCain geçtiğimiz günlerde Trump’ı Rusya konusunda uyaran bir mektup yazdı. reuters.com/…/us-usa-trump-ukraine-idUSKBN15H230 McCain mektubunda Trump’ı Ukrayna’ya yardım etmeye çağırdı ve Putin’in Trump’ı bu konuda test ettiğini iddia etti. McCain’e göre Trump yönetimi bir an önce Ukrayna konusunda bir karara varmalı ve Rusya’ya aşmaması gereken sınırları hatırlatmalı.

Ukrayna yönetimi, Obama zamanında ABD’nin desteğine emin olabiliyordu, ancak Trump’ın Rusya’yla bir uzlaşmaya varma uğruna Ukrayna’yı “boşverme” ihtimali onları endişelendirmiyor değil. 

Öte yandan yeni yönetimin Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, Kırım konusunda “Ukraynalıları silahlandırmalıydık” diyen bir isim. ABD’nin BM nezdindeki büyükelçisi Nikki Haley de BM Güvenlik Konseyi’nde 2 Şubat’ta yaptığı bir açıklamada, “Rusya Kırım’dan çekilene kadar yaptırımlar devam edecek” diye hatırlattı. Bu açıklamalar hakkında Trump ne düşünüyor, orası henüz belli değil.

Bulgaristan ve Moldova’da Rusya’ya yakın isimler cumhurbaşkanı seçilir, Macaristan Rusya ile yakınlaşmasını sürdürür, Romanya’da ise hükümet zor anlar yaşarken, Ukrayna’da olup bitenler de ABD-Rusya arasında yeniden kurgulanan denklemi elbette yakından ilgilendiriyor.

Ülkesinde önemli bir Ukrayna diasporası bulunan Kanada’nın Başbakanı Justin Trudeau 13 Şubat’ta Beyaz Saray’daydı ve gerçekleştirdiği ziyarette bu konunun gündeme gelmesi de bekleniyordu. Ama basın açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla öyle olmadı. Belki Trump Ukrayna’yı çoktan boşvermiştir.

Trump Zamanı

Amerika Birleşik Devletleri’nde Cumhuriyetçi Parti’nin aday belirleme süreci nihayet tamamlandı ve tahmin edildiği gibi işadamı Donald Trump resmen aday ilan edildi. Kasım ayında yapılacak başkanlık seçimlerinde Trump, Demokrat Parti adayı Hillary Clinton’a karşı yarışıp dört yıllığına Beyaz Saray’a yerleşmeye çalışacak.

Donald Trump, Cleveland’da yapılan parti kongresinde adaylığı ilan edilir edilmez coşkulu bir konuşma yaptı ve önceki çizgisinden sapmayarak Amerikan halkının güvenlik kaygılarını ön plana çıkardı.

70 yaşındaki işadamı, ABD’nin 45. başkanı olmak için adaylığı “alçak gönüllülük ve şükranla kabul ettiğini” vurgulamaktan da kaçınmadı. Trump yaptığı konuşmada, “kamu düzeninin adayı olacağını” da üstüne basa basa söyledi.

Aslında güvenlik ve düzen konusu ABD başkanlık yarışının temel tartışma konularından biri. Trump, mevcut Demokrat yönetim altında ABD’nin “kaos ve şiddet sarmalına mahkum edildiğini” iddia ediyor. Eğer göreve gelirse Trump, başkanlığın kendisine vereceği tüm yetkileri kullanarak ülkede şiddete yol açmaktan sorumlu tuttuğu kesimleri hizaya getireceği sözünü de veriyor.

Başkan adaylığı macerasına başladığından beri Donald Trump “siyaseten doğruculuğa” da savaş açmış durumda. Bu açıdan, verdiği çok sayıda beyanat ırkçı olmakla ya da yangına körükle gitmekle itham ediliyor. Fakat Trump bu eleştirilere  hiç kulak asmıyor. Entelektüel çevrelerin hor görmesi nedeniyle sıradan halkın kendi fikirlerini ifade etmeye çekinir hale geldiğini savunan Trump, kendisini çoktan “halkın sesi” olarak ilan etmiş durumda.

Eleştirdiği entelektüel çevreler tam da bu yüzden Trump’a “popülist” diyor.

ABD’de gündemin yoğun şiddet olaylarıyla şekillendiği bir gerçek. Sık sık tekrarlanan silahlı saldırılar ve katliamlar, güvenlik güçlerinin (özellikle) siyahlara uyguladığı orantısız şiddet gibi konular, sadece ABD’de değil, tüm dünyada ses getiriyor. Bu olaylara daimi bir terör saldırısı tehdidi ve bunun yarattığı korkuyu da eklemek lazım.

Donald Trump, seçildiği takdirde göreve başlayacağı tarihe atıfla, “20 Ocak 2017’dan itibaren ABD düzene girecek” diyor, bunu nasıl başaracağı ise, iddiasının aksine o kadar da belli değil.

Trump’ın düzen ve güvenlik vurgusu tabii ki sadece ABD’nin iç siyasetine yönelik değil; dış politika alanında da geçerli. Trump’ın dünya algısı elbette bu çerçevede şekillenmiş durumda. ABD-Meksika sınırına “yasadışı göçü engellemek için” bir duvar inşa planı en çok tanınmış önerilerinden biri.

Trump, “korkunç” diye tanımladığı Çin, Meksika ve Kanada ile imzalanmış serbest ticaret antlaşmalarının da yeniden müzakere edilmesini talep ediyor.

Yine dış politika alanında, Trump’ın NATO üyeleri için sarf ettiği sözler ise, Cumhuriyetçi adayın daha başkan olmadan diplomatik kriz çıkarma yeteneği olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. “Maddi katkıda bulunmayan ülkelerin NATO korumasından yararlanma hakkı olamaz” diye konuşan Trump, Baltık cumhuriyetleri başta olmak üzere pek çok üye ülkenin kınama mesajlarına maruz kaldı. Rusya ile Batı arasındaki gerilim devam ederken, ABD’nin NATO yükümlülüklerini bazı ülkeler için uygulamayabileceği anlamına gelen sözlerden kendini Rus tehdidi altında hisseden Baltık cumhuriyetlerinin ya da Doğu Avrupa ülkelerinin tedirgin olmaması mümkün değil.   

Seçilse de seçilmese de, iç ve dış politikada temsil ettikleriyle, Donald Trump hem zamanın ruhuna uyumlu görünüyor, hem de sözleri ve tavırlarıyla zamanın ruhuna katkıda bulunuyor. Dünyanın hiçbir ülkesi bu genel havadan azade değil.

Demek yirmibirinci yüzyılın ilk yarısı da böyle geçecekmiş.

(22 Temmuz 2016)