Bir Demokrasi İkonunun Yükselişi ve Düşüşü: Aung San Suu Kyi

Ekran Resmi 2017-09-21 00.07.09
 “Güç yozlaştırmaz; ama gücü kaybetme korkusu yozlaştırır”
                                                                                                               Aung San Suu Kyi

Myanmar’da (ya da eski adıyla Birmanya’da) Arakan’lı Müslümanlar etrafında yaşanan insanî kriz devam ederken, ülkenin yöneticisi (anayasadaki ifadeyle “Devlet Danışmanı”) Aung San Suu Kyi’nin sessizliği dikkat ve tepki çekmeye devam ediyor.

Aung San Suu Kyi, 19 Eylül günü Myanmar parlamentosu kürsüsünden (konuşma İngilizce yapıldığına göre) öncelikle uluslararası kamuoyuna konu hakkında  seslendi. Ancak konuşmanın içeriği o kadar zayıftı ki, yabancı başkentleri tatmin etmek mümkün olmadı.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres daha birkaç gün önce, “19 Eylül konuşması önemli bir fırsat olabilir” demişti; olamadı. Şimdi o da hayal kırıklığını ifade edenler kervanına katılacak.

Ülkesindeki askerî cuntaya karşı verdiği mücadele nedeniyle uzun yıllar bir demokrasi kahramanı olarak Batı’nın gözbebeğine dönüşen Aung San Suu Kyi, şimdi BM’nin Rohingya‘lara (yani Arakan eyaletinde yaşayan Müslümanlara) karşı “etnik temizlik” olarak tanımladığı askeri operasyonlar hakkındaki sessizliği nedeniyle eleştiri bombardımanına tutuluyor; hatta Nobel Barış Ödülü’nün geri alınması isteniyor.

Belki de Aung San Suu Kyi bir demokrasi ikonu olarak bu kadar göklere çıkarılmamış olsaydı, kendisi hakkındaki hayal kırıklığı da bu kadar büyük olmayacaktı.

15 yıl süreyle ev hapsinde tutulan Aung San Suu Kyi, 1991 yılında kendisine barış ödülü verilirken, Nobel komitesi tarafından, “insan doğasının iyi yanlarının mükemmel bir örneği, lekesiz bir kahraman” şeklinde tarif edilmişti. Aung San Suu Kyi sadece Nobel komitesinin ilgisine mahzar olmadı. 1990 yılında Saharov Düşünce Özgürlüğü Ödülü, 1993’te Nehru Uluslararası Anlayış Ödülü, 2005 Olof Palme İnsan Hakları Ödülü, 2008’de Amerikan Kongresi’nin altın madalyası, 2012’de Vaclav Havel Yaratıcı Muhalefet Ödülü ve nihayet Fransa’nın Légion d’honneur nişanı da kendisine layık görüldü.

Aung San Suu Kyi’nin şöhretinin doruğunda olduğu dönem, kabaca ev hapsinde olduğu yıllara denk geliyor; 2011’de serbest bırakılmasıyla birlikte popülerliği de yavaş yavaş aşınmaya başladı. Yine de, mezunu olduğu Oxford ona 2012’de fahri doktora ünvanı verirken, onun “her türlü bağırış çağırıştan daha fazla gürültü kopartan sessizliğini” övmüştü.

Ev hapsinde tutulurken Aung San Suu Kyi hakkında yirmiden fazla hayat öyküsü yayınlanmış, saçına tutturduğu çiçekler şiirlere konu olmuş, şarkılar bestelenmiş, resimleri tişörtlerden kupalara sayısız objeye basılmıştı. İrlandalı grup U2 davasına destek olmak için konserler vermiş; Paul McCartney, Eric Clapton ve Sting ortak bir albüme imza atmış, Luc Besson 2011’de gösterime giren The Lady filminde onu adeta yaşayan bir azize mertebesine çıkartmıştı.

Bu hayranlık, hatta neredeyse tapınma hali, Aung San Suu Kyi’nin yürüttüğü siyasi mücadeleye kuşkusuz büyük destek oldu; ancak bir taraftan da onu eleştirilemez bir ikona dönüştürdü. Özellikle Batılı üniversite ve basın çevrelerinde kişiliği ve düşünceleri hakkında en ufak bir kuşku dile getirilmesi yakın zamana dek düşünülemezdi.

Yükseldikçe Düşmek

Derken Myanmar’ın sivilleşme süreci sayesinde partisi Demokrasi için Ulusal Lig (LND) 2015’te parlamento çoğunluğunu elde etti ve 2016 Nisan ayında Aung San Suu Kyi ülkenin başına geçti. On yıllar süren demokrasi mücadelesi nihayet hedefine ulaşmıştı. Elbette bu durum, ülkede iktidarı elli yıl boyunca elinde tutan ordunun kışlasına tamamen çekildiği anlamına gelmedi.

Ekran Resmi 2017-09-21 10.35.10
Büyük bir ekonomik güce sahip olan Myanmar ordusu, parlamentodaki sandalyelerin yüzde 25’ini ve hükümette üç bakanlığı (İçişleri, Savunma ve Sınırlar) elinde tutmaya devam ediyor

Göreve gelmesinden itibaren Aung San Suu Kyi, kendisinden beklenen ekonomik, sosyal ve siyasal reformları hızla gerçekleştirmediği için Batı tarafından yavaş yavaş eleştirilmeye başlandı. Ancak 25 Ağustos 2017’den bu yana Arakan’da yaşananlar nedeniyle karşılaştığı uluslararası eleştiri dalgası, öncekilere göre çok daha şiddetli.

Aung San Suu Kyi, göreve gelir gelmez BM’nin eski Genel Sekreteri Kofi Annan’dan Arakan’daki “Bengalî Müslümanların* durumlarına dair” bir rapor hazırlamasını istemişti. Annan raporunda, sorunun temelinde Rohingya’ların haymatlos (vatansız) olmasının yattığını belirterek, kuşaklardır bu bölgede yaşayan Müslümanlara artık Myanmar vatandaşlığı verilmesi gerektiğini ifade etmişti. Ancak Myanmar nüfusunun yüzde 88’ini oluşturan Budistlerin önemli bir kısmı Arakan’daki Müslümanların, Myanmar bir Britanya sömürgesiyken (1885-1948) Hindistan’dan ve bugünkü Bangladeş’ten gelen “yasadışı göçmenler” oldukları kanaatine sahip. Dolayısıyla onlara vatandaşlık verilmesi fikrini desteklemiyor. Aung San Suu Kyi’nin bu konuda ülkesindeki çoğunluktan farklı düşündüğüne dair bir emare de yok.

Aslında Arakan’lı Müslümanların yaşadıkları sıkıntılar da, Aung San Suu Kyi’nin bu konudaki sessizliği de yeni değil. Arakan’da 2012 ve 2013’te yaşanan olaylar sırasında da Nobel ödüllü muhalif sessiz kalmış; ancak o dönemde, belki ev hapsinden yeni çıktığı ve hâlâ muhalefette olduğu için üzerine çok gidilmemişti. 2015’teki seçimlerde partisinden hiç Müslüman aday göstermemesi ya da 2016’da bir BBC röportajının kamera arkasında Müslüman karşıtı sözler ederken görüntülenmesi ise bardağı yavaş yavaş doldurdu. Yine aynı yıl, Aung San Suu Kyi, ülkesinde görev yapan yabancı diplomatlardan Arakan’lı Müslümanları tanımlamak için bir daha “Rohingya” kelimesini kullanmamalarını istemişti.

Aung San Suu Kyi artık gittiği ülkelerde protesto gösterileri ile karşılanan, uluslararası basının hakkında “meğer  şoven bir milliyetçi miymiş?” minvalinde yazılar kaleme aldığı bir figüre dönüştü. İktidarı kaybetmemek ve orduyla iyi geçinmek uğruna demokrasi ve insan hakları prensiplerini feda ettiği iddia edilen Aung San Suu Kyi’nin Myanmar’ın başına geçtikten sonra Batı basınına verdiği mülakatlar da giderek seyrekleşti.

En büyük rahatsızlık ise, vaktiyle onun davasını Batı’da gönüllü olarak üstlenen insan hakları savunucularında ve kamuya mal olmuş şahsiyetlerde gözlemleniyor. Hatta bunların tepkileri bazen o kadar sert, şahsi ve duygusal ki, sözleri aşk acısı çekenlerin sarf ettiklerine benziyor. Kimileri kendilerini temize çıkarma kaygısı içindeyken; bir zamanlar kendisine “yakın arkadaşım” diyen Hillary Clinton ya da Laura Bush gibi isimler tamamen sessiz kalmayı tercih ediyor.

Ancak doğrusunu söylemek gerekirse, geriye doğru bir okuma yapıldığında, Aung San Suu Kyi’nin iktidara geldikten sonra  yapacaklarına dair çok da detaylı sözler vermeyip genel-geçer ifadelerle yetindiği, Arakan dahil pek çok somut sorunu es geçtiği fark edilebilir. Hatta iktidara gelmeden önce yaptığı bazı konuşmalarında, “ben bir azize değil, siyasetçiyim” tarzında konuştuğu da bir gerçek. En azından bu dürüstlüğünü kaydetmek lazım.

Gerçekten de o, ülkesindeki siyasal dengeleri, kamuoyunun hissiyatını, ordunun gücünü, ülkenin geleneksel müttefikleri Rusya’nın, ama özellikle de Çin’in etkisini her kararında (ya da kararsızlığında) hesaba katmak zorunda olan bir siyasetçi.

Kendisi galiba, herkesin kendince “ideal muhalif” hayaline uydurmaya çalıştığı; gerçekten öyle midir diye de pek sorgulamadığı bir şahsiyetti. Gecikmiş sorgulamalar ise belli ki biraz daha can yakıcı oluyor.

Belki de George Orwell’in (Mahatma Gandhi için söylediği), “aksi ispatlanana kadar tüm azizler suçlu kabul edilmeli” cümlesini ciddiye almak gerekiyordu.

Ekran Resmi 2017-09-21 00.08.30


* Aung San Suu Kyi, tıpkı ülkesindeki çoğunluk gibi, Arakanlı Müslümanların kendileri için kullandığı “Rohingya” adlandırmasını reddediyor

Reklamlar

Uluslararası Ceza Mahkemesi

Ekran Resmi 2016-08-22 11.18.21

14 yıl, 1 milyar dolar, 2 mahkumiyet. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin bilançosu özet olarak bu.

Merkezi Hollanda’nın Lahey şehrinde bulunan mahkemenin faaliyetleri şu sıralar mercek altında. Bu ilginin sebebi, UCM’nin Fildişi Sahili’nin eski Cumhurbaşkanı Laurent Gbagbo’yu yargılamaya başlamış olması.   

Gbagbo 2010 yılında düzenlenen seçimleri kaybetmesine rağmen iktidardan ayrılmamak için elindeki bütün kozları oynamış, taraftarları ve muhalifleri arasındaki çatışmalarda yüzlerce insan hayatını kaybetmişti. UCM, Gbagbo’nun ülkeyi planlı bir şekilde kaos ve çatışma ortamına sürüklediği iddialarını inceleyecek. Davanın 3-4 yıl sürmesi bekleniyor.

Uluslararası Ceza Mahkemesi bu ve benzeri insanlığa karşı suçlar, soykırım ya da savaş suçlarını soruşturmak ve bunların sorumlularını cezalandırmak üzere 2002’de faaliyete geçti. Bütçesine en çok katkıda bulunan ülkelerin Japonya, Almanya, Birleşik Krallık ve Fransa olduğu UCM’nin çok etkin bir faaliyet yürüttüğünü ya da caydırıcı olduğunu söylemek ise biraz zor.

Mahkeme, her şeyden önce, kendisinin yargı yetkisini tanımış ülkelerin vatandaşlarını ya da bu ülkelerin topraklarında işlenmiş suçların sorumlularını yargılayabiliyor. Ancak BM üyesi 193 ülkeden UCM’ye taraf olanların sayısı henüz 123. Türkiye UCM’ye taraf olmayan ülkelerden.

Daha da önemlisi ABD, Rusya ve Çin, yani BM Güvenlik Konseyi’nin üç daimi üyesi bile UCM’nin yargı yetkisini tanımış değil. Tabii bu ülkeler kendi çıkarlarına uygun olduğunu düşündüklerinde BM Güvenlik Konseyi kararları yoluyla mahkemeyi yetkilendirmekten kaçınmıyorlar. Nitekim,  2005’te Sudan ve 2011’de de Libya’yla ilgili olarak bu yapılmıştı.

Sonuç ise yine pek parlak sayılmaz. Zira mahkemenin hakkında yakalama kararı çıkarttığı Sudan Devlet Başkanı Ömer el-Beşir hâlâ ülkesinin başında. Libya’ya gelince, UCM NATO müdahalesinden önce muhalefeti güçlendirmek amacıyla Damokles’in kılıcı olarak kullanılmıştı; ancak Kaddafi devrildikten sonra mahkeme usulca bir kenara çekildi, Libya soruşturması da büyük ölçüde havada kaldı.

Elbette dünyada hiç kimsenin “suçlular yargılanmasın” dediği yok, ancak iş fiiliyata döküldüğünde uluslararası siyasetin romantizme pek imkân vermeyen çelişkilerine takılmak da kaçınılmaz oluyor.

UCM’ye yöneltilen önemli eleştirilerden biri de, şimdiye kadar sadece Afrikalıları yargılamış olması. Hatta UCM’nin sömürgeciliğin yeni bir aracı olduğunu iddia edenler bile var. Başsavcılık görevine 2012’de Gambiyalı Fatou Bensouda’nın atanması, büyük ölçüde bu tepkileri yatıştırmayı amaçlıyordu.

Gbagbo davasının başladığı günlerde Ruanda Dışişleri Bakanı, “UCM’nin yargıladığı beyaz adamlar nerede?” diyerek bu tür tepkilerin devam ettiğini gösterdi. Bensouda bu eleştiriyi, Afganistan, Kolombiya, Irak, Ukrayna, Filistin ve Gürcistan’da yaşananlarla ilgili ön soruşturmalar yürüttüğünü hatırlatarak savuşturmaya çalışıyor. Ancak ortada somut bir yargılama, hatta mahkûmiyet olmadan pek ikna edici olamayacak gibi.

Uluslararası sistemin zaman zaman kullandığı bir joker olan UCM, yine de bazı düğümlerin çözülmesinde faydalı olabiliyor. Suriye’deki iç savaş eninde sonunda yatıştırıldığında gündeme gelecek olan geçiş sürecinde de UCM’ye bir rol biçilebilir. Yeter ki uluslararası yargılama süreçleri, gerilimleri arttırmaya değil, yaraları sarmaya hizmet etsin.

(31 Ocak 2016)