ABD-Çin İlişkilerinde Yeni Dönemeç

Ekran Resmi 2017-03-19 22.20.49

ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’un 18-19 Mart 2017 tarihlerindeki Pekin ziyareti, Donald Trump’ın başkanlığı altında ABD-Çin ilişkilerinin nasıl şekilleneceğinin işaretlerini verdi. Ziyaret sırasında “karşılıklı saygı” ve “kazan-kazan” ifadeleri bolca kullanıldı.

Gerçi Başkan Trump, Tillerson‘un tam da Çin’e ulaştığı saatlerde kendini tutamayıp yine twitter’a sarıldı ve Çin’i Kuzey Kore konusunda eleştiren bir tweet attı. Tillerson ise Çinli muhatapları karşısında genelde alttan alan bir üslup benimsedi. Zaten Çin basını da bu ziyaretten “Pekin için diplomatik bir zafer” diye bahsediyor.

Tillerson’un “karşılıklı saygı” vurgusu Çinli yetkililerin kulağına özellikle hoş gelen bir ifade; zira Pekin yönetimi bunu “Çin’in temel çıkarlarına ABD’nin zarar vermek istemediği” şeklinde yorumluyor. Çinli yöneticilerin ülkenin toprak bütünlüğü ve “tek Çin” politikası hakkında neredeyse takıntı düzeyine varan hassasiyeti bilinir. Bu çerçevede Pekin yönetimi Tayvan, Tibet ve Uygur sorunları hakkında dışarıdan gelen en ufak bir eleştiriyi dahi tahammül edilmez addeder.

Ziyaret sırasında ABD ve bölgedeki müttefikleri ile Çin arasında ciddi sürtüşmeye yol açan Çin Denizi’ndeki paylaşım mücadelesine fazla değinilmediği de anlaşılıyor.

Tüm bu ılımlı duruş karşılığında ABD’nin Çin’den ekonomik ve stratejik beklentileri var; bunlara Kuzey Kore’nin yola getirilmesi de dahil. Rex Tillerson, Çin’den hemen önce ziyaret ettiği Güney Kore’de bu konunun bilhassa altını çizdi; Kuzey Kore’nin nükleer programının durdurulması gerektiğini söyledi ve askeri müdahale dahil her türlü seçeneğin masada olduğunu hatırlattı. Zaten Donald Trump’ın attığı tweet de Kuzey Kore konusunda Çin oynayabileceği role işaret ediyordu.

Ekran Resmi 2017-03-19 22.59.21
Kuzey Kore füzelerinin menzili Avrupa kıtasına kadar ulaşıyor; ancak henüz Alaska Eyaleti hariç ABD’yi vuracak kadar da geniş değil

Aslında Kuzey Kore konusunda işler tahmin edildiğinden daha karmaşık. Yakın zamanda bu ülkenin gerçekleştirdiği balistik füze denemeleri üzerine ABD Güney Kore’ye THAAD (Terminal High Altitude Air Defense) adını taşıyan bir hava savunma sistemi kurma kararı aldı; Mart ayı başlarında da bu sistemin parçaları Güney Kore’ye ulaştırıldı. Resmi olarak THAAD, ne yapacağı hiç belli olmayan Kuzey Kore’ye yönelik bir tedbirden ibaret; oysa bu sistemin konuşlandırılmasına en sert tepkiyi gösteren Çin oldu.

Çinli yetkililer bu sisteme ait radarların Çin topraklarının tamamını denetleyecek kadar gelişmiş olduğunu söylüyor; dolayısıyla ABD’nin amacının sadece Kuzey Kore ile sınırlı olmadığını iddia ediyor. Kısaca Pekin yönetimine göre, THAAD sistemi sayesinde ABD aslında Çin’i kontrol etmek derdinde. Ayrıca Çin, THAAD füze savunma sisteminin orta menzilli füzeleri engellemek için tasarlandığını, tek hedef Kuzey Kore olsaydı kısa menzilli füzeleri hedef alan başka bir sistemin yeterli olacağını iddia ediyor.

Bu füze savunma sisteminin konuşlandırılmasına Çin o kadar büyük tepki gösterdi ki, iş Güney Kore mallarına boykot uygulamaya ve Çinli turistlerin turlarının iptaline kadar vardı.  

Asıl ilginç olan, Çin’in Kuzey Kore’nin füze denemelerine de sert tepki göstermiş olması. Kuzey Kore’nin iplerinin Çin’in elinde olduğuna genellikle inanılmakla beraber, Pekin ve Pyongyang arasında aniden patlak veren söz düellosu, Doğu Asya’daki denklemin bu kadar da basit olmadığını gösterdi. Çin yönetimi Kuzey Kore’yi kınamakla yetinmedi, bir yıl boyunca bu ülkeye kömür ambargosu uygulayacağını da ilan etti. Bu ambargo iki ülke arasındaki ticaret hacminin üçte biri anlamına geliyor, yani sembolik olmaktan öte sonuçlar yaratacak bir tedbir.

Tabii Çin’in tepkisinin esas nedeni füze denemelerinin kendisi mi, yoksa Kim Jong-un rejiminin ABD’nin eline koz verdiğini düşünmesi mi, orası çok kesin değil.

Dolayısıyla Tillerson’ın temasları nispeten olumlu geçmiş olsa bile, THAAD krizinin de gösterdiği üzere, Çin ile ABD arasındaki tüm pürüzler giderilmiş değil.

ABD’nin yeni başkanı tüm bu konuları Çin’in bir numaralı ismi Xi Jinping ile yüzyüze konuşma imkanını nasılsa kısa süre içinde bulacak. Xi, Nisan ayı başında ABD Başkanı’nın Florida’daki (Trump’ın Güney Beyaz Saray diye adlandırdığı) malikanesini ziyaret edecek. Bu ziyaret o kadar önemli ki Dışişleri Bakanı Tillerson, 5-6 Nisan tarihlerinde yapılacak NATO Dışişleri Bakanları zirvesine katılmaktan bile vazgeçti. Tillerson, Çin Devlet Başkanı’nı Trump ile birlikte ağırladıktan hemen sonra da Putin’le görüşmek üzere Rusya’ya gidecek.

Trump yönetiminin NATO’ya verdiği (ya da daha doğrusu vermediği) önemi böylelikle tüm dünya bir kez daha görmüş de oldu. Fakat kimsenin Çin’e önem vermeme lüksü yok.

Ekran Resmi 2017-03-19 22.58.01

 

Afganistan’da Yeni Perde: Rusya-Taliban Yakınlaşması

 

ekran-resmi-2017-03-05-19-56-53

Afganistan neredeyse 40 yıldır aralıksız savaşlara sahne olan bir ülke. 1979’da başlayan Sovyet işgalinden bu yana bu ülkenin bir türlü dikiş tutmadığını ve Asya kıtasının ortasında neredeyse bir kara deliğe dönüştüğünü herhalde bilmeyen yok. Oysa Afganistan’ın istikrarı, küresel dengeler için de hayati önem taşıyor.

Uluslararası gündemin yoğunluğundan şu sıralar kendine pek yer bulamasa da, Afganistan’daki karmaşa devam ediyor. 11 Eylül 2001 saldırılarının hemen ardından ABD’nin başını çektiği bir NATO operasyonuyla Afganistan’ın işgal edildiği, Taliban’ın yönetimden uzaklaştırıldığı ve ülkede “Batı” yanlısı bir hükümetin oluşturulduğu hatırlardadır. Ancak Taliban’ın devrilmiş olsa da yok edilemediği de bir gerçek.

Üstelik ABD askerlerini 2011’den bu yana ülkeden çekmeye başlayınca Taliban’ın yeniden güç kazandığı da biliniyor. Gerçi NATO operasyonunun en yoğun biçimde devam ettiği yıllarda bile ittifakın yetkilileri ülkedeki durumu şöyle özetlerdi: “NATO birlikleri daima küçük kalan bir battaniye gibi. Battaniyeyi sağa serince Taliban solda beliriyor; battaniyeyi sola kaydırdığımızda ise sağda…”

Üstelik şimdilerde Taliban kendine yeni dostlar ediniyor gibi.

Bir zamanlar Taliban karşıtı olan “Kuzey İttifakı”nı açıkça desteklemiş olan Rusya, son zamanlarda bu grupla yakınlaşma belirtileri gösteriyor. Bu konuda Çin ve Pakistan’ın ön ayak olduğunu söylemek gerek. Ufak bir hatırlatma yapmak gerekirse, 1996-2001 arasında ülkenin önemli bir bölümüne hakim olan Taliban hükümetini tanıyan nadir ülkelerden biri Pakistan, diğer ise Çin olmuştu. Çin ile Pakistan’ın yakınlığı ise zaten Soğuk Savaş dönemine dayanıyor. Çin yönetimi şimdi bir yandan Taliban temsilcilerini Pekin’de kabul ederek görüşüyor, diğer yandan da Kabil hükümetine Taliban ile aralarında arabuluculuk yapmayı teklif ediyor. Çin’in Afganistan’da, özellikle madencilik alanında, önemli yatırımları bulunduğunu da bu fotoğrafa eklemek gerekiyor.

Kabil’deki ABD destekli hükümetle mücadelesine devam eden Taliban’ın arayıp da bulamayacağı bir destek demek bu.

Aslında tüm bu denklemde en şaşırtıcı olan Rusya’nın Taliban konusunda 180 derece fikir değiştirmiş olması. Moskova’nın uzun dönem uzak durduğu bu oyuncuyu şimdi potansiyel bir müttefik olarak görmesi, elbette Balkanlardan başlayıp kuzey hattında Ukrayna ve Kafkasya’dan, güney hattında ise Suriye’den geçen jeopolitik paylaşım mücadelesinin bir cilvesi. Kremlin’in son zamanlarda ABD’yi zora düşürecek hiçbir fırsatı kaçırmadığı ortada. Hatta Kabil hükümetiyle varmak üzere olduğu bir anlaşmayı sabote etmek amacıyla Gülbettin Hikmetyar’ın BM yaptırım listesinden çıkarılmasına engel olan ülke de yakın zamanda Rusya oldu.

Rusya öte taraftan Pakistan ile de yakınlaşmasına hız verdi. Örneğin 2016 sonbaharında tarihte ilk kez Rusya ve Pakistan silahlı kuvvetli ortak bir ikili tatbikat gerçekleştirdiler. Rusya bir yandan bu ülkeye yönelik silah satışını arttırırken, diğer taraftan Pakistan’a bir doğalgaz boru hattı projesi için 2 milyar dolarlık yardım sözü de vermiş durumda.

27 Aralık 2016‘da da Rusya, Pakistan ve Çin, Moskova’da yaptıkları ortak bir toplantının sonuç bildirisinde uluslararası kamuoyunu “Taliban’a karşı biraz daha esnek” olmaya davet ettiler ve bazı Taliban yöneticilerinin BM yaptırım listesinden çıkartılmalarını talep ettiler.

Rusya’nın Pakistan’la yakınlaşması ve “Taliban açılımı”, ABD’nin yeni yönetimi tarafından ne kadar yakından takip ediliyor bilinmez ama, bölgenin bir diğer nükleer gücü olan Hindistan’ın bu gelişmelerden bir hayli rahatsız olduğu hissediliyor. Ne de olsa Yeni Delhi yönetimi son yıllarda Kabil hükümetinin en büyük destekçilerinden biri haline geldi; bölgede dolaylı da olsa Pakistan’ın güçlenmesinden hoşlanmayacağı da açık.

Adriyatik’ten Hint Okyanusu’na uzanan hatta taşların yerine oturması daha uzun yıllar alacak gibi. Eğer bir gün oturursa tabii.

ekran-resmi-2017-03-05-19-59-00
Şaka değil: 2000’lerin başında Afganistan’daki durumu “özetleyen” şema buydu; vaziyet bugün daha az karmaşık değil. 

 

 

 

 

 

 

 

 

Özbekistan’da Yeni Dönem

Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov 78 yaşında hayata veda etti. Ülkenin bundan böyle izleyeceği rota geniş bir coğrafya için önem taşıyor.

Ekran Resmi 2016-08-30 15.26.51

Yirmi altı yıldır Özbekistan‘ın kaderine hükmeden İslam Kerimov, 78 yaşında vefat etti. Bu durum Özbekistan için büyük bir değişiklik anlamına geliyor; zira Kerimov pek çok açıdan Özbek devletinin ta kendisiydi. Kerimov’un ölümü, tüm bölgenin istikrarını etkileyebilecek bir geçiş sürecinin başladığı anlamına geliyor.

Sorun şu ki, kapalı rejimle yönetilen 31 milyon nüfuslu bu ülkede ipleri kimin ele alacağını ve nasıl bir geçiş süreci yaşanacağını tahmin etmek kolay değil. Yabancı gözlemciler için Özbekistan büyük ölçüde kapalı bir kutu. Kerimov’un aslında günler önce öldüğü, ancak bu haberin gizlendiğine dair söylentiler bile bu açıdan iyi bir gösterge.

Bağımsız Özbekistan’ın ilk (ve şimdiye kadarki tek) cumhurbaşkanı Kerimov’un ölümü, Özbekistan için bir dönüm noktası anlamına geliyor. Aslında Orta Asya’daki eski Sovyet cumhuriyetlerinde siyasal yaşam, SSCB’nin yıkıldığı 1991’den beri adeta donmuş durumda. Mesela Kazakistan, Nursultan Nazarbayev’den başka cumhurbaşkanı  görmedi; Tacikistan devlet başkanı İmamali Rahman da 1992’den beri görevde. Türkmenistan‘ın egzantrik lideri Saparmurat Niyazov-Türkmenbaşı 2006’daki ani ölümüne kadar iktidardaydı, sonra yerine dişçisi (ve eski sağlık bakanı) Kurbankulu Berdimuhammedov geçti ve onun kurduğu sistemi büyük ölçüde devam ettirdi. Siyaseten bölgenin en hareketli ülkesi Kırgızistan denebilir, zira 1991’den beri dört cumhurbaşkanı gördü.

Yetimhanede büyüyen ve tam bir Sovyet bürokratı olarak yetişen İslam Kerimov, Özbekistan’ın başına daha SSCB yıkılmadan geçmişti. 1989 yılında Özbekistan Komünist Partisi’nin Genel Sekreteri olan Kerimov, 1990’da da Özbekistan’ın devlet başkanı oldu. Ülkenin bağımsızlığına kavuşmasından sonra da makamını korudu ve şimdiye kadar yapılan tüm cumhurbaşkanlığı seçimlerini yüzde 90’lı oylarla kazandı.

Freedom House, Özbekistan’daki siyasal özgürlük düzeyini “kötüler arasında en kötülerinden biri” diye tanımlıyor. KGB‘den miras istihbarat mekanizmalarını kullanarak ülkedeki her türlü muhalefeti susturan Kerimov, 2005’teki Andican olaylarında da görüldüğü gibi, protesto gösterilerini bastırmak için kan dökmekten çekinmeyen bir liderdi.

1999’da radikal islamcı örgütlerin düzenlediği bombalı saldırılarla sarsılan Özbekistan‘da kendisi de bir suikastten kurtulan Kerimov, tüm İslamcı örgüt ve hareketleri baş düşmanı ilan etmişti. Afganistan‘a bitişik Fergana Vadisi’nde bir hayli etkin olan bu örgütler, Taşkent yönetimi için daimî bir başağrısı olmaya devam ediyor. Şanghay İşbirliği Örgütü‘nün kurucu üyelerinden Özbekistan‘ın, bu teşkilatın Anti-Terör Ajansı‘na ev sahipliği yapması boşuna değil.

Ekran Resmi 2016-08-30 15.20.56
İslam Kerimov’un defnedileceği Semerkant şehri, Timur döneminden kalma tarihi eserleriyle tanınıyor

11 Eylül 2001 terör saldırıları bu açıdan İslam Kerimov‘un elini bir hayli rahatlatmıştı. ABD önderliğindeki koalisyon güçlerinin Taliban ve el-Kaide’ye karşı giriştiği Afganistan operasyonuna tam destek veren Kerimov, ülkesinde ABD üslerinin kurulmasını da kabul ederek, bu dönemde Washington’un stratejik ortaklarından biri haline geldi.

Ancak Kerimov‘un ülkedeki her türlü muhalefeti radikal İslamcı terörle özdeşleştirmesi ve özellikle de 2005’te Andican‘da yaşananlar Batı dünyası tarafından sert eleştirilere uğradı. Bunun üzerine Özbekistan yeniden Rusya’yla yakınlaşmaya yöneldi; 2005 sonlarında da ülkedeki Amerikan üsleri kapatıldı.

ABD ve (2005-2009 arası ülkeye silah ambargosu uygulayan) Avrupa Birliği, bu baskıların  Özbekistan’ı Rusya‘ya yapıştırmaktan başka bir işe yaramadığını gördüler ve zamanla bu ülkeye yönelik tavırlarını yumuşattılar. Buna karşılık Özbekistan da Afganistan operasyonuna destek vermeye devam etti. Afganistan’daki istikrarsızlığın Özbekistan için doğrudan tehdit oluşturmasının etkisini de bu çerçevede elbette yabana atmamalı.

Özbekistan’ın zaman zaman Rusya’yı Çin ile dengelemeye çalıştığı da gözlemleniyor. Örneğin 2012’de Taşkent, Rusya’nın başını çektiği Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (CSTO) üyeliğinden ayrıldı; ülkenin stratejik yatırımlarından biri olan ve Fergana Vadisi’ni de kapsayan demiryollarının inşasını ise Çin‘e emanet etti.

Ekran Resmi 2016-08-30 15.25.14
Özbekistan dünyanın dördüncü büyük altın madeni rezervlerine sahip

Tacikistan ve Kırgızistan‘ın elektriğini sağlayan Özbekistan, son yıllarda elektrik dağıtım şebekesini Afganistan ve Pakistan‘a kadar uzatarak bölgesel ağırlığını arttırma arayışına da girdi. Ancak insan hakları ihlalleri de tamamen gündemden düşmüş değil. Bir çok uluslararası tekstil firması, dünyanın altıncı büyük pamuk üreticisi olan Özbekistan’ın pamuğunu boykot etmeye devam ediyor.

Yakın zamanda İslam Kerimov’un canını en çok sıkan kişi ise, muhtemelen büyük kızı Gülnara oldu. Akademisyen, diplomat, işkadını, pop yıldızı ve moda tasarımcısı olan Gülnara Kerimova hakkında İsviçre‘de açılan para aklama ve yolsuzluk davaları devam ediyor. Kerimov, kendisini zor duruma düşüren kızını 2014’ten beri ev hapsinde tutuyordu. Özbekistan’ın dünyada yolsuzluğun en yaygın olduğu ülkelerden biri olduğunu da hatırlatalım.

Kerimov’un diğer kızı Lola ise Özbekistan’ın UNESCO nezdinde büyükelçisi. Sağlık durumu hep bir sır olarak saklanmış babasının hastaneye kaldırıldığını geçen hafta facebook hesabından duyuran da o olmuştu.

İslam Kerimov, 1990’ların başında “O’zbekiston – Kelajagi Buyuk Davlat ! / Özbekistan – Geleceği Büyük Devlet !” sloganını ortaya atmıştı. Bu geleceğin nasıl şekilleneceğini tüm bölge ülkeleri yanında küresel güçler de dikkatle izleyecek.

Özbekistan’da bir devir kapanırken, Asya kıtasının tam kalbinde yeni bir istikrarsızlık adası oluşmasını herhalde hiç kimse arzulamıyordur.

Ekran Resmi 2016-08-30 15.26.29.png
İslam Abduğanıyeviç Kerimov (1938-2016)

Ekran Resmi 2016-08-31 15.58.11

Daha Libya Var

Libya’da yoğunlaşan çatışmalar, IŞİD’i bu ülkede de zor duruma düşürdü. Örgütün Afrika’da bundan sonra yapacakları ise hem kıtanın kendisi hem de Avrupa için önemli bir tehdit oluşturacak.

 

Ekran Resmi 2016-08-27 20.04.16
“Arap Baharı”ndan bu yana Libya’da taşlar yerine oturmadı

Şu sıra dikkatler (anlaşılır sebeplerle) Suriye üzerinde yoğunlaşmış durumda ama, IŞİD ile mücadelenin tek cephesi Suriye-Irak hattında cereyan etmiyor. Cenevre’de Rusya ve ABD Dışişleri Bakanları Ortadoğu cephesini görüşedursun, Libya‘da da IŞİD‘le ilgili önemli gelişmeler var.

Bu gelişmeler Avrupa Birliği’nin geleceğini de yakından ilgilendiriyor.

2011’de Muammer Kaddafi‘nin devrilmesinden bu yana Libya’da taşların bir türlü yerine oturmadığı biliniyor. Ülkenin bir bütün olarak mı kalacağı, onu kimin yöneteceği; yok eğer birkaç parçaya ayrılacaksa her bir parçayı kimin kontrol edeceği bir türlü kesinlik kazanmadı. Petrol yataklarıyla dolu bu ülkede süren kaos, bu tür ortamlardan yararlanmayı iyi bilen IŞİD‘in Libya’da hızla kök salmasını da sağladı.

Şu an Libya‘da tam olarak kaç IŞİD militanı olduğunu tespit etmek mümkün değil; ama yaklaşık 5 bin silahlı adamdan söz ediliyor. Bu teröristlerin büyük bir kısmı ülkeye dışarıdan gelen savaşçılardan değil, farklı yerel örgütler bünyesinde çarpışırken IŞİD‘e biat etmiş insanlardan oluşuyor.

Ancak örgüt şu sıralar zorda. Haziran 2015’te Sirte şehrine tamamen hakim olan IŞİD, şimdi burayı elinde tutmakta zorlanıyor. IŞİD’i Sirte’den söküp atmaya çalışanlar ise, ABD’nin hava gücü desteğini de arkalarına almış olan Trablus merkezli Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti‘ne bağlı güçler. Sirte‘yi ele geçirmenin IŞİD‘e her şeyden önce büyük bir moral darbe vuracağını bilen hükümet, bir an önce bu şehri kontrolü altına almaya çalışıyor.

Kaddafi’nin doğum yeri olan Sirte, Libya’nın petrol zengini bölgelerine yakın ve Akdeniz sahillerinde Bingazi ve Trablus‘un hemen hemen ortasında. Şehirdeki kamu binalarını kendi üssüne çeviren IŞİD, yerel radyo istasyonunu da kendi propagandası için kullanmakla meşgul.

Eğer Sirte‘yi kaybederse, ki kısa süre içinde öyle olacak gibi, IŞİD Libya’daki en önemli üssünü kaybetmiş olacak. Ancak örgüt, ülkenin ikinci büyük şehri Bingazi içinde birkaç mahalleyi, ayrıca ülkenin batı kesiminde küçük cepler halinde bir kısım araziyi elinde tutmaya devam ediyor. Dolayısıyla örgütün bundan sonra Bingazi, Trablus gibi şehirlerde ya da (genellikle Avrupalı şirketlerin işlettiği) petrol sahalarında terör eylemlerine girişmeyeceğinin bir garantisi yok.

Eğer sahil kesiminden sökülüp atılabilirlerse, çatışmalardan arta kalan IŞİD militanlarının komşu ülkeler CezayirTunus ve Mısır‘a; Libya‘nın güneyindeki çöllere; hatta daha da güneye, yani Çad ve Nijer üzerinden Sahraaltı Afrika‘ya yönelmeleri mümkün. Afrika’nın orta ve batı kesimlerinde etkisini giderek arttıran radikal İslamcı örgütlerle IŞİD zaten işbirliğine girmiş durumda. Örneğin bir başka petrol ülkesi olan Nijerya‘daki Boko Haram örgütüyle ilişkileri bir sır değil.

Mali‘de, tam da bu örgütlerde mücadele edebilmek için asker bulunduran Fransa‘yı gayet tedirgin edecek bir durum.

Libya uzun süredir Sahraaltı Afrika’dan Avrupa’ya ulaşmaya çalışan mülteci ve yasadışı göçmenlerin de kullandığı bir güzergah. Dolayısıyla bu ülkenin istikrara kavuşması, Avrupa için öncelikli. Hatta Libya‘da olup bitenlerin Avrupa için Suriye ve Irak‘taki istikrarsızlıktan çok daha “yakın tehdit” olduğu bile söylenebilir. Konu tabii ki sadece mülteciler değil, aynı güzergahı kullanıp Akdeniz‘in kuzey sahillerine ulaşabilecek teröristler.

Avrupa’daki aşırı sağ akımlar mülteci karşıtlığını ve yabancı düşmanlığını kaşımak için sürekli olarak terör tehdidini ön plana çıkartıyor. Dolayısıyla Libya‘nın istikrara kavuşup öngörülebilir bir ülke haline gelmesi ve genel olarak radikal İslamcı terör tehdidinin azaltılması Avrupa’nın demokrasileri için de önemli.

Suriye ve Irak‘ta giderek zor duruma düşen ve uluslararası koalisyonun baskısı altında etki alanı daraltılan IŞİD‘in en azından Libya‘yı elinde tutmak için uğraşacağı, bunu yapamazsa, bir taraftan kuzeye doğru (hem kıtada zaten bulunan militanlarını ve göndereceği yeni eylemcileri kullanarak) Avrupa’yı daha fazla tehdit edeceği; diğer yandan da güneyde, Sahraaltı Afrika’da, yeni etki alanları arayacağı tahmin edilebilir.

Etkisini Afrika kıtasında giderek arttıran ve coğrafi olarak da yayılan IŞİD’in Çin’i ne derece rahatsız edeceği ise başka bir  yazının konusu.

Her durumda, ABD ve Rusya Ortadoğu’yu kendi aralarında anlaşıp düzenlemeye girişmişken, Avrupa’nın derdi başını aşacak gibi.

Ekran Resmi 2016-08-27 20.03.00

Çin Ordusu Afrika’ya Yerleşiyor

Uluslararası sistemde yeni ittifak zincirleri kurulur, var olan ittifaklar da bozulur ya da dönüşüm geçirirken, Çin’in ağırlığını kimden yana kullanacağı büyük önem taşıyor.

Bu ülkenin (özellikle ekonomik araçları kullanarak) küresel düzeyde etkinliğini arttırdığı; askeri yöntemleri ise daha ziyade yakın coğrafyası olan Doğu Asya’ya sakladığı biliniyor.

Çin’in askeri kapasitesini küresel ölçekte kullanma imkânı ise, örneğin ABD’yle karşılaştırıldığında bir hayli sınırlı. Çin henüz dünyanın dört bir yanına dağılmış gelişkin bir askeri üs ağına sahip ABD ile boy ölçüşecek durumda değil.

Ancak Pekin yönetimi bu konuda bir şeyler yapmanın zamanı geldi diye düşünmüş olmalı ki, Cibuti’de bir askeri üs kurmak için Aralık ayı başında bu ülkeyle bir antlaşma imzaladı. Afrika’nın doğu sahillerindeki bu küçük ama stratejik önemi büyük ülkedeki üs, 2017 yılında faaliyete geçecek.

Cibuti, Kızıldeniz’in Hint Okyanusu’na bağlandığı noktada ve Yemen’in tam karşı kıyısında, yani son derece stratejik bir coğrafyada bulunuyor. Söz konusu bölgenin dünya deniz ticareti için yaşamsal önemde olduğunu herhalde hatırlatmaya gerek yok. Cibuti’nin stratejik önemini tek fark eden de zaten Çinliler değil: 23 bin km2’lik, 800 bin nüfuslu ve tek parti rejimiyle yönetilen bu ülkede hâlihazırda Fransa, İtalya ve ABD’nin de birer askeri üssü bulunuyor.

Cibuti’nin insan hakları ve demokrasiden nasibini pek almamış yöneticileri, iktidara tutunmanın en sağlam yolu olarak sistemin büyük güçleriyle iyi geçinmeyi temel diplomatik çizgi olarak benimsemiş durumdalar. Dolayısıyla Çin’in üs kurma talebini de büyük bir hevesle kabul etmişler. Cibuti’deki diğer üs sahibi ülkeler de, “madem Çin ordusu geliyor, bari gözümüzün önünde olsun,” diye düşünmüş olabilirler.

Peki Çin neden Afrika’da askeri olarak var olma ihtiyacı duyuyor? Gerçi kıtada 3000 kadar Çin askeri mevcut, ama bunların hepsi BM Barış Gücü bünyesinde görev yapan birlikler, dolayısıyla Cibuti’de farklı bir durum söz konusu. Pekin’in resmi gerekçesi, Aden Körfezi’ndeki korsanlıkla ve bölgedeki terörle mücadele, ayrıca insani yardım operasyonlarına katkıda bulunma. Cibuti, Çin’in önemli yatırımlarının bulunduğu Etiyopya ve Güney Sudan’a bir giriş kapısı olarak da değerlendiriliyor. Bunların dışında, kıtada yaşayan 1 milyon Çin vatandaşına güvence sağlama ihtiyacı da dile getiriliyor. Zira Afrika’daki radikal İslamcı saldırılarda hayatını kaybeden Çinlilerin sayısı giderek artıyor.

Çin’in yabancı ülkelerde birkaç askeri üssü zaten bulunuyordu, ama şimdiye kadar bunların hepsi Asya’daydı. Asya kıtasını güneyden kuşatan bu üs sistemi, “Çin’in inci kolyesi” olarak adlandırılıyor. En önemlileri Birmanya, Bangladeş ve Pakistan’da bulunan bu üslerdeki faaliyetler, özellikle Hindistan tarafından tedirginlikle takip ediliyor. Hintli devlet adamları, “Çin tarafından çevrelenmekte oldukları” yönündeki endişelerini sık sık dile getiriyorlar.

Şimdi Çin, Afrika’daki bu üssüyle kolyesine bir inci tanesi daha eklemiş ve ilk defa Asya kıtası dışındaki bir toprağa kalıcı olarak asker yerleştirmiş oluyor.

Ortadoğu üzerinden yeni küresel dengeler şekillenirken, Çin’in Ortadoğu’nun bu kadar yakınına askeri olarak yerleşmesini herhalde tüm büyük güçler dikkatle takip ediyordur. Çin’in Suriye kriziyle ilgili olarak BM Güvenlik Konseyi’nde iki kez veto hakkını kullandığı ve böylelikle olayların gidişatını belirli ölçülerde etkilediği de hatırlardadır.

Uluslararası sistemde yeni bir oyun kurgulanırken, Çin esaslı bir rol oynamaya kararlı görünüyor.

(20 Aralık 2015)

Cibuti Kızıldeniz’i kontrol eden stratejik bir konuma sahip