Afganistan’da Yeni Perde: Rusya-Taliban Yakınlaşması

 

ekran-resmi-2017-03-05-19-56-53

Afganistan neredeyse 40 yıldır aralıksız savaşlara sahne olan bir ülke. 1979’da başlayan Sovyet işgalinden bu yana bu ülkenin bir türlü dikiş tutmadığını ve Asya kıtasının ortasında neredeyse bir kara deliğe dönüştüğünü herhalde bilmeyen yok. Oysa Afganistan’ın istikrarı, küresel dengeler için de hayati önem taşıyor.

Uluslararası gündemin yoğunluğundan şu sıralar kendine pek yer bulamasa da, Afganistan’daki karmaşa devam ediyor. 11 Eylül 2001 saldırılarının hemen ardından ABD’nin başını çektiği bir NATO operasyonuyla Afganistan’ın işgal edildiği, Taliban’ın yönetimden uzaklaştırıldığı ve ülkede “Batı” yanlısı bir hükümetin oluşturulduğu hatırlardadır. Ancak Taliban’ın devrilmiş olsa da yok edilemediği de bir gerçek.

Üstelik ABD askerlerini 2011’den bu yana ülkeden çekmeye başlayınca Taliban’ın yeniden güç kazandığı da biliniyor. Gerçi NATO operasyonunun en yoğun biçimde devam ettiği yıllarda bile ittifakın yetkilileri ülkedeki durumu şöyle özetlerdi: “NATO birlikleri daima küçük kalan bir battaniye gibi. Battaniyeyi sağa serince Taliban solda beliriyor; battaniyeyi sola kaydırdığımızda ise sağda…”

Üstelik şimdilerde Taliban kendine yeni dostlar ediniyor gibi.

Bir zamanlar Taliban karşıtı olan “Kuzey İttifakı”nı açıkça desteklemiş olan Rusya, son zamanlarda bu grupla yakınlaşma belirtileri gösteriyor. Bu konuda Çin ve Pakistan’ın ön ayak olduğunu söylemek gerek. Ufak bir hatırlatma yapmak gerekirse, 1996-2001 arasında ülkenin önemli bir bölümüne hakim olan Taliban hükümetini tanıyan nadir ülkelerden biri Pakistan, diğer ise Çin olmuştu. Çin ile Pakistan’ın yakınlığı ise zaten Soğuk Savaş dönemine dayanıyor. Çin yönetimi şimdi bir yandan Taliban temsilcilerini Pekin’de kabul ederek görüşüyor, diğer yandan da Kabil hükümetine Taliban ile aralarında arabuluculuk yapmayı teklif ediyor. Çin’in Afganistan’da, özellikle madencilik alanında, önemli yatırımları bulunduğunu da bu fotoğrafa eklemek gerekiyor.

Kabil’deki ABD destekli hükümetle mücadelesine devam eden Taliban’ın arayıp da bulamayacağı bir destek demek bu.

Aslında tüm bu denklemde en şaşırtıcı olan Rusya’nın Taliban konusunda 180 derece fikir değiştirmiş olması. Moskova’nın uzun dönem uzak durduğu bu oyuncuyu şimdi potansiyel bir müttefik olarak görmesi, elbette Balkanlardan başlayıp kuzey hattında Ukrayna ve Kafkasya’dan, güney hattında ise Suriye’den geçen jeopolitik paylaşım mücadelesinin bir cilvesi. Kremlin’in son zamanlarda ABD’yi zora düşürecek hiçbir fırsatı kaçırmadığı ortada. Hatta Kabil hükümetiyle varmak üzere olduğu bir anlaşmayı sabote etmek amacıyla Gülbettin Hikmetyar’ın BM yaptırım listesinden çıkarılmasına engel olan ülke de yakın zamanda Rusya oldu.

Rusya öte taraftan Pakistan ile de yakınlaşmasına hız verdi. Örneğin 2016 sonbaharında tarihte ilk kez Rusya ve Pakistan silahlı kuvvetli ortak bir ikili tatbikat gerçekleştirdiler. Rusya bir yandan bu ülkeye yönelik silah satışını arttırırken, diğer taraftan Pakistan’a bir doğalgaz boru hattı projesi için 2 milyar dolarlık yardım sözü de vermiş durumda.

27 Aralık 2016‘da da Rusya, Pakistan ve Çin, Moskova’da yaptıkları ortak bir toplantının sonuç bildirisinde uluslararası kamuoyunu “Taliban’a karşı biraz daha esnek” olmaya davet ettiler ve bazı Taliban yöneticilerinin BM yaptırım listesinden çıkartılmalarını talep ettiler.

Rusya’nın Pakistan’la yakınlaşması ve “Taliban açılımı”, ABD’nin yeni yönetimi tarafından ne kadar yakından takip ediliyor bilinmez ama, bölgenin bir diğer nükleer gücü olan Hindistan’ın bu gelişmelerden bir hayli rahatsız olduğu hissediliyor. Ne de olsa Yeni Delhi yönetimi son yıllarda Kabil hükümetinin en büyük destekçilerinden biri haline geldi; bölgede dolaylı da olsa Pakistan’ın güçlenmesinden hoşlanmayacağı da açık.

Adriyatik’ten Hint Okyanusu’na uzanan hatta taşların yerine oturması daha uzun yıllar alacak gibi. Eğer bir gün oturursa tabii.

ekran-resmi-2017-03-05-19-59-00
Şaka değil: 2000’lerin başında Afganistan’daki durumu “özetleyen” şema buydu; vaziyet bugün daha az karmaşık değil. 

 

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar

ABD’nin Diğer “Yasaklıları”

ekran-resmi-2017-02-17-17-41-20ABD Başkanı Donald J. Trump dünya çapında tepki çeken ve ABD’de mahkemeler tarafından askıya alınan “seyahat yasağı” kararıyla ilgili tavrını açıkladı. Trump, yedi Müslüman çoğunluklu ülke vatandaşını ilgilendiren kararnameyi geri çekeceğini ve önümüzdeki hafta bu kez yargıya takılmayacak şekilde formüle edilmiş yeni bir kararname yayınlayacağını söyledi. Yani seyahat yasağının bir şekilde mutlaka devam etmesinden yana.

Elbette Trump‘ın kararını haklı kılmaz ama, ABD tarihinde benzer yasaklamaların farklı farklı gruplar aleyhinde uygulandığı da bir gerçek. Kısaca, “Muslim Ban” yeni bir fikir değil, daha önceki benzer uygulamaların hedef değiştirmiş hali.

Bu kapsamdaki ilk örnek 19. yüzyıla dayanıyor: 6 Mayıs 1882’de Başkan Chester A. Arthur, Çinlilerin ülkeye girmesini yasaklayan bir karara imza attı. O tarihlerde ucuz iş gücü olarak değerlendirilen Çinliler ABD’ye, özellikle de California’ya, akın etmeye başlamışlar, özellikle maden ve demiryolu inşaatlarında iş bulmuşlardı. Ancak “Batı’nın fethi” yavaşlayıp işsizlik baş gösterince günah keçisine dönüşen de onlar oldu.

ekran-resmi-2017-02-17-16-47-42
1880’lerde ABD’deki Çinlilerin sayısı 100 bini aşmıştı

Kongre’nin kabul ettiği bir kanunla Çinlilerin ülkeye girmesi yasaklandı, hâlihazırda ülkede bulunanların kendilerini derhal resmi makamlara kaydettirmeleri zorunlu kılındı. Ayrıca, hiçbir Çinlinin ABD vatandaşı olamayacağı da ilan edildi. 

1892 yılında Japonlar da söz konusu “Chinese Exclusion Act” kapsamına alındı ve kendini kaydettirmeyen Çinli ve Japonların sınır dışı edileceği de kanuna eklendi.  Bu yasak uzun bir süre uygulandıktan sonra, 1943 yılında yürürlükten kaldırıldı. Çan Kay Şek liderliğindeki Çin’in Japonya’ya karşı savaştığı İkinci Dünya Savaşı şartlarında Roosevelt yönetimi Çinlilere bir jest yapma ihtiyacı duymuş olmalı.

ABD hapşırırsa… ABD’nin Çinlilere getirdiği yasağın aynısı, biraz gecikmeli de olsa Kanada’da da hayata geçirdi: 1923-1947 arasında Çinlilerin Kanada’ya girmeleri yasaktı.

1930’ların Avrupası savaşa doğru sürüklenirken, Almanya’nın antisemit politikaları ülkedeki pek çok Yahudiye göç etmek dışında bir seçenek bırakmıyordu. Ancak ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt, Almanya’dan gelecek göçmenler arasına Nazi ajanlarının karışarak ülkeye sızmalarından endişe ediyordu. Bunun üzerine ABD yönetimi öncelikle Almanya ve Avusturya’dan kabul edilecek göçmen sayısını yılda 26 bin kişiyle sınırladı. Öte yandan prosedürler o kadar zorlaştırıldı ki, her yıl bu kotanın yüzde 25’i bile dolmadı. Roosevelt yönetiminin Yahudi mültecilere ülkenin kapılarını tam olarak açması için 1944’ü beklemek gerekti.

1939 yılında 908 Avrupalı Yahudiyi taşıyan Alman bandıralı Saint Louis gemisi, Atlantik’in öte yakasına zar zor ulaşabilmişti. Ancak önce Küba, ardından ABD ve Kanada, kendi limanlarına yanaşmak isteyen bu gemiyi geri çevirdi. Çaresiz kalan gemi, geldiği yer olan Hamburg’a dönmek zorunda kaldı. Yolcuların akıbetini tahmin etmek zor değil.

İstanbul açıklarında benzer bir drama sahne olan Struma gemisini hatırlamamak da.

ABD tarihindeki giriş yasakları sadece etnik ya da dinî temele dayanmıyor. Örneğin 1903 yılında “anarşist akımlara mensup olduğu tahmin edilen kişilerin” ülkeye girmeleri yasaklanmıştı. Yasağın gerekçesi, 1901 yılında ABD Başkanı William McKinley‘in ailesi Polonya göçmeni olan bir anarşist tarafından öldürülmüş olmasıydı. Kanuna göre halen ülkede bulunan anarşistler de sınır dışı edilebilecekti.

Benzer bir yasa da, “Red Scare“‘in doruğuna ulaştığı bir dönemde, 1950 yılında kabul edildi. 1990’ların başında yürürlükten kaldırılan yasaya göre, komünist olduğundan şüphelenilen kişilerin ülkeye girişleri engellenebiliyordu. Ayrıca, geldikleri ülkede Komünist Parti üyesi olan kişilerin ABD vatandaşlığına geçmeleri de yasaklanmıştı.

1979-1981 yılları arasındaki Tahran rehine krizinin başlarında da ABD yönetimi İran vatandaşlarına vize vermeyi durdurmuştu. Ancak bu yasak çok uzun sürmedi ve zamanla gevşetildi.

1987 yılında ise, Cumhuriyetçi Ronald Reagan yönetimi bambaşka bir ayrımcılığa kapı açtı. Kabul edilen kanunla, HIV pozitif bireylerin ABD’ye girişleri yasaklandı. Daha ilk günden itibaren protestolarla karşılaşmış olsa da, yasa uzun bir süre yürürlükte kaldı ve ancak 2009 yılında Barack Obama tarafından kaldırıldı.

Bakalım Trump yeni “Muslim Ban” kararnamesini ne kadar süre yürürlükte tutmayı başaracak?


Ukrayna : Avrupa’nın Unutulmuş Savaşı

ekran-resmi-2017-02-15-13-14-51
Kırım’da bir afiş (Foto: Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump‘ın ulusal güvenlik danışmanı Michael Flynn, Rus yetkililerle yaptığı bir takım görüşmelerin ortaya çıkması üzerinde görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Görüşmeler, ABD’nin Rusya’ya uygulamakta olduğu yaptırımlarla ilgiliydi. Bu vesileyle ABD’nin Rusya’ya halen bir takım ekonomik ve siyasi yaptırımlar uygulamakta olduğu, bunların da nedeninin Ukrayna‘da devam eden kriz olduğunu tüm dünya hatırlamış oldu.

Aslında Ukrayna’da çatışmalar 2014 yılından beri devam ediyor ve şimdiye kadar da en az 10 bin kişi hayatını kaybetti. Yaralananlar ya da evini barkını terk etmek zorunda kalanlar da cabası. Kısacası, manşetlerde kendine yer bulamasa da, Avrupa’nın ortasında gayet ciddi bir savaş devam ediyor.

Kriz Rusya’ya yakın devlet başkanı Viktor Yanukoviç‘in 2014’ün Şubat ayında sokağın baskısı altında istifa etmesiyle başlamış, ardından Rusların etnik çoğunluğu oluşturduğu stratejik önemdeki Kırım yarımadası bağımsızlık ilan edip Rusya’ya katılmıştı. (O günlerde Habertürk’ten Elif Key ile bu konuları konuşmuştuk : haberturk.com/…/924007-ukraynada-maidanin-otesi )

O arada, Ukrayna’nın doğusunda gene etnik Rusların yoğun olarak yaşadığı Donbass bölgesinde de Rusya’nın desteklediği milisler ve Ukrayna ordusu arasında çatışmalar çıkmıştı. Donetsk ve Luhansk’ta denetimi ele geçiren milisler, buralarda Novorossiya isimli bir de cumhuriyet ilan etmişlerdi.

Elbette Vladimir Putin bu milislerin arkasında Rusya desteği olduğunu şiddetle reddediyor, Kırım’ın ise özgür bir referandum sonucu kendi kaderini tayin ettiğini savunuyor. Batı dünyası ise ne Kırım’ın Rusya’ya ilhakını tanımış durumda, ne de Rusya’nın Ukrayna’daki çatışmalarda parmağı olmadığı iddiasını kabul ediyor.

Ukrayna’nın doğusundaki çatışmalarla ilgili olarak ve “Minsk Süreci” kapsamında son iki yılda Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık’ın arabuluculuk sağladığı birkaç ateşkes ilan edildi. Hatta son olarak 23 Aralık 2016‘da da ateşkes ilan edilmişti. Ancak Ocak ayından bu yana çatışmalar giderek kızışıyor. Alışıldığı üzere, ateşkesin ihlalinden Ukrayna hükümeti Rus milisleri ve Rusya’yı, Rus milisler ise Ukrayna yönetimini suçluyor.

Son olarak Şubat başında Donetsk‘teki Rus milisler, bu şehre 10 km uzaklıktaki Avdiivka‘da Ukrayna kuvvetlerini bir hayli zorladılar. Kiev yönetimi Avdiivka‘da halkın zor durumda olduğunu; gıda, içme suyu ve ısınma sorununun baş gösterdiğini iddia ediyor.

ekran-resmi-2017-02-15-14-02-30Rusya yönetimi çatışmaların yeniden başlamasını “Ukrayna’nın dikkat çekme çabası” olarak yorumluyor. Putin, geçtiğimiz haftalarda Macaristan’a yaptığı ziyaretinde, “Trump’ı Ukrayna konusunda karar vermeye zorluyorlar” diyerek yine Kiev yönetimini suçlamıştı.

Her ne kadar Trump yönetimi şimdilik Rusya iyi geçinme yanlısı olsa da, Cumhuriyetçi Parti’nin önemli isimlerinden John McCain geçtiğimiz günlerde Trump’ı Rusya konusunda uyaran bir mektup yazdı. reuters.com/…/us-usa-trump-ukraine-idUSKBN15H230 McCain mektubunda Trump’ı Ukrayna’ya yardım etmeye çağırdı ve Putin’in Trump’ı bu konuda test ettiğini iddia etti. McCain’e göre Trump yönetimi bir an önce Ukrayna konusunda bir karara varmalı ve Rusya’ya aşmaması gereken sınırları hatırlatmalı.

Ukrayna yönetimi, Obama zamanında ABD’nin desteğine emin olabiliyordu, ancak Trump’ın Rusya’yla bir uzlaşmaya varma uğruna Ukrayna’yı “boşverme” ihtimali onları endişelendirmiyor değil. 

Öte yandan yeni yönetimin Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, Kırım konusunda “Ukraynalıları silahlandırmalıydık” diyen bir isim. ABD’nin BM nezdindeki büyükelçisi Nikki Haley de BM Güvenlik Konseyi’nde 2 Şubat’ta yaptığı bir açıklamada, “Rusya Kırım’dan çekilene kadar yaptırımlar devam edecek” diye hatırlattı. Bu açıklamalar hakkında Trump ne düşünüyor, orası henüz belli değil.

Bulgaristan ve Moldova’da Rusya’ya yakın isimler cumhurbaşkanı seçilir, Macaristan Rusya ile yakınlaşmasını sürdürür, Romanya’da ise hükümet zor anlar yaşarken, Ukrayna’da olup bitenler de ABD-Rusya arasında yeniden kurgulanan denklemi elbette yakından ilgilendiriyor.

Ülkesinde önemli bir Ukrayna diasporası bulunan Kanada’nın Başbakanı Justin Trudeau 13 Şubat’ta Beyaz Saray’daydı ve gerçekleştirdiği ziyarette bu konunun gündeme gelmesi de bekleniyordu. Ama basın açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla öyle olmadı. Belki Trump Ukrayna’yı çoktan boşvermiştir.

Sevgililer Günü ve Uluslararası İlişkiler

keep-calm-and-study-international-relations-48

Romalı Rahip Valentin’in kellesi gitmiş, tasası bize mi düşmüş dememeli. Sonuçta 14 Şubat’ta kutlanan yortusu, Batı dünyasının sekülerleşme sürecinde Sevgililer Günü’ne dönüşmüş ve dinî içeriğinden tamamen kopmuş. “İyi de Sevgililer Günü’yle uluslararası ilişkilerin ne alakası var?” diye sorulabilir. Stephen Walt’ın Foreign Policy dergisindeki bir makalesinden yola çıkarak, uluslararası ilişkiler disiplinindeki kavramların bu konuda son derece zengin olduğunu söylemek mümkün.

Her romantik ilişki son tahlilde bir ittifak ilişkisidir. İttifak da uluslararası ilişkilerdeki temel kavramlarından biri. Her türden ittifak ilişkisi, ortak çıkar ve beklentiler üzerine inşa edilir ve biriyle müttefik olmak için çok sayıda gerekçe de öne sürülebilir. İttifak ilişkisine girenler, kendi özgürlüklerinin ister istemez kısıtlandığının farkındadır. Demek ki ittifak kurmanın ve bunu devam ettirmenin bu kısıtlamaya değdiği düşünülür.

İttifak ilişkileri gevşek bir bağ şeklinde oluşturulabileceği gibi, sıkı bir kurumsal çerçeve içinde de ele alınabilir, hatta kurumsallaşmış ittifaklar daha etkin ve kalıcıdır. Kurumsallaşmış ittifakların bir özelliği de, bu ilişkiyi dünya âlemin dikkate almasını sağlamaktır.

Başlangıçta niyet o olsa da, hiçbir ittifak ebediyen devam etmez. Çıkarlar farklılaştığında, öncelikler değiştiğinde ya da bir tarafın istediği şeyleri diğeri istememeye başladığında, ne kadar kurumsallaşmış olsa da ittifaka son vermek en mantıklı yoldur. Boşanmaya izin vermeyen Katolik Kilisesi bile, zamanla “evliliğin iptali” uygulamasını geliştirmek zorunda kalmıştır.

İkili bir ilişkiye üçüncü ve daha fazla tarafın – mesela yakın akraba ya da arkadaşların- eşit bir tarafmış gibi dâhil olmaya çalışmaları genellikle olumlu sonuçlar vermez ve çalkantılara sebep olur. Zaten uluslararası ilişkilerde de iki kutuplu sistemin daha istikrarlı olduğu kanaati yaygındır.

Uluslararası İlişkiler teorisi, bizleri güçler dengesindeki değişimlere karşı da uyarır. Bir ilişkideki taraflardan birinin statü ya da imkânlarının birden bire artması, bazı gerginliklere ya da sürtüşmelere yol açabilir. Taraflardan birinin beklentileri ya da elde edebileceğini düşündüğü şeyler değişmiştir çünkü. Şartlar önemli ölçüde değiştikten sonra bir ilişkiyi eskisi gibi devam ettirmek o kadar da kolay olmaz.     

Her ilişkide inişli çıkışlı anlar vardır; hatta bazen taraflar ilişkiyi devam ettirmeyi arzulasa da, birbirinin tam olarak ne istediğini ya da neden belli bir şekilde davrandığını her zaman çözemeyebilir. Ne de olsa algılar, zaman zaman gerçekliğin önüne geçer. Karşısındakinin niyetini doğru okuyamama ya da ona bir takım niyetler atfetme, bir ilişkiyi içinden çıkılmaz gerginliklere sürükleyebilir. Hatta sırf bu yüzden önemsiz bir sorunun tırmanması ve kontrolden çıkması mümkündür.

Tırmanmayı önlemek için, bir takım yatıştırma yöntemleri kullanılabilir. Bu kavramın siyasi tarihte kötü bir şöhreti vardır, ama işe yararsa bir ilişkiyi devam ettirmenin anahtarına da dönüşebilir. Güven arttırıcı önlemlerin, bu bağlamda büyük katkısı olabilir.

Müttefikler arasında işler yeterince iyi gidiyorsa ellerindeki kaynakları birleştirip ittifak ağını genişletmeyi – mesela çocuk sahibi olmayı – düşleyebilirler. Eğer çocuk yetiştirmeye karar verirlerse, uluslararası ilişkiler bu alanda da pek çok işe yarar kavrama sahip: caydırıcılık, zorlayıcı tedbirler, salam taktiği…

Elbette bütün bunlar olurken “ittifakın” tadını çıkarmayı da ihmal etmemek gerekir, ne de olsa teori her zaman pratiğe uymaz.

Sevgililer Gününüz kutlu olsun !

Olivier Roy: “IŞİD militanlarını ‘Anonim Alkolikler’ gibi tedavi edemezsiniz”

ekran-resmi-2016-11-20-20-18-23Siyasal İslam ve terörizm konularında çalışan Fransız siyaset bilimci Olivier Roy, son kitabında IŞİD ile Selefiler arasındaki ayrım üzerinde yoğunlaşmış ve IŞİD militanlarının ütopik bir toplum kurmak gibi bir derdi olmadığını; onların tek amacının ölmek olduğunu iddia etmiş.

Roy‘nın son kitabı Le Djihad et la Mort (Cihad ve Ölüm), Ekim ayında Fransa’da yayınlandı. Bu kitabında Olivier Roy, pek çok araştırmacının iddiasının aksine (ismi üzerinde de fırtınalar kopartılan) IŞİD’in tutarlı bir jeostratejisinin bulunmadığını, amaçlarının bir devlet kurmaktan çok, bir an önce ölerek cennete gitmek olduğunu dile getiriyor. Roy, bu analizinden hareketle, IŞİD militanlarının nasıl “rehabilite” edilebileceği üzerinde de durmuş.

Centre nationale de la recherche scientifique (CNRS) araştırma merkezinin eski yöneticisi olan ve Floransa’daki Avrupa Enstitüsü’nde çalışan Roy, IŞİD’e katılımların kaynağını “ölüm arzusu ve genç kuşaklara özgü bir nihilizm” olarak açıklıyor.

Oliver Roy, 1995 Paris metro saldırılarından yine Paris’teki 13 Kasım 2015 saldırılarına kadar geçen yirmi yıllık dönemde Fransa ve Belçika’da gerçekleştirilen tüm İslamcı terör saldırılarını mercek altına almış. Roy kitabında, bu saldırıların faillerinin tamamının öldüğü gerçeği üzerinde duruyor: “ya kendilerini patlatıyorlar ya da polisin gelip kendilerini öldürmesini bekliyorlar; B planları yok, kaçmak için uğraşmıyorlar”.

Olivier Roy, IŞİD’in (adından da anlaşılacağı gibi) bir devlet kurma iddiasında olduğunu kabul etmekle birlikte, “hastane, okul vs. inşa etmek gibi dertleri yok. Onlar bir an önce ölmeyi hedefleyen bir nihilizm içindeler” diyor ve IŞİD’in esasen “ütopik değil, apokaliptik bir oluşum” olduğunu iddia ediyor.

Peki çoğunluğu çok genç olan bu insanları IŞİD’e katılmaya  iten ne? Olivier Roy kitabında, “işsiz, mutsuz, amaçsız göçmen kökenli gençler” klişesini reddediyor. “Teröristlerin yüzde 25’i sonradan din değiştirmiş gençler, çoğu orta sınıf, sıradan ailelerden. Çoğunluğu önceden topluma oldukça entegre hayatlar sürmüş insanlar” diyerek 13 Kasım 2015 Paris saldırılarının failleri Abdesslam kardeşleri örnek veriyor: “yıllarca Brüksel’in Molenbeek semtinde bir pub işletmişler; tezgahın üstünden alkol, altından ot satarak. Geçim zorluğu çeken insanlar değiller”.

Olivier Roy, IŞİD propagandasının özellikle “genç kültürü”ne ait kodların kullanılması sayesinde etkili olduğunu düşünüyor. “Bilgisayar oyunlarındaki ve sosyal medyadaki jargona hakimler, süper-kahraman imajını kendilerine uydurmaya çalışıyorlar”diyor. Roy, IŞİD propagandasının “vahşetin estetiğini kullanma” konusunda uzmanlaştığını da söylüyor: “bir kısım gençler için bu çok cazip, tıpkı bir zamanlar Satanizm’e özenen gençlerde olduğu gibi”. Yani Roy’a göre esas mesele gençlerin içinde bulunduğu varoluşsal kriz, dolayısıyla olay “fakir banliyölerin mutsuz gençleri” klişesiyle anlaşılamayacak kadar karmaşık.

Üstelik Roy, IŞİD’e katılan militanların daha önce yaşadıkları çevrelerde çok da dindar olarak bilinmediklerini vurgulayarak, bu bakımdan Selefilerden ayrıldıklarını düşünüyor: “camiye gitmiyorlar, vakıf ya da dernek faaliyetlerine katılmıyorlar, herhangi bir dini eğitim almamışlar”.

Olivier Roy kitabında, Filistin-İsrail meselesinin bu gençlerin radikal İslamcılığa yönelmesinde rol oynadığı tezlerini de kabul etmiyor ve IŞİD’in Suriye’de Hizbullah militanlarına ya da Yarmuk mülteci kampındaki Filistinlilere karşı da çarpıştığını hatırlatıyor. “Bu gençler kesinlikle Ortadoğu’nun jeostratejik dengeleriyle ilgilenmiyorlar, onlar sadece ölmek ve öldürmekle ilgileniyor“.

Peki bu örgütle ve militanlarıyla nasıl baş edilecek? Roy’a göre, çok genç militanlar için “anonim alkolikler” benzeri psikolojik tedavinin mümkün olduğunu, ancak 20 yaşın üstündeki militanların “siyasal militan” muamelesi görmesi gerektiğini söylüyor.

Roy‘un, sanki pek kabul görmeyecek bir eleştirisi, Fransız devleti ve toplumunun bir tutumuna karşı: Roy, “hiper-laikleşme” olarak adlandırdığı ve dini toplumsal yaşamın tamamen dışına iten anlayışın son tahlilde radikallerin işine yaradığını iddia ediyor: “dini toplumun kıyısına doğru itiyoruz, ama radikal militanlar tam da o kesimlerde etkili. Meydanı onlara bırakmış oluyoruz. Bu nedenle İslamın kamusal alanda görünür olması, barışçı bir versiyonunun ulaşılabilir olması gerekiyor.” Olivier Roy işte bu aşamada Selefilerin sorumluluğunu dile getiriyor.

“Her saldırıdan sonra, militanların mahallelerinde röportaj yapıldığında aynı sahneyi izliyoruz. Oradaki yerel camiinin Selefi imamı, ‘saldırganı hiç tanımayız, camimize de gelmezdi’ diyerek sorumluluktan kurtulduğunu zannediyor. Ama kadınların ellerini sıkmayarak, radikalleşmeye karşı hiçbir karşı-söylem geliştirmeyerek, Batılı toplumların içinde hizipleşerek ve toplumsal hayata katılmayarak sorumluluklarından kaçıyorlar”.

2016 yaz aylarındaki “burkini” tartışmasında da görüldüğü gibi “kamusal alanda dini kıyafetler/simgeler” meselesi Fransa’da yıllardır kamuoyunu meşgul eden bir konu; dolayısıyla tam da Olivier Roy’nın savunduğunun aksine, dinin mümkün oldukça ortalıkta gözükmemesi eğilimi daha yaygın.

İkinci olarak, her ne kadar Roy IŞİD militanlarının belli bir jeostratejik hedefi olmadığını söylese de, bu herhalde bu örgütün tamamı ya da arkasındaki güç veya güçler için geçerli bir analiz değil.

 

 

 

Lübnan’da kilit açıldı: Aoun cumhurbaşkanı

ekran-resmi-2016-11-02-11-48-04

İki yılı aşkın bir süredir boş duran Lübnan cumhurbaşkanlığı sarayı, nihayet yeni sakinine kavuştu: 81 yaşındaki emekli general Mişel Aoun, ülkenin 12. cumhurbaşkanı olarak görevine başlamak üzere. Aoun, 1975-90 yılları arasında ülkeyi kasıp kavuran iç savaşın önemli aktörlerinden biriydi; dolayısıyla Lübnan siyasetine aşina herkesin tanıdığı bir isim.

Lübnan‘ın cumhurbaşkanlığı sorunu tam bir yılan hikayesine dönüşmüştü. Bir önceki cumhurbaşkanı Mişel Süleyman’ın görevi 25 Mayıs 2014’te sona ermiş, ardından Lübnan Parlamentosu’nda onlarca tur oylama yapmış, ancak hiçbir aday gerekli üçte iki çoğunluğu sağlayamamıştı.

Lübnan’daki karmaşık din ve mezhep dengeleri gözetilerek kaleme alınmış olan 1926 tarihli anayasa, ülkedeki tüm siyasi makamların hangi dinî topluluğun uhdesinde olacağını saptıyor. Buna göre Lübnan’da Başbakanın Sünni Müslüman, Parlamento Başkanı’nın Şii Müslüman, Cumhurbaşkanı’nın ise Marunî Hıristiyan olması gerekiyor. Dolayısıyla cumhurbaşkanlığına aday olabilecek siyasetçilerin sayısı o kadar da fazla değildi.

Zaten seçim krizi de aday fazlalığından değil, öne çıkan adaylardan hiçbirinin yeterli sayıda Marunî olmayan müttefiki kendi yanına çekememesinden kaynaklanıyordu. İşte bu ortamda, Hizbullah‘ın desteğini arkasına almayı başaran Aoun, 46. turda ipi göğüsleyebildi. Tabii kilidin açılmasında, Hizbullah’ın pek de hazzetmediği Saad Hariri’nin başbakanlık koltuğuna oturmasına dair yürütülen pazarlığın da payı var.

Cumhurbaşkansız geçen iki yıl boyunca, neden cumhurbaşkanının hâlâ Marunîler arasından seçilmesi gerektiğini sorgulayanlar da seslerini duyurmaya başlamıştı. Her ne kadar anayasanın kaleme alındığı yıllarda ülkede çoğunluğu oluşturuyor olsalar da, Hıristiyanların aradan geçen zamanda azınlığa düştükleri bilinen bir gerçek. Tabii bu durumu “resmen” tespit etme imkânı yok, zira anayasal sistemi tartışmaya açmamak için Lübnan’da 1932’den beri nüfus sayımı yapılmıyor.

Bu “bırakalım dağınık kalsın” anlayışı, Lübnan’daki siyasal hayatın ruhuna işlemiş durumda. Örneğin genel seçimlerin de ülkedeki dengeleri bozacağına inanıldığından, 2009’da dört yıllığına seçilmiş olan parlamento görevine hâlâ devam ediyor. Sürekli ertelenen genel seçimler için şu an telaffuz edilen en yakın tarih 2017.

Cumhurbaşkansız geçen iki yıl boyunca ülkedeki işler fazla aksamadığına göre, cumhurbaşkanı olmasa da oluyormuş diyenlere de rastlanıyor. Ancak Marunîler, kendilerinin ülke yönetiminde temsil edilmediklerini dile getirerek bir an önce bu sorunun halledilmesini istiyordu. Bu kapsamda, Marunîlerin dini önderi Patrik Bişara el-Rahi de yoğun çaba harcadı ve ülkedeki tüm siyasi kesimlerle görüşerek uzlaşmaya katkıda bulundu.

Ekran Resmi 2016-11-02 11.51.11.png
Maruni Patriği Bişara, Lübnan siyasetinin en önemli oyuncularından biri

Aslında 2008 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında da ülkede benzer bir tıkanıklık yaşanmıştı. O dönemde farklı siyasi gruplar sokaklarda çatışmaya da başlamış; durumun kontrolden çıkmaması için nispeten hızlı bir uzlaşmaya varılmıştı. Bu seferki krizde iş sokağa pek yansımamıştı ama bölgenin hali ortadayken daha fazla risk almanın da bir anlamı yoktu.

Lübnan’ın tam bir kaosa sürüklenmesi aslında o kadar da zor değil ve her an mümkün. Belli ki hem bölgesel, hem de bölge dışı oyuncular  şimdilik buna yol açmamaya karar vermiş.

Lübnan’daki cumhurbaşkanlığı krizini çözmek için Fransa’nın İran’la gizli müzakereler yürüttüğüne dair sızan haberler, Ortadoğu’da olup biten her şeyin ne kadar iç içe geçtiğinin de bir göstergesi. Demek ki Fransa, uzun yıllar Paris’te sürgün hayatı yaşayan Aoun‘un seçilebilmesi için İran’ı (dolayısıya Hizbullah’ı) ikna edebilmiş. Bu pazarlık sırasında Suriye’de ya da Irak’ta olup bitenlerden de herhalde bahsedilmiştir. Suudi Arabistan’ın bu gelişme karşısında neler düşündüğünü ise yakın zamanda anlarız.

Lübnan’daki siyasal kilitlenme, Ortadoğu’nun genelini etkileyen güç mücadelesinin doğrudan bir sonucuydu. Müdahil oyuncular kendi aralarındaki pazarlıkların bir kısmını tamamlamış olmalı ki kilit açılmaya başlamış.

Ne de olsa Lübnan, Ortadoğu’nun barometresi.

Son Kale Valonya (?)

ekran-resmi-2016-10-28-15-29-26

Belçika’nın 3,5 milyon nüfuslu ve Fransızca konuşulan Valonya bölgesi, 505 milyon Avrupalı ve 36 milyon Kanadalı’nın hayatını etkileyecek olan CETA’yı (Comprehensive Economic and Trade Agreement) yani “Kapsamlı Ekonomi ve Ticaret Anlaşması”nı iki haftadan uzun bir süre bloke etmeyi başardı. Kısa bir süre için dahi olsa, Valon vetosu adeta küresel ekonominin gelişimine büyük bir darbe vurmuş gibi bir algı da yaratıldı.

Tüm Avrupa Birliği üyelerinin ayrı ayrı onaylaması gereken anlaşma, haliyle  Belçika’nın da onayını gerektiriyordu. Ancak bir federasyon olan Belçika Krallığı’nın bir uluslararası anlaşmayı onaylaması için, kendisini oluşturan tüm bölgelerin de anlaşmayı ayrı ayrı onaylaması gerekiyor. Valon Bölgesi’nin parlamentosu tam da bu aşamada sahneye çıktı ve CETA’nın bazı düzenlemelerini gerekçe göstererek anlaşmayı onaylamayı reddetti.

Özünde Belçika’nın karmaşık anayasal yapısından kaynaklanan bu engelleme, sadece Valonların değil, Avrupalıların (ve hatta Kanadalıların) bir kısmının genel geçer doğrular olarak savunulagelen ekonomik ve ticari söylemleri tekrar sorgulamalarına ve şüphelerini ifade etmelerine imkan vermiş oldu.

Müzakere edildiği yedi yıl boyunca konunun uzmanları dışında hemen hemen kimsenin bırakalım içeriğini, adını bile duymadığı bu anlaşma, Valonlar sayesinde en azından ana haber bültenlerinin önemli bir maddesi haline geldi. “Böyle bir anlaşma mı varmış?” diye şaşıran geniş kesimler, bu serbest ticaret anlaşmasının kendi hayatlarını tam olarak nasıl etkileyeceğini araştırmaya koyuldular.

Kısacası Valonya, kendi boyutlarından çok daha büyük bir işe kalkışmış oldu. Bölgenin sosyalist başkanı Paul Magnette’in görüşlerine ya da gerekçelerine katılıp katılmamak ayrı bir konu ama, en azından “küresel ekonomik düzenin kurallarına dair   şeffaflık” talebinin bu sayede biraz daha duyulmuş olduğunu söylemek lazım.

ekran-resmi-2016-10-28-15-30-49
Belçika’nın Fransızca konuşulan Valon Bölgesi’nin Başkanı  Paul Magnette
Ancak Magnette’in bu vesileyle çok kolay günler geçirmediği de söylenebilir. Avrupa nüfusunun yüzde birini bile oluşturmayan Valon Bölgesi’nin bu önemli bir anlaşmayı veto etmeye “cüret etmesi” dolayısıyla Magnette ve Valonlar  hakarete ve çok sayıda küçümseyici yoruma maruz kaldılar. Ancak bu tarz bir baskıyla karşılaşmanın Valonlar için adeta bir gurur kaynağı haline geldiği de gözlemleniyor.

Her ne olursa olsun, sırf taraflardan biri zorluk çıkardı diye oyunun kurallarını sorgulamak, eşitlik ilkesini ayaklar altına alıp “önemli ve önemsiz halklar” sınıflandırmasına girişmek, Brexit ve mülteci krizi nedeniyle zaten büyük bir varoluşsal kriz geçiren AB için çok da hayra alamet değil.

Zaten Paul Magnette de son haftalardaki söylemini hep Valonya’nın ya da Belçika’nın diğer hiç kimseden daha değersiz olmadığı fikri üzerine inşa etti. Ona göre, eğer CETA daha açık, içeriği tartışılan, insanları muhtemel kayıplardan ve kazançlardan haberdar eden bir müzakere süreciyle kotarılmış olsaydı, böylesi bir kriz hiç yaşanmayacaktı.

CETA benzeri serbest ticaret anlaşmalarının kamuoyunun nispeten dikkatini çekmeden görüşüldüğü ve detaylar hakkında pek bilgi verilmediği biliniyor. Zaten Magnette de, “eğer CETA çiftçiler için, KOBİ’ler için, kamu sektörü için bu kadar yararlıysa, neden müzakereler gizli kapaklı yürütüldü?” diye sorarak bu duruma işaret ediyordu.

Ancak CETA krizi nispeten çabuk bir biçimde çözüme kavuştu.

Kanada Başbakanı Justin Trudeau, imza töreni için planladığı Brüksel gezisini tam iptal etmişti ki, 27 Ekim Perşembe günü Belçika Başbakanı Charles Michel, Valon bölgesiyle bir uzlaşmaya varıldığını, dolayısıyla Belçika’nın CETA’yı imzalayacak durumda olduğunu ilan etti. Anlaşılan Valonya hükümeti, Belçika hükümetinden tarım ihracatı ve tahkim konusunda istediği garantileri almış durumda.

Paul Magnette, uzlaşmanın duyurulmasının ardından, “Diğer Avrupalıları ve Kanadalı dostlarımızı beklettiğimiz için üzgünüz” diye özür dilemeyi ihmal etmedi, ancak “yurttaşlarımızı koruyabilmek için bir takım ilkelerden taviz vermemek gerekiyor” demekten de geri durmadı.

Batılı demokratik rejimler söz konusu olduğunda, son yıllarda sık duyulan bir tartışma var. Geniş toplum kesimleriyle siyasetçiler arasındaki kopuştan, bu yüzden de popülizmin yükselişinden bol bol söz ediliyor. Böylesi bir dönemde, tüm yükü Valonların sırtına yüklememek daha iyi olabilirdi.

ekran-resmi-2016-10-28-15-29-57