Sevgililer Günü ve Uluslararası İlişkiler

keep-calm-and-study-international-relations-48

Romalı Rahip Valentin’in kellesi gitmiş, tasası bize mi düşmüş dememeli. Sonuçta 14 Şubat’ta kutlanan yortusu, Batı dünyasının sekülerleşme sürecinde Sevgililer Günü’ne dönüşmüş ve dinî içeriğinden tamamen kopmuş. “İyi de Sevgililer Günü’yle uluslararası ilişkilerin ne alakası var?” diye sorulabilir. Stephen Walt’ın Foreign Policy dergisindeki bir makalesinden yola çıkarak, uluslararası ilişkiler disiplinindeki kavramların bu konuda son derece zengin olduğunu söylemek mümkün.

Her romantik ilişki son tahlilde bir ittifak ilişkisidir. İttifak da uluslararası ilişkilerdeki temel kavramlarından biri. Her türden ittifak ilişkisi, ortak çıkar ve beklentiler üzerine inşa edilir ve biriyle müttefik olmak için çok sayıda gerekçe de öne sürülebilir. İttifak ilişkisine girenler, kendi özgürlüklerinin ister istemez kısıtlandığının farkındadır. Demek ki ittifak kurmanın ve bunu devam ettirmenin bu kısıtlamaya değdiği düşünülür.

İttifak ilişkileri gevşek bir bağ şeklinde oluşturulabileceği gibi, sıkı bir kurumsal çerçeve içinde de ele alınabilir, hatta kurumsallaşmış ittifaklar daha etkin ve kalıcıdır. Kurumsallaşmış ittifakların bir özelliği de, bu ilişkiyi dünya âlemin dikkate almasını sağlamaktır.

Başlangıçta niyet o olsa da, hiçbir ittifak ebediyen devam etmez. Çıkarlar farklılaştığında, öncelikler değiştiğinde ya da bir tarafın istediği şeyleri diğeri istememeye başladığında, ne kadar kurumsallaşmış olsa da ittifaka son vermek en mantıklı yoldur. Boşanmaya izin vermeyen Katolik Kilisesi bile, zamanla “evliliğin iptali” uygulamasını geliştirmek zorunda kalmıştır.

İkili bir ilişkiye üçüncü ve daha fazla tarafın – mesela yakın akraba ya da arkadaşların- eşit bir tarafmış gibi dâhil olmaya çalışmaları genellikle olumlu sonuçlar vermez ve çalkantılara sebep olur. Zaten uluslararası ilişkilerde de iki kutuplu sistemin daha istikrarlı olduğu kanaati yaygındır.

Uluslararası İlişkiler teorisi, bizleri güçler dengesindeki değişimlere karşı da uyarır. Bir ilişkideki taraflardan birinin statü ya da imkânlarının birden bire artması, bazı gerginliklere ya da sürtüşmelere yol açabilir. Taraflardan birinin beklentileri ya da elde edebileceğini düşündüğü şeyler değişmiştir çünkü. Şartlar önemli ölçüde değiştikten sonra bir ilişkiyi eskisi gibi devam ettirmek o kadar da kolay olmaz.     

Her ilişkide inişli çıkışlı anlar vardır; hatta bazen taraflar ilişkiyi devam ettirmeyi arzulasa da, birbirinin tam olarak ne istediğini ya da neden belli bir şekilde davrandığını her zaman çözemeyebilir. Ne de olsa algılar, zaman zaman gerçekliğin önüne geçer. Karşısındakinin niyetini doğru okuyamama ya da ona bir takım niyetler atfetme, bir ilişkiyi içinden çıkılmaz gerginliklere sürükleyebilir. Hatta sırf bu yüzden önemsiz bir sorunun tırmanması ve kontrolden çıkması mümkündür.

Tırmanmayı önlemek için, bir takım yatıştırma yöntemleri kullanılabilir. Bu kavramın siyasi tarihte kötü bir şöhreti vardır, ama işe yararsa bir ilişkiyi devam ettirmenin anahtarına da dönüşebilir. Güven arttırıcı önlemlerin, bu bağlamda büyük katkısı olabilir.

Müttefikler arasında işler yeterince iyi gidiyorsa ellerindeki kaynakları birleştirip ittifak ağını genişletmeyi – mesela çocuk sahibi olmayı – düşleyebilirler. Eğer çocuk yetiştirmeye karar verirlerse, uluslararası ilişkiler bu alanda da pek çok işe yarar kavrama sahip: caydırıcılık, zorlayıcı tedbirler, salam taktiği…

Elbette bütün bunlar olurken “ittifakın” tadını çıkarmayı da ihmal etmemek gerekir, ne de olsa teori her zaman pratiğe uymaz.

Sevgililer Gününüz kutlu olsun !

Olivier Roy: “IŞİD militanlarını ‘Anonim Alkolikler’ gibi tedavi edemezsiniz”

ekran-resmi-2016-11-20-20-18-23Siyasal İslam ve terörizm konularında çalışan Fransız siyaset bilimci Olivier Roy, son kitabında IŞİD ile Selefiler arasındaki ayrım üzerinde yoğunlaşmış ve IŞİD militanlarının ütopik bir toplum kurmak gibi bir derdi olmadığını; onların tek amacının ölmek olduğunu iddia etmiş.

Roy‘nın son kitabı Le Djihad et la Mort (Cihad ve Ölüm), Ekim ayında Fransa’da yayınlandı. Bu kitabında Olivier Roy, pek çok araştırmacının iddiasının aksine (ismi üzerinde de fırtınalar kopartılan) IŞİD’in tutarlı bir jeostratejisinin bulunmadığını, amaçlarının bir devlet kurmaktan çok, bir an önce ölerek cennete gitmek olduğunu dile getiriyor. Roy, bu analizinden hareketle, IŞİD militanlarının nasıl “rehabilite” edilebileceği üzerinde de durmuş.

Centre nationale de la recherche scientifique (CNRS) araştırma merkezinin eski yöneticisi olan ve Floransa’daki Avrupa Enstitüsü’nde çalışan Roy, IŞİD’e katılımların kaynağını “ölüm arzusu ve genç kuşaklara özgü bir nihilizm” olarak açıklıyor.

Oliver Roy, 1995 Paris metro saldırılarından yine Paris’teki 13 Kasım 2015 saldırılarına kadar geçen yirmi yıllık dönemde Fransa ve Belçika’da gerçekleştirilen tüm İslamcı terör saldırılarını mercek altına almış. Roy kitabında, bu saldırıların faillerinin tamamının öldüğü gerçeği üzerinde duruyor: “ya kendilerini patlatıyorlar ya da polisin gelip kendilerini öldürmesini bekliyorlar; B planları yok, kaçmak için uğraşmıyorlar”.

Olivier Roy, IŞİD’in (adından da anlaşılacağı gibi) bir devlet kurma iddiasında olduğunu kabul etmekle birlikte, “hastane, okul vs. inşa etmek gibi dertleri yok. Onlar bir an önce ölmeyi hedefleyen bir nihilizm içindeler” diyor ve IŞİD’in esasen “ütopik değil, apokaliptik bir oluşum” olduğunu iddia ediyor.

Peki çoğunluğu çok genç olan bu insanları IŞİD’e katılmaya  iten ne? Olivier Roy kitabında, “işsiz, mutsuz, amaçsız göçmen kökenli gençler” klişesini reddediyor. “Teröristlerin yüzde 25’i sonradan din değiştirmiş gençler, çoğu orta sınıf, sıradan ailelerden. Çoğunluğu önceden topluma oldukça entegre hayatlar sürmüş insanlar” diyerek 13 Kasım 2015 Paris saldırılarının failleri Abdesslam kardeşleri örnek veriyor: “yıllarca Brüksel’in Molenbeek semtinde bir pub işletmişler; tezgahın üstünden alkol, altından ot satarak. Geçim zorluğu çeken insanlar değiller”.

Olivier Roy, IŞİD propagandasının özellikle “genç kültürü”ne ait kodların kullanılması sayesinde etkili olduğunu düşünüyor. “Bilgisayar oyunlarındaki ve sosyal medyadaki jargona hakimler, süper-kahraman imajını kendilerine uydurmaya çalışıyorlar”diyor. Roy, IŞİD propagandasının “vahşetin estetiğini kullanma” konusunda uzmanlaştığını da söylüyor: “bir kısım gençler için bu çok cazip, tıpkı bir zamanlar Satanizm’e özenen gençlerde olduğu gibi”. Yani Roy’a göre esas mesele gençlerin içinde bulunduğu varoluşsal kriz, dolayısıyla olay “fakir banliyölerin mutsuz gençleri” klişesiyle anlaşılamayacak kadar karmaşık.

Üstelik Roy, IŞİD’e katılan militanların daha önce yaşadıkları çevrelerde çok da dindar olarak bilinmediklerini vurgulayarak, bu bakımdan Selefilerden ayrıldıklarını düşünüyor: “camiye gitmiyorlar, vakıf ya da dernek faaliyetlerine katılmıyorlar, herhangi bir dini eğitim almamışlar”.

Olivier Roy kitabında, Filistin-İsrail meselesinin bu gençlerin radikal İslamcılığa yönelmesinde rol oynadığı tezlerini de kabul etmiyor ve IŞİD’in Suriye’de Hizbullah militanlarına ya da Yarmuk mülteci kampındaki Filistinlilere karşı da çarpıştığını hatırlatıyor. “Bu gençler kesinlikle Ortadoğu’nun jeostratejik dengeleriyle ilgilenmiyorlar, onlar sadece ölmek ve öldürmekle ilgileniyor“.

Peki bu örgütle ve militanlarıyla nasıl baş edilecek? Roy’a göre, çok genç militanlar için “anonim alkolikler” benzeri psikolojik tedavinin mümkün olduğunu, ancak 20 yaşın üstündeki militanların “siyasal militan” muamelesi görmesi gerektiğini söylüyor.

Roy‘un, sanki pek kabul görmeyecek bir eleştirisi, Fransız devleti ve toplumunun bir tutumuna karşı: Roy, “hiper-laikleşme” olarak adlandırdığı ve dini toplumsal yaşamın tamamen dışına iten anlayışın son tahlilde radikallerin işine yaradığını iddia ediyor: “dini toplumun kıyısına doğru itiyoruz, ama radikal militanlar tam da o kesimlerde etkili. Meydanı onlara bırakmış oluyoruz. Bu nedenle İslamın kamusal alanda görünür olması, barışçı bir versiyonunun ulaşılabilir olması gerekiyor.” Olivier Roy işte bu aşamada Selefilerin sorumluluğunu dile getiriyor.

“Her saldırıdan sonra, militanların mahallelerinde röportaj yapıldığında aynı sahneyi izliyoruz. Oradaki yerel camiinin Selefi imamı, ‘saldırganı hiç tanımayız, camimize de gelmezdi’ diyerek sorumluluktan kurtulduğunu zannediyor. Ama kadınların ellerini sıkmayarak, radikalleşmeye karşı hiçbir karşı-söylem geliştirmeyerek, Batılı toplumların içinde hizipleşerek ve toplumsal hayata katılmayarak sorumluluklarından kaçıyorlar”.

2016 yaz aylarındaki “burkini” tartışmasında da görüldüğü gibi “kamusal alanda dini kıyafetler/simgeler” meselesi Fransa’da yıllardır kamuoyunu meşgul eden bir konu; dolayısıyla tam da Olivier Roy’nın savunduğunun aksine, dinin mümkün oldukça ortalıkta gözükmemesi eğilimi daha yaygın.

İkinci olarak, her ne kadar Roy IŞİD militanlarının belli bir jeostratejik hedefi olmadığını söylese de, bu herhalde bu örgütün tamamı ya da arkasındaki güç veya güçler için geçerli bir analiz değil.

 

 

 

Lübnan’da kilit açıldı: Aoun cumhurbaşkanı

ekran-resmi-2016-11-02-11-48-04

İki yılı aşkın bir süredir boş duran Lübnan cumhurbaşkanlığı sarayı, nihayet yeni sakinine kavuştu: 81 yaşındaki emekli general Mişel Aoun, ülkenin 12. cumhurbaşkanı olarak görevine başlamak üzere. Aoun, 1975-90 yılları arasında ülkeyi kasıp kavuran iç savaşın önemli aktörlerinden biriydi; dolayısıyla Lübnan siyasetine aşina herkesin tanıdığı bir isim.

Lübnan‘ın cumhurbaşkanlığı sorunu tam bir yılan hikayesine dönüşmüştü. Bir önceki cumhurbaşkanı Mişel Süleyman’ın görevi 25 Mayıs 2014’te sona ermiş, ardından Lübnan Parlamentosu’nda onlarca tur oylama yapmış, ancak hiçbir aday gerekli üçte iki çoğunluğu sağlayamamıştı.

Lübnan’daki karmaşık din ve mezhep dengeleri gözetilerek kaleme alınmış olan 1926 tarihli anayasa, ülkedeki tüm siyasi makamların hangi dinî topluluğun uhdesinde olacağını saptıyor. Buna göre Lübnan’da Başbakanın Sünni Müslüman, Parlamento Başkanı’nın Şii Müslüman, Cumhurbaşkanı’nın ise Marunî Hıristiyan olması gerekiyor. Dolayısıyla cumhurbaşkanlığına aday olabilecek siyasetçilerin sayısı o kadar da fazla değildi.

Zaten seçim krizi de aday fazlalığından değil, öne çıkan adaylardan hiçbirinin yeterli sayıda Marunî olmayan müttefiki kendi yanına çekememesinden kaynaklanıyordu. İşte bu ortamda, Hizbullah‘ın desteğini arkasına almayı başaran Aoun, 46. turda ipi göğüsleyebildi. Tabii kilidin açılmasında, Hizbullah’ın pek de hazzetmediği Saad Hariri’nin başbakanlık koltuğuna oturmasına dair yürütülen pazarlığın da payı var.

Cumhurbaşkansız geçen iki yıl boyunca, neden cumhurbaşkanının hâlâ Marunîler arasından seçilmesi gerektiğini sorgulayanlar da seslerini duyurmaya başlamıştı. Her ne kadar anayasanın kaleme alındığı yıllarda ülkede çoğunluğu oluşturuyor olsalar da, Hıristiyanların aradan geçen zamanda azınlığa düştükleri bilinen bir gerçek. Tabii bu durumu “resmen” tespit etme imkânı yok, zira anayasal sistemi tartışmaya açmamak için Lübnan’da 1932’den beri nüfus sayımı yapılmıyor.

Bu “bırakalım dağınık kalsın” anlayışı, Lübnan’daki siyasal hayatın ruhuna işlemiş durumda. Örneğin genel seçimlerin de ülkedeki dengeleri bozacağına inanıldığından, 2009’da dört yıllığına seçilmiş olan parlamento görevine hâlâ devam ediyor. Sürekli ertelenen genel seçimler için şu an telaffuz edilen en yakın tarih 2017.

Cumhurbaşkansız geçen iki yıl boyunca ülkedeki işler fazla aksamadığına göre, cumhurbaşkanı olmasa da oluyormuş diyenlere de rastlanıyor. Ancak Marunîler, kendilerinin ülke yönetiminde temsil edilmediklerini dile getirerek bir an önce bu sorunun halledilmesini istiyordu. Bu kapsamda, Marunîlerin dini önderi Patrik Bişara el-Rahi de yoğun çaba harcadı ve ülkedeki tüm siyasi kesimlerle görüşerek uzlaşmaya katkıda bulundu.

Ekran Resmi 2016-11-02 11.51.11.png
Maruni Patriği Bişara, Lübnan siyasetinin en önemli oyuncularından biri

Aslında 2008 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında da ülkede benzer bir tıkanıklık yaşanmıştı. O dönemde farklı siyasi gruplar sokaklarda çatışmaya da başlamış; durumun kontrolden çıkmaması için nispeten hızlı bir uzlaşmaya varılmıştı. Bu seferki krizde iş sokağa pek yansımamıştı ama bölgenin hali ortadayken daha fazla risk almanın da bir anlamı yoktu.

Lübnan’ın tam bir kaosa sürüklenmesi aslında o kadar da zor değil ve her an mümkün. Belli ki hem bölgesel, hem de bölge dışı oyuncular  şimdilik buna yol açmamaya karar vermiş.

Lübnan’daki cumhurbaşkanlığı krizini çözmek için Fransa’nın İran’la gizli müzakereler yürüttüğüne dair sızan haberler, Ortadoğu’da olup biten her şeyin ne kadar iç içe geçtiğinin de bir göstergesi. Demek ki Fransa, uzun yıllar Paris’te sürgün hayatı yaşayan Aoun‘un seçilebilmesi için İran’ı (dolayısıya Hizbullah’ı) ikna edebilmiş. Bu pazarlık sırasında Suriye’de ya da Irak’ta olup bitenlerden de herhalde bahsedilmiştir. Suudi Arabistan’ın bu gelişme karşısında neler düşündüğünü ise yakın zamanda anlarız.

Lübnan’daki siyasal kilitlenme, Ortadoğu’nun genelini etkileyen güç mücadelesinin doğrudan bir sonucuydu. Müdahil oyuncular kendi aralarındaki pazarlıkların bir kısmını tamamlamış olmalı ki kilit açılmaya başlamış.

Ne de olsa Lübnan, Ortadoğu’nun barometresi.

Son Kale Valonya (?)

ekran-resmi-2016-10-28-15-29-26

Belçika’nın 3,5 milyon nüfuslu ve Fransızca konuşulan Valonya bölgesi, 505 milyon Avrupalı ve 36 milyon Kanadalı’nın hayatını etkileyecek olan CETA’yı (Comprehensive Economic and Trade Agreement) yani “Kapsamlı Ekonomi ve Ticaret Anlaşması”nı iki haftadan uzun bir süre bloke etmeyi başardı. Kısa bir süre için dahi olsa, Valon vetosu adeta küresel ekonominin gelişimine büyük bir darbe vurmuş gibi bir algı da yaratıldı.

Tüm Avrupa Birliği üyelerinin ayrı ayrı onaylaması gereken anlaşma, haliyle  Belçika’nın da onayını gerektiriyordu. Ancak bir federasyon olan Belçika Krallığı’nın bir uluslararası anlaşmayı onaylaması için, kendisini oluşturan tüm bölgelerin de anlaşmayı ayrı ayrı onaylaması gerekiyor. Valon Bölgesi’nin parlamentosu tam da bu aşamada sahneye çıktı ve CETA’nın bazı düzenlemelerini gerekçe göstererek anlaşmayı onaylamayı reddetti.

Özünde Belçika’nın karmaşık anayasal yapısından kaynaklanan bu engelleme, sadece Valonların değil, Avrupalıların (ve hatta Kanadalıların) bir kısmının genel geçer doğrular olarak savunulagelen ekonomik ve ticari söylemleri tekrar sorgulamalarına ve şüphelerini ifade etmelerine imkan vermiş oldu.

Müzakere edildiği yedi yıl boyunca konunun uzmanları dışında hemen hemen kimsenin bırakalım içeriğini, adını bile duymadığı bu anlaşma, Valonlar sayesinde en azından ana haber bültenlerinin önemli bir maddesi haline geldi. “Böyle bir anlaşma mı varmış?” diye şaşıran geniş kesimler, bu serbest ticaret anlaşmasının kendi hayatlarını tam olarak nasıl etkileyeceğini araştırmaya koyuldular.

Kısacası Valonya, kendi boyutlarından çok daha büyük bir işe kalkışmış oldu. Bölgenin sosyalist başkanı Paul Magnette’in görüşlerine ya da gerekçelerine katılıp katılmamak ayrı bir konu ama, en azından “küresel ekonomik düzenin kurallarına dair   şeffaflık” talebinin bu sayede biraz daha duyulmuş olduğunu söylemek lazım.

ekran-resmi-2016-10-28-15-30-49
Belçika’nın Fransızca konuşulan Valon Bölgesi’nin Başkanı  Paul Magnette
Ancak Magnette’in bu vesileyle çok kolay günler geçirmediği de söylenebilir. Avrupa nüfusunun yüzde birini bile oluşturmayan Valon Bölgesi’nin bu önemli bir anlaşmayı veto etmeye “cüret etmesi” dolayısıyla Magnette ve Valonlar  hakarete ve çok sayıda küçümseyici yoruma maruz kaldılar. Ancak bu tarz bir baskıyla karşılaşmanın Valonlar için adeta bir gurur kaynağı haline geldiği de gözlemleniyor.

Her ne olursa olsun, sırf taraflardan biri zorluk çıkardı diye oyunun kurallarını sorgulamak, eşitlik ilkesini ayaklar altına alıp “önemli ve önemsiz halklar” sınıflandırmasına girişmek, Brexit ve mülteci krizi nedeniyle zaten büyük bir varoluşsal kriz geçiren AB için çok da hayra alamet değil.

Zaten Paul Magnette de son haftalardaki söylemini hep Valonya’nın ya da Belçika’nın diğer hiç kimseden daha değersiz olmadığı fikri üzerine inşa etti. Ona göre, eğer CETA daha açık, içeriği tartışılan, insanları muhtemel kayıplardan ve kazançlardan haberdar eden bir müzakere süreciyle kotarılmış olsaydı, böylesi bir kriz hiç yaşanmayacaktı.

CETA benzeri serbest ticaret anlaşmalarının kamuoyunun nispeten dikkatini çekmeden görüşüldüğü ve detaylar hakkında pek bilgi verilmediği biliniyor. Zaten Magnette de, “eğer CETA çiftçiler için, KOBİ’ler için, kamu sektörü için bu kadar yararlıysa, neden müzakereler gizli kapaklı yürütüldü?” diye sorarak bu duruma işaret ediyordu.

Ancak CETA krizi nispeten çabuk bir biçimde çözüme kavuştu.

Kanada Başbakanı Justin Trudeau, imza töreni için planladığı Brüksel gezisini tam iptal etmişti ki, 27 Ekim Perşembe günü Belçika Başbakanı Charles Michel, Valon bölgesiyle bir uzlaşmaya varıldığını, dolayısıyla Belçika’nın CETA’yı imzalayacak durumda olduğunu ilan etti. Anlaşılan Valonya hükümeti, Belçika hükümetinden tarım ihracatı ve tahkim konusunda istediği garantileri almış durumda.

Paul Magnette, uzlaşmanın duyurulmasının ardından, “Diğer Avrupalıları ve Kanadalı dostlarımızı beklettiğimiz için üzgünüz” diye özür dilemeyi ihmal etmedi, ancak “yurttaşlarımızı koruyabilmek için bir takım ilkelerden taviz vermemek gerekiyor” demekten de geri durmadı.

Batılı demokratik rejimler söz konusu olduğunda, son yıllarda sık duyulan bir tartışma var. Geniş toplum kesimleriyle siyasetçiler arasındaki kopuştan, bu yüzden de popülizmin yükselişinden bol bol söz ediliyor. Böylesi bir dönemde, tüm yükü Valonların sırtına yüklememek daha iyi olabilirdi.

ekran-resmi-2016-10-28-15-29-57

2016 Nobel Barış Ödülü Santos’un 

FARC ile yürütülen barış görüşmelerinin mimarı Juan Manuel Santos, 2010 yılından bu yana Kolombiya’nın Cumhurbaşkanı

Bu seneki Nobel Barış Ödülü’nün sahibi Kolombiya Cumhurbaşkanı Juan Manuel Santos olarak açıklandı. Ödülün kendisine verilme sebebi ise FARC örgütü ile başlattığı barış süreci.

Gerçi Küba‘nın başkenti Havana‘da Kolombiya hükümeti ile FARC‘ın imzaladığı antlaşma, Kolombiya halkının çoğunluğu tarafından 2 Ekim 2016 tarihli referandumda reddedildi. Yine de, 52 yıldır devam eden bu çatışmanın tarafları silahlı çatışmaya geri dönülmeyeceğini ve yeni bir anlaşmanın kısa süre içinde masaya getirileceğini ifade ettiler.

Hatta müzakere heyetleri bu hafta içinde Havana‘ya ulaştı ve görüşmelere de tekrar başlanıyor.

Nobel komitesi, referandum sonucunun “barışın değil, barış antlaşmasının reddi” anlamına geldiği yorumunu paylaşarak, Nobel Barış Ödülü‘nün Santos‘a verilmesinin bu barış sürecini teşvik etmek anlamına geldiğini açıkladı. Demek ki Latin Amerika‘nın bu en uzun ve kanlı çatışmasının çözümlenmesi uluslararası kamuoyunun genel beklentisi.

Alfred Nobel’in vasiyeti uyarınca verilen ödül, Norveç Parlamentosu tarafından atanan beş kişilik bir komitenin kararıyla sahibini buluyor. Hemen herkes Nobel Barış Ödülü’ne birilerini aday gösterebiliyor olsa da, nihai karar Oslo’da toplanan bu dar komiteye ait. Bu komitenin kimi ne kadar temsil ettiğinin ya da ne kadar isabetli kararlar verdiğinin pek anlaşılamıyor olması her zaman eleştirilmiştir.

Yine de her yıl manşetlere taşınıp üzerinde tartışılıyor olduğuna göre, Nobel Barış Ödülü’nün dünya çapında hâlâ ciddiye alınan bir onur olduğu gerçeği teslim edilmeli. 

Nobel Komitesi’ne yönelik en ağır eleştiriler, ödülün devlet ya da hükümet başkanı konumundaki bir siyasetçiye verildiği yıllara rastlıyor. 1906 yılında Theodore Roosevelt’in Nobel Barış Ödülü’nü alması, yürüttüğü pek de barışçı olmayan dış politika nedeniyle eleştirilere maruz kalmıştı. 2009 yılında yine bir ABD Başkanı, Barack Obama, bu ödüle layık görüldü. Ancak bu da tartışmalı bir karar oldu, zira Obama göreve daha yeni gelmişti ve ortada henüz ödülü hakettirecek bir başarısı yoktu. Nobel Komitesi, belki de Obama’nın elini kolunu bağlamak, George W. Bush yönetiminin ardından göreve gelen bu Demokrat Partili başkanın sırtına bir nevi “barış yükü” bindirmek istediğinden böyle bir tercihte bulunmuştu. Ancak bu kararın koparttığı tartışma, Nobel Barış Ödülü’nün prestijinin zedelenmesinden başka bir sonuç doğurmadı.

Nobel Barış Ödülü’nün uçurumun kenarından döndüğü asıl tarih ise muhtemelen 1939. O yıl Adolf Hitler’in ismi adaylar arasında geçmiş, neyse ki Nobel Komitesi “belki böylelikle onu barışa teşvik ederiz” gibi bir düşünceye kapılıp da ödülü Alman lidere vermemişti.

Gerçi 1939’da kimseye Nobel Barış Ödülü veril(e)medi, zira ödülün sahibi açıklanamadan İkinci Dünya Savaşı patlak verdi.

Bu arada Nobel Barış Ödülü’nün sahiplerine her zaman şans getirdiği de söylenemez, özellikle Enver Sedat ve İzak Rabin’in kaderleri düşünülürse.

Bakalım Santos‘u ve Kolombiya barış sürecini neler bekliyor? 

ekran-resmi-2016-10-05-21-47-40

BM’nin Yeni Genel Sekreteri Belli Oldu

 

ekran-resmi-2016-10-05-20-12-40

Dünyanın en önemli uluslararası örgütünün başına Portekiz’in eski Başbakanı Antonio Guterres geçiyor. 

Birleşmiş Milletler’in sekizinci Genel Sekreteri Ban Ki-moon’un görev süresi 31 Aralık’ta doluyor. On yıldır bu görevde bulunan Güney Koreli Ban’ın yerine kimin geçeceğine dair tartışmalar yaklaşık bir yıldır devam ediyordu. BM Güvenlik Konseyi’nde bugün (5 Ekim 2016) yapılan altıncı ve son nabız yoklamasıyla Ban Ki-moon‘un halefi belli oldu: Antonio Guterres.

Beş yıllık iki dönem görev yapabilen BM Genel Sekreteri’nin belirlenme süreci bir hayli uzun.

Öncelikle, bu yılın başından itibaren isteyen üye ülkeler aday gösterecekleri isimleri ilan ettiler. Ardından adaylar BM Genel Kurulu önünde bu göreve gelirlerse önceliklerinin ne olacağını anlattılar. Antonio Guterres’in sunduğu programa şuradan ulaşılabilir: un.org/…/4-April_Secretary-General-Election-Vision-Statement_Portugal-4-April-20161.pdf

BM Güvenlik Konseyi’nin 15 üyesi Temmuz ayından bu yana bağlayıcı olmayan, nabız yoklaması niteliğinde altı oylama yaptılar ve hangi adayın seçilme şansının olduğunu, hangisinin geriden geldiğini böylelikle ortaya koydular.   

BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin, yani ABD, Rusya, Çin, Birleşik Krallık ve Fransa’nın veto hakları olduğundan, bu beş ülkenin tamamının onaylamadığı bir adayın seçilme şansı zaten bulunmuyordu.

Bugünkü son nabız yoklamasının ardından BM Güvenlik Konseyi nihai tercihini belirlemiş oldu. Guterres‘in ismi şimdi Genel Kurul’a bildirecek ve Genel Kurul da 6 Ekim 2016 günü New York saatiyle sabah 10:00’da bir oylama yaparak Guterres’e Birleşmiş Milletler teşkilatının dümenini teslim edecek.

Portekiz’in Sosyalist Partili eski Başbakanı Antonio Guterres, 2005-2015 arasında BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) görevinde de bulunmuştu. Bu görev sayesinde edindiği uluslararası saygınlık Guterres için adaylık sürecinde büyük bir avantaj oldu. Guterres’in Güvenlik Konseyi’ndeki en büyük destekçisi ise Birleşik Krallık’tı.

Aslında BM’nin yeni Genel Sekreteri’nin bir kadın ve bir Doğu Avrupalı olması gerektiği uluslararası basında bir süredir yazılıp çiziliyordu. Bu yazılarda Doğu Avrupa’nın şimdiye kadar hiç Genel Sekreter çıkarmamış olmasına; aynı şekilde şimdiye kadar hiçbir kadının bu önemli görevde bulunmamış olmasına dikkat çekiliyordu.

Gerçi BM Şartı’nın Genel Sekreter’den bahseden maddelerinde İngilizce “he” şahıs zamiri kullanılıyor ama; bu durum metnin 71 yıl önce kaleme alınmasından kaynaklanıyor.

UNESCO Genel Sekreterliği görevini yürütmüş olan Bulgaristanlı İrina Bokova bu çerçevede seçilme şansı oldukça yüksek bir aday olarak görülüyordu. Ancak Bokova’nın Rusya’ya yakın bir isim olarak değerlendirilmesi, hakkında ABD ve Birleşik Krallık nezdinde bir hayli şüphe yarattı.

Bulgaristan hükümeti bunun üzerinde Eylül ayı içinde sürpriz bir adım atarak Avrupa Birliği Komisyonu’nda Bütçeden Sorumlu Başkan Yardımcılığı görevini sürdüren Kristalina Georgieva’yı Bokova yerine aday gösteriverdi.

Ancak o da Rusya tarafından “Batı”nın (ve özellikle Almanya’nın) adayı olarak görüldü ve anlaşılan bu durum kolayca ekarte edilmesine yetti. Fransa’nın da Georgieva’nın birden bire aday olarak ortaya çıkartılmasından rahatsız olduğu konuşuluyordu.

BM’nin ilk Genel Sekreteri Norveçli Trygve Lie’nin deyişiyle “dünyanın en imkansız işi”ni üstlenecek olan Antonio Guterres, masasının üstünde her biri muazzam derecede karmaşık dosyalar bulacak: Ukrayna, Suriye, Irak, Afganistan, Yemen, Libya, Kıbrıs, Filistin, Güney Sudan ve Kuzey Kore ilk anda akla gelenler.

Dünyadaki toplam mülteci sayısının 65 milyon kişiyle tarihte hiç olmadığı kadar yüksek rakamlara eriştiği bir dönemde Guterres’in UNHCR deneyimi umalım ki bir işe yarasın.

Hali hazırda 105 bin BM Barış Gücü askerinin dünyanın dört bir yanında görev yapmasını gerektirecek kadar çok sayıda istikrarsızlık noktası bulunduğunu da bu tabloya eklemek gerekiyor.

İklim değişikliği konusundaki çalışmaları takdirle karşılansa da Ban Ki-moon’un çok başarılı bir Genel Sekreter olarak hatırlanmayacağı açık. 13 milyar dolarlık bir bütçeye sahip olan BM’nin, ancak büyük güçler ne kadarına müsade ederse o kadar etkin olabildiği de bir sır değil. Portekizli yeni Genel Sekreter’in on yıllardır konuşulan BM reformu konusunda ilerleme kaydetmesi bile önemli bir başarı sayılacak.

Özbekistan’da Yeni Dönem

Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov 78 yaşında hayata veda etti. Ülkenin bundan böyle izleyeceği rota geniş bir coğrafya için önem taşıyor.

Ekran Resmi 2016-08-30 15.26.51

Yirmi altı yıldır Özbekistan‘ın kaderine hükmeden İslam Kerimov, 78 yaşında vefat etti. Bu durum Özbekistan için büyük bir değişiklik anlamına geliyor; zira Kerimov pek çok açıdan Özbek devletinin ta kendisiydi. Kerimov’un ölümü, tüm bölgenin istikrarını etkileyebilecek bir geçiş sürecinin başladığı anlamına geliyor.

Sorun şu ki, kapalı rejimle yönetilen 31 milyon nüfuslu bu ülkede ipleri kimin ele alacağını ve nasıl bir geçiş süreci yaşanacağını tahmin etmek kolay değil. Yabancı gözlemciler için Özbekistan büyük ölçüde kapalı bir kutu. Kerimov’un aslında günler önce öldüğü, ancak bu haberin gizlendiğine dair söylentiler bile bu açıdan iyi bir gösterge.

Bağımsız Özbekistan’ın ilk (ve şimdiye kadarki tek) cumhurbaşkanı Kerimov’un ölümü, Özbekistan için bir dönüm noktası anlamına geliyor. Aslında Orta Asya’daki eski Sovyet cumhuriyetlerinde siyasal yaşam, SSCB’nin yıkıldığı 1991’den beri adeta donmuş durumda. Mesela Kazakistan, Nursultan Nazarbayev’den başka cumhurbaşkanı  görmedi; Tacikistan devlet başkanı İmamali Rahman da 1992’den beri görevde. Türkmenistan‘ın egzantrik lideri Saparmurat Niyazov-Türkmenbaşı 2006’daki ani ölümüne kadar iktidardaydı, sonra yerine dişçisi (ve eski sağlık bakanı) Kurbankulu Berdimuhammedov geçti ve onun kurduğu sistemi büyük ölçüde devam ettirdi. Siyaseten bölgenin en hareketli ülkesi Kırgızistan denebilir, zira 1991’den beri dört cumhurbaşkanı gördü.

Yetimhanede büyüyen ve tam bir Sovyet bürokratı olarak yetişen İslam Kerimov, Özbekistan’ın başına daha SSCB yıkılmadan geçmişti. 1989 yılında Özbekistan Komünist Partisi’nin Genel Sekreteri olan Kerimov, 1990’da da Özbekistan’ın devlet başkanı oldu. Ülkenin bağımsızlığına kavuşmasından sonra da makamını korudu ve şimdiye kadar yapılan tüm cumhurbaşkanlığı seçimlerini yüzde 90’lı oylarla kazandı.

Freedom House, Özbekistan’daki siyasal özgürlük düzeyini “kötüler arasında en kötülerinden biri” diye tanımlıyor. KGB‘den miras istihbarat mekanizmalarını kullanarak ülkedeki her türlü muhalefeti susturan Kerimov, 2005’teki Andican olaylarında da görüldüğü gibi, protesto gösterilerini bastırmak için kan dökmekten çekinmeyen bir liderdi.

1999’da radikal islamcı örgütlerin düzenlediği bombalı saldırılarla sarsılan Özbekistan‘da kendisi de bir suikastten kurtulan Kerimov, tüm İslamcı örgüt ve hareketleri baş düşmanı ilan etmişti. Afganistan‘a bitişik Fergana Vadisi’nde bir hayli etkin olan bu örgütler, Taşkent yönetimi için daimî bir başağrısı olmaya devam ediyor. Şanghay İşbirliği Örgütü‘nün kurucu üyelerinden Özbekistan‘ın, bu teşkilatın Anti-Terör Ajansı‘na ev sahipliği yapması boşuna değil.

Ekran Resmi 2016-08-30 15.20.56
İslam Kerimov’un defnedileceği Semerkant şehri, Timur döneminden kalma tarihi eserleriyle tanınıyor

11 Eylül 2001 terör saldırıları bu açıdan İslam Kerimov‘un elini bir hayli rahatlatmıştı. ABD önderliğindeki koalisyon güçlerinin Taliban ve el-Kaide’ye karşı giriştiği Afganistan operasyonuna tam destek veren Kerimov, ülkesinde ABD üslerinin kurulmasını da kabul ederek, bu dönemde Washington’un stratejik ortaklarından biri haline geldi.

Ancak Kerimov‘un ülkedeki her türlü muhalefeti radikal İslamcı terörle özdeşleştirmesi ve özellikle de 2005’te Andican‘da yaşananlar Batı dünyası tarafından sert eleştirilere uğradı. Bunun üzerine Özbekistan yeniden Rusya’yla yakınlaşmaya yöneldi; 2005 sonlarında da ülkedeki Amerikan üsleri kapatıldı.

ABD ve (2005-2009 arası ülkeye silah ambargosu uygulayan) Avrupa Birliği, bu baskıların  Özbekistan’ı Rusya‘ya yapıştırmaktan başka bir işe yaramadığını gördüler ve zamanla bu ülkeye yönelik tavırlarını yumuşattılar. Buna karşılık Özbekistan da Afganistan operasyonuna destek vermeye devam etti. Afganistan’daki istikrarsızlığın Özbekistan için doğrudan tehdit oluşturmasının etkisini de bu çerçevede elbette yabana atmamalı.

Özbekistan’ın zaman zaman Rusya’yı Çin ile dengelemeye çalıştığı da gözlemleniyor. Örneğin 2012’de Taşkent, Rusya’nın başını çektiği Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (CSTO) üyeliğinden ayrıldı; ülkenin stratejik yatırımlarından biri olan ve Fergana Vadisi’ni de kapsayan demiryollarının inşasını ise Çin‘e emanet etti.

Ekran Resmi 2016-08-30 15.25.14
Özbekistan dünyanın dördüncü büyük altın madeni rezervlerine sahip

Tacikistan ve Kırgızistan‘ın elektriğini sağlayan Özbekistan, son yıllarda elektrik dağıtım şebekesini Afganistan ve Pakistan‘a kadar uzatarak bölgesel ağırlığını arttırma arayışına da girdi. Ancak insan hakları ihlalleri de tamamen gündemden düşmüş değil. Bir çok uluslararası tekstil firması, dünyanın altıncı büyük pamuk üreticisi olan Özbekistan’ın pamuğunu boykot etmeye devam ediyor.

Yakın zamanda İslam Kerimov’un canını en çok sıkan kişi ise, muhtemelen büyük kızı Gülnara oldu. Akademisyen, diplomat, işkadını, pop yıldızı ve moda tasarımcısı olan Gülnara Kerimova hakkında İsviçre‘de açılan para aklama ve yolsuzluk davaları devam ediyor. Kerimov, kendisini zor duruma düşüren kızını 2014’ten beri ev hapsinde tutuyordu. Özbekistan’ın dünyada yolsuzluğun en yaygın olduğu ülkelerden biri olduğunu da hatırlatalım.

Kerimov’un diğer kızı Lola ise Özbekistan’ın UNESCO nezdinde büyükelçisi. Sağlık durumu hep bir sır olarak saklanmış babasının hastaneye kaldırıldığını geçen hafta facebook hesabından duyuran da o olmuştu.

İslam Kerimov, 1990’ların başında “O’zbekiston – Kelajagi Buyuk Davlat ! / Özbekistan – Geleceği Büyük Devlet !” sloganını ortaya atmıştı. Bu geleceğin nasıl şekilleneceğini tüm bölge ülkeleri yanında küresel güçler de dikkatle izleyecek.

Özbekistan’da bir devir kapanırken, Asya kıtasının tam kalbinde yeni bir istikrarsızlık adası oluşmasını herhalde hiç kimse arzulamıyordur.

Ekran Resmi 2016-08-30 15.26.29.png
İslam Abduğanıyeviç Kerimov (1938-2016)

Ekran Resmi 2016-08-31 15.58.11