Yeni Kabus: Nükleer Terör

Elliyi aşkın devlet ve hükümet başkanı Nükleer Güvenlik Zirvesi için geçen hafta Washington’da biraraya geldi. Zirvenin en önemli gündem maddesi, terör örgütlerinin nükleer silah ya da radyoaktif madde ele geçirmelerinin nasıl engelleneceği oldu.

Bu konu şu sıralar özellikle gündemde, zira 22 Mart Brüksel saldırılarının ardından yapılan ev aramalarında, teröristlerin Belçika’daki nükleer santrallere dair de bilgi topladıkları tespit edildi. Geçtiğimiz günlerde yine Belçika’da bir nükleer santralin güvenlik memuru evinde ölü bulundu ve bu kişinin santrale giriş kartının çalındığı ortaya çıktı.

Yetkililer bu cinayetin bir terör eylemi olduğuna dair gösterge yok deseler de, manzara endişe verici. Üstelik daha önce nükleer santrallerde çalışmış iki Belçika vatandaşının savaşmak üzere Suriye’ye gittiği de tespit edilmiş durumda. Tedbir olarak bundan böyle ülkedeki santrallerin güvenliğini silahsız korumalar değil, askerler sağlayacak.

Terör örgütlerinin nükleer silah ya da radyoaktif madde elde etmeye çalıştıkları bilinmeyen bir durum değil. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı 1990’dan bu yana dünya çapında 700 nükleer madde hırsızlığı tespit etmiş. Bu çalıntı maddelerin tam olarak kimin eline geçtiğini tespit etmek imkansız.

El-Kaide’nin bu türden bir çaba içinde olduğu zaten yıllardır iddia ediliyor. Sarin gazı kullandığı eylemlerle adını duyuran Japonya’daki Aum tarikatının ya da IŞİD’in bu yönteme başvurma ihtimali de yabana atılır cinsten değil.

Uzmanlar, nükleer bir terör saldırısının üç farklı şekilde gerçekleştirilebileceğini dile getiriyor. Bunlardan birincisi, bir nükleer santralin bilgisayar sistemlerinin hack’lenerek kazaya sebep olunması.

İkinci yol, geleneksel patlayıcılar sayesinde radyoaktif atıkları serpiştirme mantığına dayanan “kirli bomba”lar kullanılması. Görece basit bir teknolojiyle bu tür bombaları üretmek mümkün. 2014 yılı sonlarında Britanya vatandaşı bir IŞİD militanı, örgütün kirli bombalara sahip olduğunu, ama nerede kullanacağına henüz karar veremediğini sosyal medya üzerinden açıklamıştı.

Üçüncü yol ise mevcut nükleer silahların çalınarak ya da sızdırılarak terör örgütlerinin eline geçmesi. Bu bağlamda dikkatler özellikle Pakistan ve Kuzey Kore üzerinde toplanıyor.

Bu arada Kuzey Kore’nin bizzat bu tür silahları kullanma riski de ciddiye alınıyor. Nitekim Başkan Obama zirve sürerken, Çin, Güney Kore ve Japonya liderleriyle, yaklaşık bir ay önce yeni bir füze denemesi yapmış olan Kuzey Kore konusunu görüşmek amacıyla ayrıca biraraya geldi.

Zirvede nükleer madde kaçakçılığının engellenmesi ve etkin denetim mekanizmalarının oluşturulması gibi öneriler tartışıldı. Bu kapsamda, sadece askeri tesislerin ya da nükleer santrallerin değil, radyoaktif atık bulundurabilecek hastanelerin de korunması gerektiği vurgulandı.

Ancak her ülke bu konularda yeterli ilerleme kaydetmiş değil. Nükleer Tehdit İnisiyatifi Endeksi’ne göre, Avustralya, İsviçre ve Kanada güvenlik tedbirleri en sağlam  ülkeler sayılırken, örneğin İtalya ya da Arjantin’in çok daha gevşek davrandığı ortaya çıkıyor. Bu tür tesislerin güvenliğinin arttırılması için büyük güçlerin diğer ülkelere yardımcı olması da öngörülüyor. Ancak Rusya ve İran başta olmak üzere pek çok ülkenin zirveye katılmaması, alınacak kararların uygulanabilirliği üzerinde kuşkular yaratıyor.

Nükleer bir terör saldırısının ne kadar büyük bir siyasal, ekonomik, sosyal, psikolojik ve çevresel yıkıma yol açacağı düşünülürse, tam bir kabus senaryosundan söz edildiği ortada. Umalım ki bu tehdit, sadece varsayım düzeyinde kalsın.

(3 Nisan 2016)

“Hepimiz” Brüksel miyiz?

22 Mart Salı günü Belçika’nın başkenti Brüksel’de gerçekleştirilen terör saldırısı dünya gündemine damgasını vurdu. IŞİD’in üstlendiği ve gündelik hayat gailesi içindeki 30’u aşkın sivilin hayatına mal olan saldırı, radikal İslamcı terör ve bununla mücadele konusundaki tartışmayı yeniden alevlendirdi.

Hedef olarak Brüksel’in seçilmesi elbette “Belçika’yı vurma” amacından kaynaklanmıyor. Brüksel’in saldırıya uğraması, bu şehrin Avrupa Birliği ve NATO’ya evsahipliği yapmasının bir sonucu.

Bu çarpıcı eylem, toplumların bu tür saldırıları nasıl algıladıkları ve ne tür tepkiler verdikleri konusunu da gündeme getirdi.

Tıpkı 2015’in Ocak ve Kasım aylarında Paris’te yaşanan saldırılar ertesinde gözlemlendiği gibi, Brüksel saldırısının ardından Belçika’nın dost ve müttefiki ülkelerde bayraklar yarıya indirildi; saygı duruşları yapıldı; “Je suis Bruxelles” (Ben Brüksel’im) yazıları ortalığı kapladı; görmeye (maalesef) giderek alıştığımız tarzda karikatürler çizildi; Eiffel kulesi başta olmak üzere dünyanın birçok yerindeki ünlü binalar saldırıya uğrayan ülkenin bayrak renklerinde aydınlatıldı; dayanışma, işbirliği ve ayakta kalma mesajları birbirini kovaladı.

Bir taraftan da hangi ülkelerin, toplumların ya da aynı toplum içindeki hangi grupların bu mateme katılıp katılmadığı üzerinden “bizler-onlar” tanımlamaları gözden geçirildi. Elbette hükümetler düzeyinde başsağlığı ve dayanışma mesajları eksik olmadı. Ancak dünyanın farklı yerlerindeki terör olaylarını her ülkenin ya da her toplumsal kesimin aynı şekilde algılamadığı, sırf sivil kayıplar söz konusu olduğunda bile yukarıda sıralanan tepkilerin her zaman ve her ülkeye dair verilmediği ortada.

Türkiye örneğinde sık sık görüldüğü gibi, bir terör eylemi ardından ülke içinde bile bir duygu birliği sağlanamazken yabancı ve uzak diyarlardan empati beklemek belki de pek gerçekçi değil. “Öteki” olarak gördüğünün başına bir felaket geldiğinde sevinenlerin verdiği sefil görüntü ise zaten dramatik.

Terör eylemlerinin genel amacı, hedef aldıkları ülkeyi ya da ülkeleri bir şey yapmaya yönledirmek, yani bir anlamda bir davetiye göndermek. Aynı şekilde, onları yaptıkları herhangi bir şeyden vazgeçirmek de amaçlanıyor olabilir. Örneğin 11 Eylül saldırıları ABD’nin Afganistan’a ve ardından Irak’a müdahale etmesi sonucunu doğurmuş; ABD askerî anlamda bu coğrafyaya çekilmişti. Mart 2004’te Madrid’i vuran terör eylemi ise birkaç gün sonraki genel seçimlerde iktidarın değişmesi ve yeni yönetimin Irak’taki İspanyol birliklerini geri çekmesi sonucunu doğurmuştu.

Suriye ve Irak’ta alanı giderek daraltılan IŞİD’in, cepheyi Avrupa’ya doğru genişleterek varlığını devam ettirmeye çalıştığı anlaşılıyor. IŞİD yaptığı eylemler ve seçtiği hedefler üzerinden toplumların içindeki fay hatlarını kullanıp siyasal yarılmaları derinleştirmeye çalışıyor, hedef aldığı ülkelerin günlük işleyişini aksatmak istiyor. Saldırının hemen ardından Avrupa’daki aşırı sağ akımların, teröristlerin kimliğini vurgulayarak, mülteci ve göçmen karşıtı ya da yabancı düşmanı söylemleri coşkuyla dile getirmeleri bu amaca kısmen ulaşıldığını da gösteriyor.

IŞİD eylemleriyle demokratik yapıları aşındırıyor, “Batı” toplumlarının “Doğu”ya dair algılarını yönlendiriyor, farklı toplumsal kesimler arasında karşılıklı kuşkuları körüklüyor ve hedef aldığı ülkeleri iç kargaşaya sürükleyerek kendine alan açmaya çabalıyor.

Bu saldırıların kaldırdığı toz bulutu, demokrasiye ve çoğulculuğa sahip çıkma niyetindeki toplumsal kesimlerin sesini duyuramaz hale getirir, ülkeleri ve toplumsal kesimleri işbirliğine değil de kavgaya yönlendirirse, “hepimiz”den bahsetmek pek mümkün olmayacak.

(27 Mart 2016)

Pakistan ve Pakistanlaşma

Pakistan uzun yıllardır terörizmin kasıp kavurduğu bir ülke. Benazir Bhutto suikastinde olduğu gibi tanınmış şahsiyetlere yönelik saldırılar, gündelik hayat içindeki sıradan kalabalıklara karşı gerçekleştirilen eylemler, Hıristiyan ya da Şii azınlığın kilise ve camilerinin bombalanması, subay çocuklarının okuduğu liselere düzenlenen saldırılar derken, dünya basınında Pakistan’dan neredeyse sadece terör olayları vesilesiyle söz ediliyor.

Gerçi bu saldırılar o kadar sık gerçekleşiyor ve o kadar çok insanın ölümüne yol açıyor ki, dünyanın belli başlı yayın organlarında ancak kayıp sayısı çok yüksekse kendine yer bulabiliyor. Başka bir deyişle, “Pakistan’da olur böyle şeyler” algısı iyice yerleşmiş durumda. Ülke kendi vatandaşlarının güvenliğini sağlamaktan aciz, her türlü terör eyleminin ve örgütünün hedefi olacak kadar da zayıflamış bir görüntü veriyor.

Doğrusu hiçbir zaman Pakistan tam anlamıyla huzurlu bir ülke olmadı. Ancak şu anki terör ortamı büyük ölçüde komşu ülke Afganistan’da sürüp giden kargaşanın bir yan etkisi. Pakistan’da terör, 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından NATO’nun giriştiği Afganistan operasyonu ertesinde önüne geçilmez biçimde tırmandı.

2003’te Pakistan’daki terör eylemlerinde ölenlerin sayısı 200 dolayındayken, bu sayı 2009 yılında 12 bin ile zirve yapmış, ancak bu tarihten sonra nispi bir düşüş eğilimine girerek 2015 yılında 3 bin 800 olmuş. Ölenlerin ezici çoğunluğu sivil ve son on beş yılda terör yüzünden hayatını kaybedenlerin sayısı toplam 40 bini geçmiş durumda.

Elbette kuru istatistikî verilere takılmayıp her bir rakamın bir insan hayatı anlamına geldiği de unutulmamalı.

Pakistan’ın terör sarmalına sürüklenerek Asya’nın en istikrarsız ülkelerinden biri haline gelmesi, Afganistan’daki iç savaşın Pakistan’a sıçraması ile izah ediliyor. Bu sıçramaya sebep olan koşulları, Pakistan’ın iç siyasal dinamiklerinde ve sosyo-ekonomik yapısında aramak mümkün. Dış politikada yapılan hatalı tercihlerin ve bu tercihlerde ısrar etmiş olmanın da bugün gelinen noktaya büyük ölçüde katkıda bulunduğunu söylemek lazım.

1977’de bir darbeyle yönetime gelen Ziya ül-Hak’ın başını çektiği muhafazakârlaşma süreci; 1980’lerde Afganistan’daki Sovyet işgaline karşı mücadele eden mücahitlere verilen destek; Pakistan istihbarat servisi ISI’nin karıştırdığı tekinsiz işler bilinmeyen konular değil. Afganistan’daki radikal İslamcı gruplar ile Pakistan “derin devleti” arasındaki bağların bir bumerang gibi 2001 ertesinde ülkeyi vurduğu ve Afganistan-Pakistan sınırının her iki tarafında yaşayan Peştu aşiretlerin geçirgenliği arttırdığı da biliniyor.

Hindistan, İran, Afganistan ve Çin arasındaki stratejik konumuyla, kalabalık nüfusuyla ve hepsinden de öte nükleer silahlarıyla Pakistan, kendi kaderine terk edilecek bir ülke değil. Öyle ya, işler tamamen kontrolden çıkarsa nükleer silahlar kim bilir kimin eline geçer?

Stratejik anlamda kendi kaderine terk edilemeyecek bu ülke, diğer konularda ise bu kadar “şanslı” değil. Turistlerin ya da yabancı yatırımcıların buraya gitmeyi akıllarından bile geçirmediğini herhalde söylemeye gerek yok.

Bu daimî dehşet ortamında ülkenin bir türlü istikrar kazanamaması, resmi kurumlara güven kalmaması, toplumun alabildiğine kutuplaşması, demokratik mekanizmaların zayıflayıp güvenlik bürokrasisinin siyasette ağırlık kazanması, Pakistan’da yaşayanların geleceğe dair son derece ümitsiz olması ve eğitimli gençliğin de kendini bir an önce “Batı”ya atmaya çalışması şaşırtıcı değil. “Pakistanlaşma” işte böyle bir şey.

(20 Mart 2016)

Mülteci Pazarlıkları

Geçen hafta Brüksel’de gerçekleştirilen AB-Türkiye zirvesi ile mülteciler konusu yeniden manşetlere taşındı.

Suriye’deki iç savaşın ne zamana kadar süreceğini ve bu ülkenin daha ne kadar büyük bir yıkımla karşılaşacağını tahmin etme imkanı bulunmuyor. Ortadoğu gibi bir coğrafyada ve bilinmeyenlerin çok olduğu bir denklemde, şaşırtıcı değil.

Suriye’deki krizin kısa vadede çözülemeyeceği konusunda kimsenin bir şüphesi yok, ancak bu krizle ve yarattığı sorunlarla boğuşmakta geç kalındığı konusunda hemen herkes hemfikir. Mülteci krizi, Suriye iç savaşının çok sayıdaki yan etkisinden biri, ama belki de en yakıcısı.

Resmi rakamlara göre sadece Türkiye’de 2 milyon 700 binden fazla Suriyeli mülteci bulunuyor. Bu insanların 300 bin kadarı mülteci kamplarında. Geri kalan milyonlarca insan nerede yatıyor, nerede yaşıyor, ne iş yapıyor, hayatını nasıl geçiriyor, nasıl geçiniyor, çocukları nerede okuyor, aralarında Türk vatandaşlarıyla evlenenler oldu mu, olduysa kaç kişi gibi somut konularla ilgili ise yeterli bilgi yok ve mevcut bilgiler de çelişkili.

Gerçi Türk kamuoyu şimdilik mültecilerin geleceğinden ziyade, Schengen bölgesine vizesiz seyahat konusuna takılmış gibi. Aslında bir kısım Avrupa ülkesine seyahatte vize zorunluluğu kalkacak mı diye sormaktansa, şimdiye kadar neden bu zorunluluk ortadan kaldırılmamıştı diye sorgulamak daha doğru. Öyle ya, Türkiye 17 yıldan beri resmen AB’ye aday ve 11 yıldan beri de katılım müzakereleri yürütüyor.

Vizelerin kaldırılması aslında bir tür eski duruma dönüş anlamı da taşıyacak, zira Türk vatandaşları, örneğin Fransa’ya, 1980 yılına kadar vizesiz seyahat edebiliyorlardı.

Bir gün Suriye’deki kriz sona erdiğinde –ki eninde sonunda sona erecek, ne de olsa Yüz Yıl Savaşları bile günü geldiğinde bitmiş– bu nüfusun elbette bir kısmı doğdukları topraklara geri dönecek; ama ne kadarı, bunu da öngörmek zor.

Her durumda Türkiye’de bulunan mültecilerin önemli bir kısmının hayatlarını Türkiye’de geçirmek gibi bir planları olmadığını ve gözlerinin uzak ufuklara doğru çevrilmiş olduğu biliniyor. Avrupa ülkelerini neredeyse alt üst eden mülteci krizinin temelinde de mültecilerin bu arzusu yatıyor.

AB-Türkiye zirvesinde, mülteci krizini “çözmek” derken neyin kastedildiği de bir kez daha ortaya çıkmış oldu. Başka bir ifadeyle, bu insanların mülteci durumuna düşmelerinin önüne geçmek yerine, mültecilerin nerede tututacağı ya da nerelere gitmelerine engel olunacağı üzerine yoğunlaşıldı. Sanki mülteciler, Brüksel’den çıkacak bir karar üzerine, “tamam o zaman” deyip hayat planlarını değiştirecek ya da değiştirmeye zorlanabilecek gibi davranıldı.

Avrupa Birliği’nin mültecilerin kendi topraklarına gelmesini istemediği ve bu amaçla Türkiye ile ortak bir anlayış yakalamaya çalıştığı kesin.

Peki AB bu ortak anlayışı geliştirmek isterken Türkiye’yi günün birinde üye olacak aday bir ülke mi; yoksa sadece komşu bir ülke mi; yoksa daha kötüsü, bir tampon bölge olarak mı görüyor? İşin o kısmı biraz muğlak. Yürütülen pazarlıklarda üzerinde uzlaşma sağlanan noktalar gerçekten hayata geçirilebilecek mi türünden somut soruların da bir an önce yanıt bulması gerekiyor. Belki 17-18 Mart’ta tekrar biraraya gelecek olan taraflar bu konuda bir ilerleme kaydederler.

Tarafların, anlaşmanın pek çok unsuru hakkında dile getirilen itirazları da dikkate alması gerekiyor. Mesela BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nden Amnesty International’a, pek çok uluslararası kuruluş ve STK, yürütülen pazarlığın her şeyden önce uluslararası hukuka aykırı olduğu iddia etmeleri herhalde dikkate alınacaktır. Üzerinde tartışılan şeyin insan hayatları olduğu da.

(13 Mart 2016)

İran Seçimleri : Hayaller ve Gerçekler

26 Şubat’ta İran’da gerçekleştirilen seçimler sonucunda “reformcu” kanadın galip çıktığı söyleniyor. Bunun mantıklı bir sonucu olarak da “tutucu” kanadın alan kaybettiği çıkarsaması yapılıyor. Belki de bu tür çıkarsamalar yaparken çok acele etmemekte yarar var.

Cumhurbaşkanı Ruhani ve taraftarlarının Meclis ve Uzmanlar Meclisi’nde güçlerini arttırdıkları doğru. Bu yüzden de özellikle Batı basınında, İran’da “reformcuların” galip çıktığı ve bunun da İran’ın Batı dünyasıyla olan ilişkilerinin gelişmesine katkıda bulunacağı söyleniyor. Almanya’dan Fransa’ya, İtalya’dan Avusturya’ya resmi heyetlerin birbiri peşi sıra Tahran’a gidip geldiği ve İran’la kârlı anlaşmalar imzaladığı dönemde tam da buna ihtiyaç yok mu zaten?

Ancak her şeyden önce, İran’daki anayasal sistem sayesinde “tutucu” kesimin farklı denetim mekanizmalarını kullanarak siyasal alanı çepeçevre kuşattığını söyleyelim. Örneğin meclise girebilen “reformcu” adayların adaylıklarının, seçimden önce, tamamı mollalardan oluşan Anayasa Koruma Konseyi tarafından onaylanmış olduğunu hatırlatalım. Başka bir ifadeyle, bu “tutucu” konseyin onaylamadığı hiç kimse, bırakalım seçilmeyi, seçimlerde aday olma şansını bile yakalayamadı.

Bu şekilde sıkı bir ön eleme sonucunda ortaya çıkmış olan meclisin zaten fazlaca bir siyasal ağırlığı da yok. Hatta ülkenin bir numaralı ismi “ılımlı” Cumhurbaşkanı Ruhani bile değil; “Rehber” ünvanını taşıyan Ayetullah Ali Hamaney. 1979 tarihli İslam Devrimi’nin lideri Ayetullah Humeyni’nin ardılı olan ve bu devrimin ilkelerini korumayı kendine görev edinmiş durumdaki Hameney 76 yaşında ve sağlığının pek iyi olmadığı da yazılıp çiziliyor. Ancak bu durum, Hameney’in ülkenin iç ve dış siyasetinde çok etkin bir rol oynamasına ve kritik konularda son sözü söyleyen kişi olmasına engel olmuyor.

Kısacası, İran seçimleri sonucunda ülkede birden bire demokrasi rüzgarlarının esmeye başladığını ve tam bir açılım sağlanacağını söylemek biraz fazla iddialı olur. Reform talebiyle 2009 yılında İran’da sokağa çıkan kitlelerin nasıl bir şiddet kullanarak dağıtıldığı belki hatırlardadır.

Ayrıca Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin ne kadar “ılımlı” olursa olsun, şimdiye kadar mevcut kurumlara saygı içinde bir takım kozmetik değişiklikler yapmaktan öteye gitmediği de gözlemleniyor. Kendisinin de bir molla olduğunu hatırlatmaya acaba gerek var mı?

Uzun lafın kısası, İran’daki egemen kesimi “tutucular” ve “reformcular” diye ikiye ayırmak bu ülkenin karmaşık siyasal yapısını ve iç dengelerini gereğinden fazla basite indirgeme riski taşıyor.

Önemli dış politika dosyalarına gelince: örneğin Suriye’deki Esad rejiminin ya da Yemen’deki Huti’lerin her türlü yöntemle desteklenmesi konusunda ülkenin önemli siyasal oyuncuları arasında herhangi bir görüş ayrılığı su yüzüne çıkmış değil. Dolayısıyla son seçimlerin dış politika üzerindeki etkisi de gayet sınırlı olacak.

Nükleer müzakereler şimdilik başarıya ulaşmış görünürken ve İran’ın uluslararası sisteme dahil edilme çabaları sürerken, seçimleri “ılımlıların” kazandığı bilgisiyle rahatlamak da bir tercih tabii.

Bu olumlu havaya ve özellikle de İran’ın uluslararası sistemle barışmasına sıcak bakmayan; onu mümkün olduğu kadar köşeye sıkıştırmak isteyen ve bölgede giderek artan etkisini kırmaya çalışan ülkeler de var. İran’ın bölgedeki en yakın müttefiki olan, aynı zamanda Suriye iç savaşındaki en önemli manivelası sayılan Lübnan Hizbullahı’nı kimlerin terörist ilan ettiğine bakmak mevcut tabloyu daha net görmemizi sağlıyor. İran’ın ve dolasıyla tüm bölgenin geleceğini, işte bu tablonun işaret ettiği mücadele belirleyecek.

(6 Mart 2016)

AB ve İstihbarat İşbirliği

Avrupa Birliği bir yandan mülteci krizi, öte yandan Birleşik Krallık’ın AB’den çıkıp çıkmama tartışması derken, oldukça sarsıntılı bir dönemden geçiyor. Öyle ki, Avrupa bütünleşmesinin en önemli boyutlarından biri olan serbest dolaşım ilkesi bile tartışmaya açılmış ve kimi AB ülkeleri sınır kontrollerini yeniden tesis etmiş durumda.

Son olarak Fransa, Britanya’ya gitme umuduyla oraya yığılan mültecilerden “kurtulmak” için Calais’deki mülteci kampını kapatma kararını açıklayınca, Belçika hükümeti “hepsi buraya gelecek” korkusuna kapıldı ve bir gece vakti yüzlerde polis görevlendirerek Fransa sınırında pasaport kontrolü ve araç aramalarına başladı.

Bu görüntüye rağmen Avrupa ülkeleri kimi alanlarda işbirliğini derinleştirmekten de vazgeçmiş değiller. Bu konudaki temel motivasyon ise terör korkusu. Hatırlanacağı gibi Kasım’daki Paris saldırıları ardından Fransa ile Belçika arasında çıkan güvenlik açığı ve istihbarat zaafı tartışması tam bir krize dönüşmüştü. Bunun üzerine Avrupa Komisyonu istihbarat işbirliğinin önemini vurgulamış ve bir tür Avrupa CIA’inin kurulması gerektiğini söylemişti.

Terörist faaliyet yürüten kişi ve örgütlerin genellikle uluslararası düzlemde çalıştıkları düşünülürse neden böyle bir girişime ihtiyaç duyulduğunu anlamak zor değil. Anlaşılması zor olan bu işbirliğinin şimdiye kadar neden gerçekleştirilmemiş olduğu. Gerçi Europol bünyesinde istihbarat paylaşımı amaçlı bir birim mevcut, ama demek ki yeterince etkin çalışmıyor.

Ulusal güvenlik konularında oldukça hassas olan Avrupa ülkeleri, “Avrupa İstihbarat Örgütü” gibi bir yapı oluşturmaya Avrupa Komisyonu’nun önerisine rağmen pek de sıcak bakmadılar. Onun yerine, geçen hafta alınan bir kararla, 1 Temmuz 2016’da faaliyete geçmek üzere AB’nin 28 üyesi ve İsviçre’nin katkıda bulunacağı istihbarat paylaşımı esaslı sanal bir platform kurma girişimi başlattılar.

AB yetkilileri bu platformun özellikle “yabancı militanların hareketlerini takip etmek üzere” oluşturulduğunu belirtiyor. Bu durumda, örneğin IŞİD saflarında çarpışmak üzere Fransa’dan, Belçika’dan, Hollanda’dan ya da Britanya’dan akın akın Suriye’ye giden ve bir kısmı da geri dönen AB vatandaşları bu izlemenin kapsamı dışında mı bırakılacak sorusu akla geliyor. Yoksa “yabacılardan kaynaklanan terör tehdidi” deyip aslında mültecilerin hareketlerini mi takip etmeyi planlıyorlar, bu da bir ihtimal.

Bu yeni istihbarat paylaşım platformunun temel özelliği AB bünyesinde değil, bağımsız bir kurum olarak yapılanacak olması. Platformun temel faaliyeti, şimdiye dek genellikle ikili düzlemde paylaşılan istihbarat bilgilerinin bir havuza aktarılarak ortak kullanıma açılması olacak.

Ortak tehditler ve işbirliği üzerine uzun nutuklar atılsa da, devletler ellerindeki bilgileri paylaşma konusunda pek de hevesli olmuyor. İstihbarat servislerinin de kaynaklarının ya da metotlarının ortaya çıkmasından pek hoşlanmadıkları aşikâr. İlgili devletlerin ellerindeki bilginin ne kadarını bu havuza aktaracaklarını denetlemenin imkânı da yok. Ortak havuzda biriken bilgilerin ne kadarını hangi AB ülkesi ne derece etkin olarak tarayabilecek, o da belirsiz.

İstihbarat paylaşımı her şeyden önce karşılıklı güvene dayanır. Mülteci krizinden ABD’yle ilişkilere, Ukrayna dosyasından Suriye iç savaşına, Rusya’ya karşı takınılacak tavırdan Türkiye’ye bakışa, pek çok hayati konuda anlaşamayan Avrupa Birliği üyelerinin bu platformu etkin olarak kullanmaları o kadar da kolay görünmüyor.

Uluslararası terör tehdidi, mülteciler, istihbarat paylaşımı derken, bir gün Türkiye’yle de  bir şeyler paylaşmayı düşünürler mi acaba diye sormamak da elde değil.

(28 Şubat 2016)

Küba Buluşması ve Ötesi

Rus Ortodoks Kilisesi’nin başındaki Moskova Patriği Kirill’in Papa Franciscus ile Küba’da baş başa görüşmesi “tarihi buluşma” olarak uluslararası basında kendine yer buldu. Bu buluşmanın bin yıl önce birbirinden kopmuş olan Ortodoks ve Katolik Kiliseleri tarihinde bir dönüm noktası olduğu da sık sık söylendi.

Bu tabii ki önemli bir görüşmeydi, ama “tarihi” denebilecek esas buluşmanın 1964’te Kudüs’te gerçekleşen ve Fener Rum Patriği Athenagoras ile Papa VI. Paulus’u biraraya getiren görüşme olduğunu da not düşelim. Ortodoks dünyasında “eşitler arasında birinci” sayılan Patrikhane ile Papalık, 1054 tarihli karşılıklı aforoz kararlarını bu vesileyle yürürlükten kaldırmış ve  mezhepler arası diyaloğun kapılarını açmışlardı.

Sovyetler Birliği döneminde zaman zaman yoğun baskılara maruz kalan Rus Ortodoks Kilisesi, şu an ülkenin etkili kurumlarından biri. Bir zamanlar ülkede  kiliseler devlet tarafından yıkılırken, şimdi Rusya Devlet Başkanı ya da Başbakan tüm önemli dini bayramlarda ayinlere mutlaka katılıp, bunu da devlet televizyonundan naklen yayınlatıyor. Bu açıdan devlet ile kilisenin birbirini destekler hale geldiği söylenebilir.

Sovyetlerin dağılmasının ardından Rus Ortodoks Kilisesi belini doğrultmaya başlamış, bu esnada Katoliklerle teması minimumda tutmuş, hatta Fener Patrikhanesi’nin dinler ve mezhepler arası diyalog faaliyetlerine de her zaman soğuk bakmıştı. Nitekim 1990’lardan beri gündemde olmasına rağmen hiçbir Papa Rusya’ya resmi ziyarete gidemedi. Oysa ki şimdiye dek Papa VI. Paulus dahil toplam dört Papa İstanbul’a gelip buradaki patrikhaneyi ziyaret edebildiler.

Putin yönetiminin bir süredir bu türden bir buluşmayı teşvik ettiği, ancak Rus Kilisesi’nin direndiği yazılıp çiziliyordu. Rusya’nın uluslararası siyasette Batı tarafından yoğun eleştirilere maruz kaldığı bir dönemde bu buluşmanın faydalı olacağına kanaat getirilmiş olmalı ki, bu direniş kırılmış.

Franciscus-Kirill buluşmasının dikkat çeken yönü, görüşmenin Roma ya da Moskova’dan çok uzakta, Küba’da gerçekleştirilmesi oldu. Buluşmanın bir başka önemli noktası da iki dini liderin güncel diplomatik meselelerle ilgili görüş alışverişleri oldu. Örneğin Suriye’de yaşayan Hıristiyanların durumunu gündeme getirildi ve Ortadoğu’daki bu baskı ve katliam ortamının sona ermesi için Suriye meselesinin bir an önce çözülmesi gerektiği üzerinde duruldu.

Ancak bu ortak görüş, her konuda anlaştıkları anlamına da gelmedi. Moskova Patriği özellikle Ukrayna’nın batısındaki Katolik etkisini eleştirdi. Bu da Rusya’nın Ukrayna’yı her bakımdan kendi etki alanında görmeye devam edeceğini vurgulamanın bir başka yoluydu.

Her durumda, iki dini lider Rusya’yı bu aralar çok meşgul eden iki önemli dış siyaset dosyasını, yani Suriye ve Ukrayna’yı konuşmuş oldular; güler yüzle fotoğraflar verip “çok başarılı bir görüşme oldu” diyerek birbirleriyle vedalaştılar.

Papa ardından Meksika’ya geçti ve uluslararası siyaset konuşmaya devam etti. Franciscus, Cumhuriyetçi başkan aday adayı Donald Trump’ı kastederek, “eğer bir insan mültecilere yardım etmektense onları durdurmak gerektiğini söylüyorsa; köprüler değil duvarlar inşa etmeli diyorsa, o bir Hıristiyan değildir” açıklamasını yaptı. Buna Trump büyük tepki gösterdi ama Papa’nın sözleri de bir kere kayda geçmiş oldu. Trump’ın adaylık macerasının bundan nasıl etkileneceği şimdiden tartışılıyor. Papa’nın bu açıklamasının Batı Avrupa’ya da bir mesaj olduğu tahmin edilebilir.

Siyasi etkileri bir yana, bu ruhanî görüşmenin en azından Küba’ya uğurlu geldiğini söyleyenler de yok değil: zira Başkan Obama 21-22 Mart tarihlerinde adada olacağını açıkladı. İşte buna çekinmeden “tarihi” denebilir.

(21 Şubat 2016)

Kissinger Rusya’da

1970’lerin bir gazete haberinden fırlamış gibi duran bu başlık, aslında geçen hafta gerçekleşen bir ziyaretle ilgili. Artık hiçbir resmi görevi bulunmayan ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’in bu şahsî ziyareti yine de haber değeri taşıyor. Ne de olsa Rusya’ya özel bir ziyaret gerçekleştiren herkes Vladimir Putin’le baş başa görüşme fırsatını yakalayamıyor.

92 yaşındaki bu eski kurdun bizzat Putin tarafından kabul edilmesi, Kissinger’a uluslararası siyasette hâlâ ne kadar önem verildiğinin ve analizlerinin dikkatle dinlendiğinin bir göstergesi.

Başkan Nixon ve ardından Başkan Ford’un Ulusal Güvenlik Danışmanı olan, uzun yıllar Dışişleri Bakanlığı görevinde bulunan, 1973 Nobel Barış Ödülü sahibi Kissinger’ın uluslararası siyasete olan ilgisinin hiç azalmadığı biliniyor. Yazdığı çok sayıda kitap, makale, ayrıca her yıl verdiği sayısız konferans, bu alanda çalışan herkes tarafından ilgiyle takip ediliyor.

Aslında Kissinger Putin’le ilk kez bir araya gelmiş değil; Rus basınında yazıldığına göre bu iki isim son yıllarda toplam 10 kez başbaşa görüşmüşler. Görüşmelerin içeriği hakkında ayrıntılı bilgi alma imkanı tabii ki yok; ama Kissinger’ın hazır Moskova’ya gitmişken verdiği bir konferansın içeriğine bakmak, gene de bir fikir verebilir.

Henry Kissinger, konferansında kariyerinin büyük bir bölümünü ABD-Rusya ilişkileri üzerine kafa yormakla geçirdiğini hatırlatmış. Bu iki ülkenin birbirini düşman değil, pek çok alanda rekabet eden, ancak işbirliği imkanlarını da kullanan iki partner olarak görmesi gerektiğini söyleyen Kissinger, “Rusya kaçınılmaz olarak yeni dünya düzeninin temel oyuncularından biri,” diyor.

Kissinger, Rusya’nın “Batı” dünyasıyla olan ilişkilerindeki sorunları elbette görmezden geliyor değil. Ancak mesela Ukrayna konusunda, her ne kadar Kırım’ın Rusya tarafından ilhakının yanlış olduğunu söylese de, Batı’nın da bu dosyada çok sayıda hata yaptığını belirtiyor. Ona göre, Ukrayna’ya ne Batı ne de Rusya bir “ileri karakol” muamelesi yapmalı. Aksine Ukrayna, bu iki kesimi birleştiren bir köprüye dönüştürülmeli. Malum, köprüler iki yakayı birbirine bağlamak gibi önemli bir işlev üstlenirler. Bu durum o iki yaka için belki olumludur; ancak bunun köprüye ne faydası olur, o biraz daha tartışmalı bir konu.

Kissinger, Suriye’nin Rusya için taşıdığı jeopolitik öneme de değinmiş ve bu konuda ABD ve Rusya’nın birbirlerinin çıkarlarını anlayarak ortak bir çözüm geliştirmeleri gerektiğini vurgulamış. Bunu başarırlarsa, iki ülkenin yeni dünya düzeninin şekillendirilmesinde başrolü oynayacaklarını da söylemeden edememiş.

ABD-Rusya ilişkilerinin Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana yaşanan en ciddi kriz döneminden geçtiği sık sık yazılıyor. Ukrayna ya da Suriye hakkında iki ülkenin devamlı görüştükleri, ancak anlamlı bir uzlaşmaya henüz varamadıkları da bir gerçek. Bunun temel sebebi, ABD ve Rusya’nın küresel bir stratejik çerçeve üzerinde hâlâ tam anlamıyla anlaşamamış olmaları. Bu türden bir çerçeve oturtulabilirse ve Kissinger’ın deyimiyle “kalıcı dostâne bir diyalog” hayata geçirilebilirse, aslında her biri kendinden çok daha büyük anlamlar taşıyan Suriye ve benzeri sorunların çözümü de hızlanabilir.

Ne var ki 2016’nın dünyası Washington ve Moskova’nın üzerinde anlaştıkları her çözümü herkese olduğu gibi kabul ettirebilecekleri bir dünya değil, zira uluslararası siyasette kendine alan açmaya çalışan çok sayıda oyuncuyu yok saymak mümkün değil. Zaten Kissinger konuşmasında, bu oyunculara bakışta da bir ortaklaşma gerektiğini hatırlatmış.

Kissinger elbette “tıpkı Yalta’da yaptığımız gibi” dememiş. Halbuki demiş olsaydı, 1945 yılında orada Roosevelt ve Stalin dışında bir üçüncü liderin daha bulunduğunu  hatırlatmış olurdu.

(7 Şubat 2016)

Uluslararası Ceza Mahkemesi

Ekran Resmi 2016-08-22 11.18.21

14 yıl, 1 milyar dolar, 2 mahkumiyet. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin bilançosu özet olarak bu.

Merkezi Hollanda’nın Lahey şehrinde bulunan mahkemenin faaliyetleri şu sıralar mercek altında. Bu ilginin sebebi, UCM’nin Fildişi Sahili’nin eski Cumhurbaşkanı Laurent Gbagbo’yu yargılamaya başlamış olması.   

Gbagbo 2010 yılında düzenlenen seçimleri kaybetmesine rağmen iktidardan ayrılmamak için elindeki bütün kozları oynamış, taraftarları ve muhalifleri arasındaki çatışmalarda yüzlerce insan hayatını kaybetmişti. UCM, Gbagbo’nun ülkeyi planlı bir şekilde kaos ve çatışma ortamına sürüklediği iddialarını inceleyecek. Davanın 3-4 yıl sürmesi bekleniyor.

Uluslararası Ceza Mahkemesi bu ve benzeri insanlığa karşı suçlar, soykırım ya da savaş suçlarını soruşturmak ve bunların sorumlularını cezalandırmak üzere 2002’de faaliyete geçti. Bütçesine en çok katkıda bulunan ülkelerin Japonya, Almanya, Birleşik Krallık ve Fransa olduğu UCM’nin çok etkin bir faaliyet yürüttüğünü ya da caydırıcı olduğunu söylemek ise biraz zor.

Mahkeme, her şeyden önce, kendisinin yargı yetkisini tanımış ülkelerin vatandaşlarını ya da bu ülkelerin topraklarında işlenmiş suçların sorumlularını yargılayabiliyor. Ancak BM üyesi 193 ülkeden UCM’ye taraf olanların sayısı henüz 123. Türkiye UCM’ye taraf olmayan ülkelerden.

Daha da önemlisi ABD, Rusya ve Çin, yani BM Güvenlik Konseyi’nin üç daimi üyesi bile UCM’nin yargı yetkisini tanımış değil. Tabii bu ülkeler kendi çıkarlarına uygun olduğunu düşündüklerinde BM Güvenlik Konseyi kararları yoluyla mahkemeyi yetkilendirmekten kaçınmıyorlar. Nitekim,  2005’te Sudan ve 2011’de de Libya’yla ilgili olarak bu yapılmıştı.

Sonuç ise yine pek parlak sayılmaz. Zira mahkemenin hakkında yakalama kararı çıkarttığı Sudan Devlet Başkanı Ömer el-Beşir hâlâ ülkesinin başında. Libya’ya gelince, UCM NATO müdahalesinden önce muhalefeti güçlendirmek amacıyla Damokles’in kılıcı olarak kullanılmıştı; ancak Kaddafi devrildikten sonra mahkeme usulca bir kenara çekildi, Libya soruşturması da büyük ölçüde havada kaldı.

Elbette dünyada hiç kimsenin “suçlular yargılanmasın” dediği yok, ancak iş fiiliyata döküldüğünde uluslararası siyasetin romantizme pek imkân vermeyen çelişkilerine takılmak da kaçınılmaz oluyor.

UCM’ye yöneltilen önemli eleştirilerden biri de, şimdiye kadar sadece Afrikalıları yargılamış olması. Hatta UCM’nin sömürgeciliğin yeni bir aracı olduğunu iddia edenler bile var. Başsavcılık görevine 2012’de Gambiyalı Fatou Bensouda’nın atanması, büyük ölçüde bu tepkileri yatıştırmayı amaçlıyordu.

Gbagbo davasının başladığı günlerde Ruanda Dışişleri Bakanı, “UCM’nin yargıladığı beyaz adamlar nerede?” diyerek bu tür tepkilerin devam ettiğini gösterdi. Bensouda bu eleştiriyi, Afganistan, Kolombiya, Irak, Ukrayna, Filistin ve Gürcistan’da yaşananlarla ilgili ön soruşturmalar yürüttüğünü hatırlatarak savuşturmaya çalışıyor. Ancak ortada somut bir yargılama, hatta mahkûmiyet olmadan pek ikna edici olamayacak gibi.

Uluslararası sistemin zaman zaman kullandığı bir joker olan UCM, yine de bazı düğümlerin çözülmesinde faydalı olabiliyor. Suriye’deki iç savaş eninde sonunda yatıştırıldığında gündeme gelecek olan geçiş sürecinde de UCM’ye bir rol biçilebilir. Yeter ki uluslararası yargılama süreçleri, gerilimleri arttırmaya değil, yaraları sarmaya hizmet etsin.

(31 Ocak 2016)

Korsika Modeli (?)

Aralık ayında Fransa’da yapılan bölgesel seçimler büyük ölçüde aşırı sağın elde ettiği başarılı sonuç çerçevesinde tartışıldı. Bu seçimin bir başka önemli sonucu ise Korsika adasında milliyetçi listenin birinci çıkmasıydı. Tabii burada kastedilen, Korsika milliyetçileri.

Per a Corsica isimli bu listede yer alan siyasetçilerin kimi özerklik, kimiyse bağımsızlık taraftarı. Adanın yeni yerel yöneticilerinden Bastia Belediye Başkanı Gilles Simeoni ile Bölge Meclisi’nin Başkanı Jean-Guy Talamoni 18 Ocak’ta Paris’e giderek Sosyalist iktidarın Başbakanı Manuel Valls ile Korsika’nın geleceğini konuştular.

Buluşma öncesi Valls hükümeti ile bu heyetin arasının gergin olduğu yazılıp çiziliyordu. Yeni ekibin Aralık ayındaki göreve başlama konuşmalarını Fransızca yerine Korsika dilinde yapmış olmaları bu gerginliğin temel sebebi. Sağ ya da Sol cenahtan çok sayıda Fransız siyasetçi bu duruma tepki göstermiş, merkez sağın önemli isimlerinden Alain Juppé twitter hesabından “Fransa’nın resmi dili Fransızcadır,” diye hatırlatırken, eski İçişleri Bakanı Jean-Pierre Chevènement da “cumhuriyetin niteliği değiştiriliyor,” diye feryat etmişti. Başbakan Valls de “cumhuriyetin tek bir dili var,” diyerek kırmızı çizgilerini hatırlatmıştı.

1974’ten beri adadaki okullarda Korsika dili öğretilebiliyor, ama bu desler Korsika milliyetçilerinin isteğinin aksine zorunlu değil. Ayrıca, adadaki trafik levhalarında kullanılıyor olsa da Korsika dilinin resmi dil gibi bir statüsü de yok. Oysa Simeoni ve Talamoni’nin isteklerinin başında Korsika diline adada Fransızca ile eşit, resmi bir nitelik kazandırılması geliyor. Diğer talepler, Korsika’nın özel bir statüsü olduğunun Fransız Anayasası’na yazılması, Korsika’dan gayrimenkul satın almak için en az beş yıl burada ikamet etmiş olma şartı getirilmesi ve siyasal mahkumlar (yani tek taraflı ateşkes ilan etmiş olan FLNC militanları) için genel af ilan edilmesi.

Fransız hükümeti “siyasi mahkum” tanımlamasına karşı; ama bu kişilerin cezalarını Korsika’daki hapishanelerde çekmeleri için yapılacak bir düzenlemeye sıcak bakıyor. Adaya özel statü ve gayrimenkul satın alma kısıtlamaları konusunda ise durum biraz daha sıkıntılı. Yine de hükümet Haziran ayına kadar bu konularda birer rapor hazırlamak üzere üç ayrı çalışma grubu oluşturma kararı verdi. Neler yapılabileceği bu raporlar ışığında tartışılacak.

Korsikalı yöneticiler Paris’e gelmişken pek çok radyo ve televizyon programına da katıldılar ve adadaki duvar yazılarında sık sık görülen “I Francesi Fora” (Fransızlar Dışarı) sloganlarını ya da göçmen karşıtı saldırıları tasvip etmediklerini dile getirdiler. Ama Talamoni’nin “Fransa’yı dost bir ülke olarak görüyoruz,” açıklaması ortalığı yine de biraz karıştırdı. Simeoni ise “Fransa’nın 320 bin Korsikalıdan korkmasına gerek yok,” diyerek ortamı yumuşatmaya çalıştı.

Her iki isim, Korsika’nın 18. yüzyılda bağımsız bir cumhuriyet olduğunu, hatta ada Fransa hakimiyetine geçene kadar yürürlükte kalmış olan 1755 tarihli anayasasının kadınların oy hakkını tanıyan ilerici bir metin olduğunu keyifle hatırlattılar; Korsikalıların ayrı bir halk, hatta ulus olduğunu da sık sık vurguladılar.

Talamoni, “her zaman olduğumuz şey olmak, yani kendimiz olmak istiyoruz; buna imkan verilmezse Brüksel’den başlayarak tüm Avrupa’yı dolaşır, Fransa’yı şikayet ederiz,” diye uyarılarda bulunmaktan da geri kalmadı. İfade özgürlüğü gereği, tüm bunları söylediler diye de başları derde girmedi.

Tabii ki her durum kendi şartları içinde değerlendirilir ama, üniter, jakoben ve merkeziyetçi bir geleneğe sahip olan Fransız devletinin bu köklü sorunu nasıl ele aldığı başka bazı ülkelere de belki bir fikir verir.

(24 Ocak 2016)