Bir panzehir olarak Onur Haftası

Suriye ve Irak’ta giderek sıkıştırıldığı söylenen IŞİD, hedef aldığı toplumların dokusunu eylemleriyle örselemeye devam ediyor. Atlantik’in iki yakasında geçen hafta gerçekleştirilen iki terör eylemi, IŞİD ve benzeri örgütlerin toplumsal barışın temeline nasıl dinamit koymakta olduğunu bir kez daha gösterdi.

Fransa’da gerçekleştirilen terör saldırısı bir polis memurunu hedef aldığı için doğrudan Fransız devletine yönelik bir eylem olarak yorumlanabilir. Orlando saldırısı ise bir gece kulübünde eğlenmekte olan sivilleri cinsel tercihleri nedeniyle hedef alan, yani terörizmle nefret suçu arasında köprü kuran bir eylem oldu.

Her iki eylemi gerçekleştiren militanlar da artık alıştığımız bir profile sahip. Fransa’da bir polis ve eşini evlerinde öldüren eylemci, Kuzey Afrika kökenli ve Fransa’da doğup büyümüş bir Fransız vatandaşı. Gençliğinde adî suçlara karışmış, hapse girmiş, orada dindarlaşıp radikalleşmiş, Ortadoğu’ya cihatçı yollayan şebekelerle temasa girmiş, bir ara istihbaratın takip ağına yakalanmış, ancak aleyhinde önemli bir bulgu olmadığından “sıradan” yaşamına devam edebilmiş. Derken bir gün harekete geçme kararı almış.

Orlando saldırısını gerçekleştiren militana gelince: ABD’de doğup büyümüş bir ABD vatandaşı, ama ailesi Afganistan göçmeni. Daha önce hacca gitmiş ve kurduğu bazı bağlantılar nedeniyle FBI’ın takibine takılmış. Ancak onun da üzerine fazla gidilmemiş. Derken o da bir gün harekete geçmeye karar vermiş.

Fransa’daki eylemin en çarpıcı yanı, teröristin önceden tespit ettiği bir evin kapısına bıçakla dayanmış olması. Yani kitlesel bir katliam ya da intihar bombası eylemi söz konusu değil. Saldırı, “evlerinizde bile güvende değilsiniz” mesajını vermek üzere kurgulanmış gibi. Saldırganın cinayeti videoya çekmesi; kayda aldığı konuşmasında da futbol şampiyonası sırasında “Fransa’nın bir mezarlığa döneceğini” iddia etmesi durumun vahametini arttırıyor.

ABD’nin Florida Eyaleti’ndeki Orlando şehrinde eşcinsellerin gittiği bir barda gerçekleştirilen eylem de insanın kanını donduran tarzda. Pulse isimli kulübe dans edip eğlenmek niyetiyle giden silahsız, sivil 50 insan, evlerine bir daha hiç dönemediler. Bu gece kulübünün adı artık ABD’nin en kanlı katliamının adresi olarak hatırlanacak.

Orlando saldırısı, bireysel silahlanmanın denetlenmesi, öz nefret kaynaklı ruhsal sorunlar, homofobi, dinsel fanatizm ve terörizm gibi pek çok alt başlık altında tartışıldı. Ayrıca saldırının gerçekleştiği Florida eyaleti, ABD başkanlık seçimleri için kritik önemde. Dolayısıyla “ibre Donald Trump lehine döner mi?”  tartışması da eksik olmadı.

Elbette böylesi koşullar altında öldürülmüş bireyler üzerinden “siyaseten kimin işine yarar” diye tartışmak ahlak dışı bulunabilir, ama bundan kaçmak da pek mümkün olamıyor.

IŞİD’in fazla vakit geçmeden üstlendiği bu katliam, LGBTİ+ bireyler için çok önemli olan onur yürüyüşlerinin gerçekleştirildiği bir döneme denk geldi.

Orlando saldırısı, hayat tarzları ne olursa olsun bireylerin özgür bir toplumda eşit derecede saygı ve değeri hak ettikleri fikrine yönelik de bir saldırı. Başka bir deyişle, Batı’nın çoğulcu ve bireysel özgürlüklere dayanan toplumsal düzenini doğrudan hedef alıyor.

Fransa, Florida ya da başka yerlerde gerçekleştirilen ve Işid’e atfedilen eylemlerin yapılış tarzı ve seçilen hedefler, toplumlardaki farklı kesimleri birbirine şüpheyle bakan, birbirinden endişe ya da nefret eden bir ruh haline sürükleyecek yapıda. Yani bunlar toplumların kimyasını bozacak türde eylemler.

Bu saldırıların arkasında kim var, hangi güçler destekliyor, tüm bu olup bitenler kimin işine yarıyor, hangi devletlerarası şemaya denk düşüyor tartışmaları başka bir konu.

Toplumsal fay hatlarını çok iyi tespit eden ve mevcut çatlakları derin yarılmalara dönüştürmeye çalışan bu tarz terör örgütlerinin altlarındaki zeminin nasıl çekileceği ise temel mesele. Orlando katliamının ardından, örneğin Türkiye’deki sosyal medyada yazılıp çizilenlere şöyle bir göz atmak bu konuda fazla iyimser olmaya imkân vermiyor.

Daha fazla özgürlük ve çoğulculuk bu puslu ortamın tek panzehiri. Zehirden beslenenler de işte bu yüzden önce çoğulculuğu boğmaya çalışıyor.

Onur Haftası – her şeye rağmen — kutlu olsun.

(19 Haziran 2016)

Şanghay İşbirliği Örgütü Genişliyor

Şaka yollu da olsa Ankara’nın bir aralar ısrarla dile getirdiği şeyi gerçekleştirip Türkiye’yi üye yapıyor değiller elbette. Ne olursa olsun, bir NATO ve Avrupa Konseyi üyesi olarak Türkiye hâlâ Batı sisteminin bir parçası. Dolayısıyla Rusya ve Çin’in kontrolündeki Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üyeliği (şimdilik) söz konusu bile değil.

Burada bahsedilen genişleme ise Asya kıtasındaki dengeleri etkilemeye aday.

Hindistan ve Pakistan, Haziran ayı sonunda yapılacak bir zirve ile resmen Şanghay İşbirliği Örgütü’nün üyesi olacaklar.

Bölgesel güvenlik ve ekonomik işbirliğini geliştirmeyi hedefleyen Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ)’nün temelleri 1990’lı yılların ikinci yarısında atılmıştı. 2001 yılında resmen faaliyete geçen örgütte Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Tacikistan da yer alıyor; ama ŞİÖ’nün büyük ölçüde Rusya ve Çin’in denetiminde olduğunu tahmin etmek için konunun uzmanı olmak şart değil.

Avrasya’daki en dikkat çekici oluşumlardan biri olan ŞİÖ, “gözlemci üye”, “diyalog ortağı”, “konuk” gibi çok farklı statüler halinde kıtanın hemen hemen tamamıyla ilişki kurmuş vaziyette. Gözlemci üyelerden ikisine tam üyelik veriyor oluşu, belki de kuruluşundan bu yana attığı en çarpıcı adım.

Hindistan ve Pakistan’ın üyeliği (Kuzey Kore hariç tutulursa) Asya kıtasındaki tüm nükleer güçlerin, ayrıca dünya nüfusunun yarısının, Şanghay İşbirliği Örgütü çatısı altında toplanacağı anlamına geliyor.

Kimileri ŞİÖ’yü “Asya’nın NATO’su” diye adlandırsa da, örgütün şimdilik ne böyle bir ağırlığı, ne de böyle bir rolü var. Her şeyden önce, NATO’daki ABD öncülüğüne benzer bir durum ŞİÖ içinde yok. Rusya ya da Çin birbirinin yönlendirmesiyle hareket eden ülkeler değiller. Hatta Rusya’nın örgütteki Çin etkisini törpülemek için Hindistan’ın üyeliğinde ısrar ettiği; Çin’in de buna karşılık Pakistan’ı örgüte üye yapmak için uğraştığı söylenebilir.

Ancak vaktiyle Britanya’nın sömürgesi olan Hindistan ve Pakistan, tam anlamıyla düşman kardeşler. 1947’de son derece kanlı bir şekilde birbirinden kopan, sonrasında defalarca savaşan ve aralarındaki sorunları halen çözümleyememiş bu iki ülkenin aynı güvenlik örgütü içinde yer almaları kayda değer bir gelişme. Bu durum, ŞİÖ’yü büyük ama işe yaramaz bir yapı haline mi getirir; yoksa bu iki ülke arasında kurumsallaşmış bir yakınlaşma mı başlatır, şimdiden tahmin etmek zor.

Üstelik Hindistan, kurulduğu günden bu yana Bağlantısızlık Hareketi’nin önderlerinden sayılıyor. Bu ülkenin tarihte ilk kez askeri bir işbirliği örgütüne katılıyor olması bu açıdan da not edilmeli.

Daha geçtiğimiz ay ABD ile bir savunma işbirliği antlaşması imzalayan Yeni Delhi yönetiminin, ABD ile yakınlaşmasıyla ŞİÖ üyeliğini nasıl bağdaştıracağı şimdilik belirsiz. Hint Okyanusu’na sahildar ülkelerle anlaşan Çin’in buralarda askeri üs kurmasından son derece rahatsız olan Hindistan’ın, Çin’le ne boyutta bir güvenlik işbirliği kurgulayabileceğini kestirmek de aynı şekilde zor.

ŞİÖ çatısı altında bir araya gelecek olan Avrasya’daki bu dört önemli ülkenin üzerinde anlaşabilecekleri ortak bir güvenlik tehdidi aslında mevcut: radikal İslamcı terör. Anlaşılan o ki, bu konuda hâlâ “ama” diyen oyuncuların işleri giderek zorlaşmaya devam edecek.

Bu genişlemeyle birlikte, ŞİÖ bünyesinde Rusya’nın önem verdiği güvenlik boyutunun geri plana atılıp Çin’in öncelik verdiği ekonomik işbirliği boyutunun öne çıkması da muhtemel. Dünyanın en önemli ticari anlaşması sayılan Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP)’ndan ABD tarafından itinayla uzak tutulan Çin’in, Asya’daki ekonomik ağırlığını her yolla arttırmak istemesi şaşırtıcı olmaz.

Zengin doğalgaz ve petrol kaynaklarına sahip, üstelik BM yaptırımlarından da kurtulmakta olan İran’ın da yakın bir gelecekte ŞİÖ’ye tam üye olabileceği konuşuluyor.

Asya’da ilginç şeyler oluyor.

(12 Haziran 2016)

Kuzey Kutbu Isınıyor

Hayır, bu yazı küresel ısınma ile ilgili değil. Söz konusu olan, Türk-Yunan ilişkilerinden bildiğimiz “Ege’de Sular Isınıyor” tarzı bir ısınma.

Temmuz ayındaki NATO zirvesinde tartışılacak konulardan biri, Kuzey Kutbu’nun geleceği. Konu bir uluslararası güvenlik meselesi, zira bu bölge küresel güç mücadelesinin yeni satranç tahtalarından biri haline gelmiş durumda. Oyuna dahil olan oyuncu sayısı ise zannedilenden fazla.

ABD dışında Kuzey Kutbu’nda olup bitenleri dikkatle takip eden dört NATO üyesi daha var: Kanada, İzlanda, Norveç ve (Grönland dolayısıyla) Danimarka. Ancak bu coğrafyada NATO üyesi olmayan bir oyuncu da var ve işte bu sebeple mesele uluslararası güvenliği yakından ilgilendiriyor: Rusya.

Batılı devletler Rusya’yı hakimiyet alanını genişletmeye çalışmakla sık sık itham ettiği malum: 2008’de Gürcistan’da yaşananlar üzerinde duran pek kalmadı ama, Ukrayna’da olup bitenler ve özellikle de Kırım’ın ilhakı henüz çok taze. Rusya Baltık Denizi’nde NATO deniz kuvvetlerini tacizle, ayrıca İsveç karasularını ya da Britanya hava sahasını sık sık ihlal etmekle suçlanıyor. Kabına sığmayıp sınırları dışına taşma eğilimi gösteren Rusya’nın, etkisini kuzeye doğru da genişletmek istemesi şaşırtıcı değil.

Rusya daha 2007 yılında bir deniz aracıyla Kuzey Kutbu deniz yatağına bayrak dikmişti. Tabii bayrak dikmiş olması, Rusya’nın burayı hakimiyeti altına aldığı anlamına gelmiyor, bu daha ziyade sembolik bir adım. Başka bir deyişle, Moskova gelecekteki muhtemel gerilim sahalarından biri olarak bu bölgeyi çoktan adres gösterdi.

Kuzey Kutbu’na yönelik giderek artan ilginin temel nedeni, burada önemli miktarda petrol ve doğalgaz kaynağının bulunuyor olması. Mevcut hesaplamalar tahminden ibaret, ama yine de Kuzey Kutbu deniz yatağında dünya petrol rezervlerinin yüzde 13’ünün, doğalgaz rezervlerinin ise yüzde 30’unun bulunduğu söyleniyor. Böyle bir coğrafyada bu kaynakları işletmenin maliyeti çok yüksek; bu yüzden buna değer mi, şimdilik belli değil. Fakat bunun ihtimali bile iştahları kabartmaya yetiyor.

Deniz yatağı altındaki uranyum kaynaklarını da bu çerçevede hatırlatmak lazım.

İlginin bir diğer sebebi ise denizcilikle ilgili. Kuzey Kutbu, buzulların erimesi nedeniyle giderek kullanışlı bir deniz yoluna dönüşüyor.

Rusya bunun elbette farkında ve ülkenin kuzey sahillerindeki donanma üslerini genişletmekle meşgul. Ayrıca buzkıran gemilerden oluşan kuzey kutbu filosunu da güçlendiriyor. NATO bu durumu “yakın tehdit” olarak algılama eğiliminde.

Dünyanın en geniş topraklara sahip ülkesi olsa da, Rusya’nın açık denizlere erişimi oldukça kısıtlı. Karadeniz filosu Türk Boğazları’ndan, Baltık filosu ise Danimarka ile İsveç arasındaki boğazlardan geçmek zorunda. Dolayısıyla Kuzey Buz Denizi, Rusya’nın okyanuslara ulaşması için önemli bir avantaj sağlıyor.

Amerikan denizaltıları da Pasifik’ten Atlantik’e geçerken Kuzey Buz Denizi’ni kullanmaya son yıllarda özen gösteriyor.

Küresel güç mücadelesi deyince akla gelmesi gereken bir oyuncu daha var.

2013’te Arktik Konsey’e gözlemci üye olan ve aynı yıl bir yük gemisini ilk kez Kuzey Buz Denizi’nden geçirip Avrupa’ya ulaştıran Çin de bu rotaya gözlerini çevirmiş vaziyette. Ne de olsa Şanghay-Hamburg arası, Süveyş Kanalı üzerinden 20 bin km, Kuzey rotası üzerinden ise 14 bin km.

Geçtiğimiz Ocak ayında Çin donanması, buzkıran özelliği de olan ülkenin ilk savaş gemisini inşa etme kararı aldı; gemi 2018’de denize indirilecek.

Dedik ya, Kuzey Kutbu ısınıyor.

(5 Haziran 2016)

İnsani Zirve

Hakkında bardağın boş yarısına mı, dolu yarısına mı bakmalı diye emin olamadığımız bir uluslararası zirve daha sona erdi. Birleşmiş Milletler tarafından İstanbul’da düzenlenen Dünya İnsani Zirvesi’nden söz ediyoruz.

Bu zirve, küresel sorunlara küresel çözümler üretilmesi gereğinin sık sık dile getirildiği bir dönemde toplandı. İklim Zirvesi, Afet Riskinin Azaltılması Konferansı ve Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi gibi buluşmaların bir tamamlayıcısı olarak tasarlanan İnsani Zirve, bu alanda çalışan çok sayıda oyuncuyu bir araya getirdi.

Yardım kuruluşlarının, uluslararası örgütlerin ve siyasi liderlerin bir araya gelerek, yardıma muhtaç topluluklara daha etkin bir şekilde nasıl el uzatılabilir diye kafa yormaları elbette faydalı.

71 yıllık BM tarihinin bu konudaki ilk zirvesinde herhangi bağlayıcı bir antlaşma metni ortaya konulmamış olması ise bu buluşmanın en zayıf yanı oldu. Hatta zirve sonunda kaleme alınan ve “çatışma bölgelerinde uluslararası insancıl hukukun uygulanması” çağrısında bulunan bildiriyi bile katılımcıların üçte ikisi imzalamadı.

Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) örgütünün hazırlık faaliyetlerine aylarca katkıda bulunduktan sonra zirveye katılmaktan son anda vazgeçmesi, zaten zirveye gölge düşürmüştü. MSF, bu buluşmanın aile fotoğrafı çektirmek dışında bir sonuç vermeyeceğini söylemekle kalmamış, zirvenin uluslararası toplumun hatalarını örtmeye yarayan bir “incir yaprağı” rolü oynayacağını da iddia etmişti.

Yine de 175 ülkeden 6 bin katılımcı iki gün boyunca insancıl sorunları tartıştılar. Zirveye 65 devlet ya da hükümet başkanı katıldı, ancak Angela Merkel dışında hiçbir gelişmiş ülkenin üst düzey lideri bunlar arasında yoktu. Yani bu gibi konularda gözlerin özellikle çevrildiği G7 ülkeleri (Almanya hariç) bakan düzeyinde temsil edilmiş oldular. Herhalde bu ülkelerin liderleri, iki gün sonra Japonya’da toplanan G7 zirvesi dolayısıyla çok meşguldüler.

BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon, kimi ülkelerin ilgisizliğinden yakınanlar arasındaydı. Bu tür eleştirilerin hedefi elbette sadece Batılı ülkeler değil; zira Ortadoğu’nun zengin ülkelerinin de neye ne kadar katkıda bulundukları ortada.

Devlet ya da hükümet başkanı düzeyinde katılım gösteren ülkeler, genellikle yardıma en muhtaç ülkelerdi. Belli ki seslerini duyurmak ümidiyle koşup gelmişlerdi.

Dünya İnsani Zirvesi’nde, yerinden yurdundan edilmiş 60 milyon insan bulunduğu, acil yardıma ihtiyacı olanların da en az 130 milyon kişi olduğu hatırlatıldı.

Altı çizilen noktalardan biri, yardım faaliyetlerine her yıl ayrılan 25 milyar doların yetersizliği oldu; BM en az 15 milyar dolara daha ihtiyaç olduğunu söylüyor. Bu paranın nasıl harcanacağı; uluslararası “büyük” STK’larla küçük ve yerel yardım kuruluşlarının faaliyetlerinin nasıl koordine edileceği; şeffaflığın nasıl sağlanacağı; insancıl faaliyetlerin de bir ekonomik sektöre dönüşüyor olmasının sonuçları yürütülen tartışmalar arasındaydı.

Zirve boyunca, yardımı iletmek ile yardıma ihtiyacı ortadan kaldırmanın çok farklı şeyler olduğu yeterince vurgulandı mı, emin olmak zor.

Zirvenin aslında en büyük başarısı, insancıl yardım konusunu medyanın gündemine sokması oldu. Bununla beraber, verilen sözler somut eylemlerle desteklenmezse, kalıcı bir başarıdan söz etmek mümkün olmayacak.

STK’ların faaliyetleri bir yana, devletlerin giriştiği yardım faaliyetlerinin “insancıl diplomasi” adıyla yeni bir uluslararası siyaset aracı haline geldiğini de bu çerçevede vurgulamak lazım. Ancak devletlerin tamamen insaniyet icabı, yüzde yüz tarafsız ve hiçbir siyasal beklenti olmaksızın hareket ettiğine ikna olmak elbette zor.

Çoğu zaman devletlerin uyguladığı siyasetler nedeniyle yardıma muhtaç hale gelmiş toplulukların, yardım beklerken de farklı bir oyunun piyonlarına dönüşmeleri ise ayrı bir trajedi.

(29 Mayıs 2016)

Eurovision’un Jeopolitiği

Ekran Resmi 2016-08-23 17.36.00Avustralya’nın eski Başbakanı Tonny Abbott, “Eurovision’da ikinci olmamıza üzülmedim; bir zorbanın elinde kıvranan Ukrayna halkına birincilik moral verdiyse, buna ancak sevinebilirim” diye tweet atarken, hedefinde elbette Rusya vardı.

Aslında “Avustralya Eurovision’da ne arıyor?” diye gayet temel bir soru sorarak işe başlamak mümkün.

Bu ülke geçen sene Eurovision’un 60. yılı şerefine, “bir seferlik” denilerek davet edilmişti; ancak bu sene hiçbir şey olmamış gibi yeniden arz-ı endam etti. Üstelik yarışmaya seneye de katılacağını açıkladı. “Eurovision Şarkı Yarışması ne zaman ‘mantıklı’ bir etkinlik oldu ki?” deyip, bunu fazla sorgulamamak belki de en iyisi.

Tonny Abbott’un Rusya’yı hedef almasının arkasında, 2014 yılının Temmuz ayında Ukrayna hava sahasındayken düşürülen Malezya Havayolları’na ait uçak yatıyor. Bu uçakta ölen 298 kişiden 38’i Avustralyalıydı ve olaydan Putin’i sorumlu tutan zamanın Başbakanı Abbott, Rusya’ya o zaman da gayet sert bir dille meydan okumuştu. Britanya’nın doğal, ABD’nin ise yakın müttefiki olan Avustralya’nın, Rusya’ya şu sıralar sempati beslemesi zaten eşyanın tabiatına aykırı olurdu.

Abbott’un açıklamalarının da gösterdiği gibi, Eurovision Şarkı Yarışması Rusya’yla “Batı” arasındaki krizin yeni bir cephesine dönüştü; çünkü 14 Mayıs akşamı Stockholm’de yapılan bu seneki finali Ukrayna adına sahne alan Jamala kazandı. Baba tarafı Kırım Tatarı, anne tarafı ise Yukarı Karabağlı bir Ermeni olan Jamala‘nın birinciliği, söylediği şarkının sözleri nedeniyle Rusya’yı öfkelendirdi. Ülkede Eurovision’un bundan böyle boykot edilmesi çağrıları bile yapılıyor.

Rusya’nın tepkisi aslında final gecesinden çok önce başlamıştı. Rus yetkililer, Jamala’nın seslendirdiği “1944” isimli parçanın içeriğinin siyasal olduğunu, bu nedenle de Eurovision kuralları gereği sahne almaması gerektiğini iddia etmiş; ancak yapımcılar bu şikayeti ciddiye almamıştı. Elbette bu red yanıtı da Moskova’da, “Avrupa’daki Rus karşıtı havanın bir yansıması” olarak değerlendirildi. Şarkıya itiraz eden Ruslar 1944 yılında Kırım’da trajik bir olay yaşanmadığını mı iddia ediyor, yoksa Stalin’in yaptıkları üzerinden bugünkü Rusya’ya  haksızlık ediliyor diye mi şikayet ediyor, orası pek belli değil.

Ekran Resmi 2016-08-23 17.35.09

Kopartılan fırtına yüzünden, kazanan şarkıyı belirleyen “halk oylamasında” Ukrayna’dan Rusya’ya en yüksek oy olan 12 puan; Rusya’dan da Ukrayna’ya 10 puan gittiği gerçeği güme gitti. Belki de “iç düşman” paranoyasını kışkırtmamak için bunun üzerinde fazla durulmamıştır; ya da “halkların aslında birbiriyle pek derdi yok” söylemi şu an için işlevsel görülmemiştir, kim bilir?

Jüri oylamasında ise tam aksine, Rusya ve Ukrayna birbirine sıfır puan verdi.

Yarışmanın yapımcıları ise, bu olanların son tahlilde bir barış mesajı taşıdığını iddia ediyor. Gerçi ortada “barış istemiyorum” diyen pek kimse yok; sorun “barış”ın nasıl tanımlandığında yatıyor. Herkes kendi aklındaki “barış” her neyse, onu başkalarına dayattığı müddetçe de “barış”a ulaşmak mümkün olmuyor.

Sonuç olarak, Eurovision seneye Ukrayna’da düzenlenecek. Son iki yılda 9 bin kişinin çatışmalarda öldüğü ve fiilen savaştaki bir ülkede bu yarışma nasıl düzenlenir, Eurovision’un yapımcıları herhalde bunu düşünmeye koyulmuşlardır bile.

Türkiye bu Avrupa etkinliğine dört yıldır katılmadığına göre, tüm bunlar bizi neden ilgilendirsin demek de mümkün. Üstelik Rusya da artık boykotu tartışıyor. Neyse ki Avustralya gibi “Batılı” olup olmadığını kimsenin tartışmaya gerek bile görmediği ülkeler yarışmacı açığını kapatıyor. Acaba sırada Yeni Zelanda, Kanada ve ABD de var mıdır?

(22 Mayıs 2016)

Kamu Diplomasisi

Bir zamanlar sık sık rastlanan bir görüntüydü: Avrupa Birliği nezdinde ya da ABD Kongresi’nde Türkiye ile ilgili önemli bir karar alınması ya da oylama yapılması gündemdeyse, kritik tarihten hemen önce Brüksel ya da Washington’a uçaklar dolusu bürokrat, akademisyen, işadamı ve gazeteci götürülür; bu heyetin dar zamanda cansiperâne bir kampanya yürüterek Türkiye lehine bir karar kopartması beklenirdi.

Bu “yumurta kapıya gelince” kampanyalarını basın, “Avrupa’ya çıkartma” tarzında başlıklarla sunar; netice olumluysa tutturulan yöntemin iyi olduğuna kanaat getirilir; eğer olumsuzsa, olay yabancıların Türkiye hakkındaki önyargılarına bağlanıp mesele kapatılırdı. Bu arada söz konusu kalabalık heyet gene uçakları doldurur, bir dahaki kritik tarihte tekrar yollara dökülmek üzere ülkeye geri dönerdi.

Neyse ki zamanla yabancı ülkelerdeki karar alıcıları etkilemek için daha kalıcı sonuçlar veren yöntemlerin var olduğu fark edildi ve bu “imaj yaratma” süreci biraz olsun rasyonelleşti. Bu yöntemler arasında en sık gündeme gelen ise, hedef kitlesi yabancı halklar olan kamu diplomasisi oldu.

Konunun uzmanlarından Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Gaye Aslı Sancar’ın tanımıyla kamu diplomasisi, “devletlerin uluslararası halkla ilişkiler faaliyetleri” olarak özetlenebilir. Sancar’ın editörlüğünü üstlendiği ve kısa bir süre önce yayınlanan “Kamu Diplomasisinde Yeni Yaklaşımlar ve Örnekler” isimli çalışma da bu alanda önemli bir kaynak.

Kamu diplomasisi geleneksel diplomasiden farklı olarak, bir devletin yabancı bir ülkenin insanlarıyla doğrudan ilişki kurması sürecini ifade ediyor. Yani diplomatik ilişkileri kurgular ve yürütürken sadece yabancı hükümetlerin değil, o ülkelerdeki medyanın, düşünce kuruluşlarının, üniversitelerin, sanat ve spor dünyasının da dikkate alınması gerektiği anlamına geliyor. Yabancı ülkelerin halklarıyla doğrudan temas kurmak ise elbette sadece diplomatların görevi değil. Dolayısıyla kamu diplomasisi çok farklı kesimleri seferber etmeyi gerektiren karmaşık bir faaliyet.

Demokratik ülkelerle ilişkiler söz konusu olduğunda, o ülkelerin kamuoylarını etkilemeden ya da kendi lehine bir kamuoyu oluşturmadan üst düzey siyasi ilişkileri pürüzsüz yürütme imkanı bulunmuyor. Yani diplomatik eylemden sonuç almak için, her şeyden önce hedef ülkenin kamuoyu nezdinde girişimlerde bulunmak kaçınılmaz.

Özgür bir siyasal ortamın bulunduğu ülkelerde, seçimle işbaşına gelen siyasetçilerin seçmenin tasvip etmediği bir dış politika davranışını uzun süre devam ettirmeleri zaten mümkün değil. Bu durumda kapalı kapılar ardındaki görüşmelerle yetinme ya da “çıkarlarımız bunu gerektiriyor” deyip geçme imkanı sınırlı.

İşte bu nedenle diplomatik faaliyet yürütürken yabancı kamuoylarına derdinizi anlatmak; o ülkelerin halkları nezdinde saygınlık ve güven hisleri uyandırmak şart. Herkesin her şeyden anında haberdar olduğu günümüz iletişim ve haberleşme ortamında, bu tür hislerin somut karşılığı olmayan demode propaganda faaliyetleri ile sağlanamayacağı açık.

Yabancı kamuoylarını olumlu yönde etkilemek için, hedef toplumların değer yargılarının, önceliklerinin ve dünyaya bakışlarının da farkında olmak; onlarla aynı dalga boyunda iletişim kurmak gerekiyor. Bunun ufku dar, içe kapanmacı anlayış ve söylemlerle başarılamayacağı ortada.

Bir ülke lehine dış dünyada kamuoyu oluşturmak, son tahlilde o ülkenin durumuyla yakından ilgili. Bir ülkenin imajı, her şeyden önce o ülkenin kendi içindeki gerçeklik sayesinde oluşuyor. Kamu diplomasisini etkin kullanabilmenin anahtarı da burada.

(15 Mayıs 2016)

Merkel ve AB’nin Geleceği

Almanya’da siyasetçiler yılda bir gün bir okula giderek Avrupa Birliği’nin mevcut durumu ve geleceği hakkında öğrencilerle sohbet eder. Böylelikle daha ergenlik çağındaki gençler, AB bütünleşmesinin ne anlama geldiğini, gelecekte alabileceği şekli ve AB’nin kendi hayatları ve gelecekleri için önemini birinci elden öğrenme ve tartışma imkânı bulurlar.

Bu çerçevede Şansölye Angela Merkel geçtiğimiz hafta Berlin’deki Fransız Lisesi’ni ziyaret etti. Seçilen okulun kimliği, AB bünyesindeki Fransız-Alman işbirliğinin hayati önemini hatırlatma amacı taşıyordu. Britanya’nın AB’de kalsak mı kalmasak mı diye referandum yapmaya hazırlandığı bir dönemde, Fransız-Alman işbirliğini vurgulamak tercih edilmişti.

Liseli öğrenciler, Merkel’i karşılarında bulmuşken ona Avrupa’daki aşırı sağın yükselişi, AB bütünleşmesinin geleceği, Avrupa değerlerinin savunulması, terörle mücadele, enerji güvenliği, diplomaların denklik sorunu, çevre sorunları, mülteci krizi ve Türkiye’nin AB’ye üyeliği gibi birçok farklı konuda sorular yönelttiler.

Angela Merkel ise yanıtlarıyla, AB’nin geleceği hakkında şimdiye kadar hiç olmadığı kadar ihtiyatlı bir tablo çizdi. Merkel elbette Avrupa bütünleşme tarihinden, Erasmus öğrenci değişim programından ve serbest dolaşım ilkesinden övgüyle söz etti. Bu arada, “kendi başarısızlıklarının faturasını Brüksel’e çıkartan” bazı Avrupalı siyasetçileri eleştirmeyi de unutmadı.

Ancak Merkel, AB’nin geleceğine dair soruları bir hayli olumsuz bir tavırla yanıtladı: Ortak eğitim politikası? “Öngörülebilir bir gelecekte değil”; AB’nin genişlemesi? “O konuda sorunlar var, mevcut işbirlikleri ve komşuluk politikası derinleştirilmeli”; ortak savunma? “Kolay değil, çünkü kimi AB üyeleri NATO üyesi, kimileri değil”; istihbarat işbirliği? “Karmaşık bir konu”; iş yasalarının uyumlaştırılması? “Üye ülkeler arasında büyük farklılıklar var”.

Mülteciler konusunda ise Angela Merkel, “tıpkı Euro’nun piyasaya sürüldüğü zamanki gibi bir sınavla karşı karşıyayız” dedi öğrencilere. “Dış dünya, AB’nin dayanıklılığını ve Schengen’i ayakta tutma kapasitesini test ediyor”. Bu konuda Merkel, “AB içindeki ulusal sınırlar kalıcı olarak yeniden kapanırsa, bu AB projesi için büyük bir gerileme sayılır” diye de özellikle vurguladı. Mültecilerin Almanya’ya kabulüyle ilgili ise “Fransa bizden daha fazla savunma harcaması yapıyor, biz ise daha fazla mülteci alıyoruz; yani herkes kendince AB’ye katkıda bulunuyor” diye ilginç bir görev paylaşımı ve dayanışma iması yaptı.

Hitap ettiği öğrencileri mültecilerle ilgilenmeye davet eden Merkel, “çoğu insan hiç görmediği mülteciler hakkında önyargılarla dolu, onlarla yüz yüze gelin ve tanışın” diye insani bir vurguda bulunmayı da ihmal etmedi.

AB’nin şimdiye kadarki başarılarını öven ve Avrupa bütünleşmesinin dünya barışı için önemini vurgulayan Merkel’in AB’nin geleceği hakkında umutlu değilmiş izlenimi veren yanıtları, aslında AB’nin içine düştüğü varoluşsal krizin bir yansıması.

Euro kriziyle hızlanan ve mülteci sorunuyla da tırmanan bu kriz, Avrupalıların ortak bir gelecek isteyip istemediği; istiyorlarsa da nasıl bir ortak gelecek hayal ettikleri konusundaki anlaşmazlıklarından kaynaklanıyor. Avrupa halkları nezdinde giderek derinleşen ve AB kurumlarının kendilerini temsil etmediği şeklindeki kanaat de, çözülmesi gereken önemli sorunlardan biri. Macaristan ya da Polonya’da olduğu gibi, kıtada sayısı giderek artan popülist hükümetler de bu fotoğrafa eklenmeli.

Bu haliyle AB’nin aday ülkelerde herhangi bir demokratikleşme ivmesi yaratmasını ise hiç beklememek lazım.

(8 Mayıs 2016)

Çernobil’den Dersler

Sessiz kalıp geçiştirebileceklerini zannettiler. Tüm haber kaynakları kontrollerinde olduğu için kendi istedikleri dışında hiçbir sesin duyulmayacağını düşünüyorlardı. Aksi yönde davranmaya yeltenen olursa, rahatlıkla susturulabilirdi.

Ya da olup bitenin ne kadar önemli olduğunun kendileri bile farkında değildi; ki bu daha vahim olabilir.

Bundan otuz yıl önce, 26 Nisan 1986 günü, Ukrayna’nın Belarus’la olan sınırına  10-15 km uzaklıktaki Çernobil nükleer santralinde uzmanlar bir deney yapıyordu. Ancak işler tahmin ettikleri gibi gelişmedi. Ardarda yapılan hatalara bir de panik eklenince tarihin en büyük nükleer kazası gerçekleşti.

Santralin yakınında yaşayanlar bir terslik olduğunun farkındaydı; ama sorumlular “paniğe kapılmayın” deyince inandılar. Hatta santraldeki sorunu düzeltmek için gönüllü işçilere ihtiyaç olduğu söylendiğinde, civar köylerden pek çok kişi hiç düşünmeden yardıma koştu. Yüksek oranda radyasyona maruz kalacakları ve bu yüzden kısa bir süre sonra ölecekleri onlara söylenmemişti. Kazanın olduğu an ve bunu takip eden günlerde tam olarak kaç kişinin hayatını kaybettiği bugün dahi bilinmiyor. Uzun vadede radyasyonun etkisiyle hastalanıp ölenlerin sayısı ise onbinlerce olmalı.

Tüm bunlar yaşanırken, o zamanlar Ukrayna ve Belarus’un da bir parçası olduğu Sovyetler Birliği’nin yönetim kademesi sessizlik içindeydi. Durumun vehametinin farkına mı varamamışlardı, yoksa örtbas etmeyi mi tercih etmişlerdi, tartışmaya açık. Her ne olursa olsun, atmosferde birden bire artan radyasyon oranını birilerinin farketmeyeceğini düşündülerse, zamanın çok gerisinde kaldıkları açıktı. Nitekim patlamadan iki gün sonra, İsveçli yetkililer sorunun farkına varıp dünya kamuoyunu bilgilendirdiler.

SSCB yönetimi ancak bu noktadan itibaren halkını bilgilendirmeye karar verdi. Devlet televizyonundan yapılan ilk açıklama sadece bir kazanın gerçekleştiği, gereken tüm tedbirlerin alındığı ve bir inceleme komisyonu oluşturulduğu şeklindeydi. Civardaki yerleşimlerin tahliyesine karar vermek bile günler sürdü.

Rejimin en önemli propaganda aygıtlarından Pravda gazetesi, konuyu ilk sayfasında işlemek için tam iki hafta bekledi. Ülkenin bir numaralı ismi Mihail Gorbaçov ise ancak bir ay sonra kamuoyu önünde Çernobil’den bahsediyordu.

Oysa faciadan iki ay kadar önce toplanan Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 27. Kongresi’nde Gorbaçov, “glasnost” (açıklık) ve “perestroyka” (yeniden yapılanma) sözü vermişti. Çernobil bu bakımdan önemli bir sınav oldu.

Sovyetler Birliği’nin o yıllarda içine düştüğü varoluşsal krizin çok sayıda nedeni var. Her şeyden önce, mevcut rejim artık ülkedeki halkların yönetilme rızasını yitirmişti. Yönetim kadroları dünyadaki değişime ayak uyduramazken, mevcut sıkıntılar yetmiyormuş gibi bir de ülkeyi Afganistan’da amacı ve sebebi belirsiz kanlı bir bataklığa saplamıştı.

Çernobil taşmakta olan bardağa eklenen damlalardan biri oldu. Ukrayna’daki çevreci hareket, giderek bağımsızlık talep eden etkili bir muhalefete dönüştü.

Gorbaçov ne kadar uğraştıysa da, mevcut yapı reform kaldırmayacak kadar zayıflamıştı. Yönetilenlerin rızasını tazelemek mümkün olmadı. Dünyanın o zamanki en güçlü iki devletinden biri olan SSCB, birkaç yıl içinde paldır küldür tarihe karıştı.

Çernobil faciası tarihte kalmış bir olay gibi görünebilir; ancak bölgede yaşayan ve doğrudan etkilenenler için halen günlük hayatın bir parçası. Kapalı rejimlerin nasıl işlediği ve nelere mal olabileceği konusunda da derslerle dolu.

Sessiz kalıp geçiştirebileceklerini zannettiler. Tüm haber kaynakları kontrollerinde olduğu için kendi istedikleri dışında hiçbir sesin duyulmayacağını düşünüyorlardı. Aksi yönde davranmaya yeltenen olursa, rahatlıkla susturulabilirdi.

Ya da olup bitenin ne kadar önemli olduğunun kendileri bile farkında değildi; ki bu daha vahim olabilir.

Bundan otuz yıl önce, 26 Nisan 1986 günü, Ukrayna’nın Belarus’la olan sınırına  10-15 km uzaklıktaki Çernobil nükleer santralinde uzmanlar bir deney yapıyordu. Ancak işler tahmin ettikleri gibi gelişmedi. Ardarda yapılan hatalara bir de panik eklenince tarihin en büyük nükleer kazası gerçekleşti.

Santralin yakınında yaşayanlar bir terslik olduğunun farkındaydı; ama sorumlular “paniğe kapılmayın” deyince inandılar. Hatta santraldeki sorunu düzeltmek için gönüllü işçilere ihtiyaç olduğu söylendiğinde, civar köylerden pek çok kişi hiç düşünmeden yardıma koştu. Yüksek oranda radyasyona maruz kalacakları ve bu yüzden kısa bir süre sonra ölecekleri onlara söylenmemişti. Kazanın olduğu an ve bunu takip eden günlerde tam olarak kaç kişinin hayatını kaybettiği bugün dahi bilinmiyor. Uzun vadede radyasyonun etkisiyle hastalanıp ölenlerin sayısı ise onbinlerce olmalı.

Tüm bunlar yaşanırken, o zamanlar Ukrayna ve Belarus’un da bir parçası olduğu Sovyetler Birliği’nin yönetim kademesi sessizlik içindeydi. Durumun vehametinin farkına mı varamamışlardı, yoksa örtbas etmeyi mi tercih etmişlerdi, tartışmaya açık. Her ne olursa olsun, atmosferde birden bire artan radyasyon oranını birilerinin farketmeyeceğini düşündülerse, zamanın çok gerisinde kaldıkları açıktı. Nitekim patlamadan iki gün sonra, İsveçli yetkililer sorunun farkına varıp dünya kamuoyunu bilgilendirdiler.

SSCB yönetimi ancak bu noktadan itibaren halkını bilgilendirmeye karar verdi. Devlet televizyonundan yapılan ilk açıklama sadece bir kazanın gerçekleştiği, gereken tüm tedbirlerin alındığı ve bir inceleme komisyonu oluşturulduğu şeklindeydi. Civardaki yerleşimlerin tahliyesine karar vermek bile günler sürdü.

Rejimin en önemli propaganda aygıtlarından Pravda gazetesi, konuyu ilk sayfasında işlemek için tam iki hafta bekledi. Ülkenin bir numaralı ismi Mihail Gorbaçov ise ancak bir ay sonra kamuoyu önünde Çernobil’den bahsediyordu.

Oysa faciadan iki ay kadar önce toplanan Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 27. Kongresi’nde Gorbaçov, “glasnost” (açıklık) ve “perestroyka” (yeniden yapılanma) sözü vermişti. Çernobil bu bakımdan önemli bir sınav oldu.

Sovyetler Birliği’nin o yıllarda içine düştüğü varoluşsal krizin çok sayıda nedeni var. Her şeyden önce, mevcut rejim artık ülkedeki halkların yönetilme rızasını yitirmişti. Yönetim kadroları dünyadaki değişime ayak uyduramazken, mevcut sıkıntılar yetmiyormuş gibi bir de ülkeyi Afganistan’da amacı ve sebebi belirsiz kanlı bir bataklığa saplamıştı.

Çernobil taşmakta olan bardağa eklenen damlalardan biri oldu. Ukrayna’daki çevreci hareket, giderek bağımsızlık talep eden etkili bir muhalefete dönüştü.

Gorbaçov ne kadar uğraştıysa da, mevcut yapı reform kaldırmayacak kadar zayıflamıştı. Yönetilenlerin rızasını tazelemek mümkün olmadı. Dünyanın o zamanki en güçlü iki devletinden biri olan SSCB, birkaç yıl içinde paldır küldür tarihe karıştı.

Çernobil faciası tarihte kalmış bir olay gibi görünebilir; ancak bölgede yaşayan ve doğrudan etkilenenler için halen günlük hayatın bir parçası. Kapalı rejimlerin nasıl işlediği ve nelere mal olabileceği konusunda da derslerle dolu.

(1 Mayıs 2016)

Askeri Harcamalar Artarken

Hemen her ülkenin askeri harcamaları son yıllarda düzenli olarak artıyor. Örneğin 2015 yılında 1,6 trilyon dolar olarak hesaplanan dünyadaki toplam askeri harcamalar, bir önceki yıla göre yüzde bir oranında yükselmiş durumda.

Bu genel artış dışında, hangi ülkenin silahlanmaya ne kadar para ayırdığı ve kimden silah satın aldığı gibi veriler hem işbirliği zincirlerini farketmemizi, hem de gelecekte yaşanabilecek gerginlikler konusunda tahminlerde bulunmamızı sağlıyor.

Uzun zamandır olduğu gibi, ABD askeri harcamaları en yüksek olan ülke. Her yıl 600 milyar dolarlık savunma harcaması yapan ABD’yi diğer ülkelerin yakalaması da çok zor; zira ikinci sıradaki Çin’in askeri bütçesi 215 milyar dolar düzeyinde. Yine de ABD’nin askeri harcamaları 2015’te bir önceki yıla göre yüzde 2,5 gerilemiş vaziyette. Birkaç yıldır gözlemlenen bu düşüş eğilimi, Başkan Obama’nın mümkün olduğu kadar ABD’yi doğrudan çatışmalara ya da masraflı ve geniş kapsamlı askeri operasyonlara sokmama kararıyla yakından ilgili.

Çin’in askeri harcamaları ise her sene kayda değer biçimde yükseliyor. Son on yılda bu ülkenin savunma bütçesi yüzde 130 artmış. Doğu Asya’daki güç dengelerini önemli ölçüde etkileyen bu harcamalar, bölgede giderek artan gerginlik düşünüldüğünde kaygı verici. Zira Doğu Çin Denizi’ndeki paylaşım kavgasının dünyanın başına büyük bir bela açmadan nasıl çözümleneceği, önümüzdeki dönemin en kritik konularından biri. Bölgedeki diğer ülkelerden Japonya, Güney Kore, Filipinler ve Vietnam’ın askeri harcamaları da yıldan yıla katlanarak artıyor.

Çin’e benzer biçimde askeri harcamaları hızla artan bir başka ülke ise Suudi Arabistan. Bu ülkenin savunma bütçesi son on yılda yüzde 97 artarak 87 milyar dolara ulaştı. Bir yandan ülke içinde rejimin devamlılığını sağlama kaygısı, diğer taraftan bölgesel düzlemde İran’la yaşanan soğuk savaş, bu ülkenin askeri harcamalarının temel gerekçesini oluşturuyor. Yemen’de sürmekte olan müdahale de bu artışın bir diğer sebebi.

Suudi Arabistan’ın askeri harcamaları, özellikle de silahlanmaya ayırdığı para, bu ülkeye silah satan ülkelerde zaman zaman tartışma yaratıyor. Geçen sene İsveç’in yeni hükümeti, insan hakları karnesi herkesin malumu olan bu ülkeyle askeri işbirliğini askıya almıştı. Kanada hükümeti ise Suudi Arabistan’a yeni bir silah satış sözleşmesini geçtiğimiz günlerde onayladı. Başbakan Trudeau bu yüzden muhalefetin yoğun eleştirisi altında.

Bir zamanların süper gücü Sovyetler Birliği’nin mirasçısı olan Rusya ise, dünyadaki toplam askeri harcamalarda dördüncü sırada. Yine de bu harcamalar son on yılda yüzde 90 artış gösterdi. Savunma bütçesi 66 milyar dolar düzeyindeki Rusya’nın özellikle Ukrayna ve Suriye krizlerine müdahil olması, son iki yıldaki artışın temel gerekçesi. Putin’in iktidara gelişiyle başlayan ve 2008 Gürcistan Savaşı’ndan bu yana belirginleşen Rusya’nın dünya siyasetinde yeniden ağırlık kazanma arayışı bu ülkenin askeri harcamalarındaki artışı açıklıyor.

Birleşik Krallık ve Fransa hariç tutulursa Avrupa ülkeleri askeri harcamalar konusunda bir hayli geriden geliyor. Yine de uluslararası terörizmle mücadele ve Rusya’yla gerginlik ortamında, AB üyelerinin de askeri bütçeleri artıyor. Artış oranının en yüksek olduğu ülkeler ise “Rus tehdidini” üzerlerinde en çok hisseden Polonya, Letonya ve Litvanya.

Listenin başlarında yer almasa bile, Türkiye de yıllık 15 milyar dolar harcamayla savunmaya en çok kaynak ayıran ülkelerden biri.

Tabii her harcamanın bir kazananı da var. Örneğin silah satışlarında başı ABD, Çin ve Rusya çekiyor.

Tiyatronun meşhur bir kuralı, “sahnede silah göründüyse oyun sona ermeden mutlaka patlar” der. Jeopolitik fay hatlarında bunca enerji birikmişken askeri harcamaların giderek artıyor oluşu bu sebeple gözden kaçırılmamalı.

(17 Nisan 2016)

Panama Belgeleri Neye Yarar?

Birkaç yıl önce Wikileaks belgeleri oraya saçıldığında yaşananlar tekrar ediyor gibi. Bu kez tartışmanın odağında off-shore bankacılık, para aklama, vergi kaçırma ve servet saklama gibi konular var.

Sızdırılan 11 buçuk milyon belgenin tamamı incelenebilirse, dünyanın dört bir yanından onbinlerce ismin hangi yöntemlerle, hangi tarihlerde, ne miktarda parayı ülkesinden çıkartarak vergi cennetlerinde istiflediği ortaya çıkacak. Bu paraların nereden geldiği ve daha sonra nasıl harcanıp kimlere aktarıldığı da muhtemelen incelenecek.

Şu ana kadar, kimin hangi kıstasa göre seçtiği pek belli olmayan, çok az sayıda belge yayınlandı; dolayısıyla buzdağının görünen kısmıyla yetinmek durumundayız. Ancak bu kadar az bilgiyle dahi dünyanın çalkalandığı ortada. Hangi ülkenin bu sızdırma olayına nasıl tepki verdiğini gözlemlemek de bir hayli öğretici oluyor.

Panama belgelerinin ortaya çıkması bir gerçeği tekrar teyit etmiş oldu: her ülkede bu tür skandallar yaşanabiliyor; esas fark yolsuzluklar ortaya çıktığında gösterilen tepki ve alınan tedbirlerde. Bu bir anlamda demokrasi ve şeffaflık düzeyini gösteren bir turnusol kağıdı.

Demokratik ülkelerde hesap sorulur, diğerlerinde nasılsa bir şey değişmez deyip Panama belgeleri konusunu kapatmak da mümkün. Zaten belgelerin ilk kurbanları da bekleneceği üzere Batılı demokrasilerden geldi.

Daha birkaç yıl önce ciddi bir finansal darboğaza girmiş olan İzlanda’da başbakan ve eşinin paravan şirketler kurarak off-shore hesaplarda yüklü miktarda para sakladığı ortaya çıktı. Bunun ortaya çıkmasıyla başbakanın istifası arasında sadece iki gün geçti. Ardından Birleşik Krallık Başbakanı David Cameron’un babasının da off-shore hesapları olduğu tespit edildi. Cameron’un bu hesaplardan bizzat yararlanıp yararlanmadığı tartışması devam ediyor.

Çocuklarının ismi belgelerde geçen Pakistan Başbakanı Nawaz Sharif ise, “yurtdışında banka hesabı tutmak yasadışı değil” demekle yetinirken; Arjantin Devlet Başkanı Mauricio Macri de, “bunların hepsi iftira” şeklinde özetlenebilecek bir savunma geliştirdi.

Rus basını Ukrayna Devlet Başkanı Poroşenko’nun isminin belgelerde geçtiğini özenle vurgularken; Putin ve yakınları konusundaki iddialara ise karartma uyguluyor.  Avrupa basını ise tam tersine, Putin hakkındaki iddiaları manşetlere taşıyor. Putin, kendisini ve ülkesini yıpratmak isteyenlerin bir komplosuyla karşı karşıya olduğunu anlatmakla meşgul. Kısaca Panama belgeleri, Batı ile Rusya arasındaki bilek güreşinin yeni bir alanına dönüştü bile.

Rusya’yla yakınlaşma politikasını savunan Fransız aşırı sağ lider Marine Le Pen’in yakınlarının isimleri de bu ilk dalgada öne çıkarıldı.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in yakın akrabalarının isimleri de bu ilk açıklanan belgelerde geçiyor. Çin yönetimi bu gibi durumlarda ne yapıyorsa gene onu yaptı: internet yasakları ve sansür. Bu arada Batı basınında Çin yönetici sınıfından “kızıl aristokrasi” diye bahsedilmeye başlandı bile.

Ortadoğu’dan ise şimdilik Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri yönetimlerinden isimler öne çıkarıldı. Şeffaflıkla uzaktan yakından ilgisi olmayan bu ülke liderlerinin yurtdışında yüklü miktarda para tutması, ülkelerinde zannedildiğinden daha zayıf durumda olduklarını mı gösteriyor; yoksa bir takım ülke ve örgütlere hangi yöntemlerle para aktardıklarını mı, zamanla ortaya çıkacak.

Off-shore bankacılık ve vergi cennetlerinin denetlenmesi konusu, uluslararası terörizmin finansmanıyla mücadele kapsamında yıllardır dile getiriliyordu. Sızdırmanın bir amacının bu konuyla da belki bir ilgisi vardır.

Uzun sürecek bir hikayenin başındayız.

(10 Nisan 2016)