Daha Libya Var

Libya’da yoğunlaşan çatışmalar, IŞİD’i bu ülkede de zor duruma düşürdü. Örgütün Afrika’da bundan sonra yapacakları ise hem kıtanın kendisi hem de Avrupa için önemli bir tehdit oluşturacak.

 

Ekran Resmi 2016-08-27 20.04.16
“Arap Baharı”ndan bu yana Libya’da taşlar yerine oturmadı

Şu sıra dikkatler (anlaşılır sebeplerle) Suriye üzerinde yoğunlaşmış durumda ama, IŞİD ile mücadelenin tek cephesi Suriye-Irak hattında cereyan etmiyor. Cenevre’de Rusya ve ABD Dışişleri Bakanları Ortadoğu cephesini görüşedursun, Libya‘da da IŞİD‘le ilgili önemli gelişmeler var.

Bu gelişmeler Avrupa Birliği’nin geleceğini de yakından ilgilendiriyor.

2011’de Muammer Kaddafi‘nin devrilmesinden bu yana Libya’da taşların bir türlü yerine oturmadığı biliniyor. Ülkenin bir bütün olarak mı kalacağı, onu kimin yöneteceği; yok eğer birkaç parçaya ayrılacaksa her bir parçayı kimin kontrol edeceği bir türlü kesinlik kazanmadı. Petrol yataklarıyla dolu bu ülkede süren kaos, bu tür ortamlardan yararlanmayı iyi bilen IŞİD‘in Libya’da hızla kök salmasını da sağladı.

Şu an Libya‘da tam olarak kaç IŞİD militanı olduğunu tespit etmek mümkün değil; ama yaklaşık 5 bin silahlı adamdan söz ediliyor. Bu teröristlerin büyük bir kısmı ülkeye dışarıdan gelen savaşçılardan değil, farklı yerel örgütler bünyesinde çarpışırken IŞİD‘e biat etmiş insanlardan oluşuyor.

Ancak örgüt şu sıralar zorda. Haziran 2015’te Sirte şehrine tamamen hakim olan IŞİD, şimdi burayı elinde tutmakta zorlanıyor. IŞİD’i Sirte’den söküp atmaya çalışanlar ise, ABD’nin hava gücü desteğini de arkalarına almış olan Trablus merkezli Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti‘ne bağlı güçler. Sirte‘yi ele geçirmenin IŞİD‘e her şeyden önce büyük bir moral darbe vuracağını bilen hükümet, bir an önce bu şehri kontrolü altına almaya çalışıyor.

Kaddafi’nin doğum yeri olan Sirte, Libya’nın petrol zengini bölgelerine yakın ve Akdeniz sahillerinde Bingazi ve Trablus‘un hemen hemen ortasında. Şehirdeki kamu binalarını kendi üssüne çeviren IŞİD, yerel radyo istasyonunu da kendi propagandası için kullanmakla meşgul.

Eğer Sirte‘yi kaybederse, ki kısa süre içinde öyle olacak gibi, IŞİD Libya’daki en önemli üssünü kaybetmiş olacak. Ancak örgüt, ülkenin ikinci büyük şehri Bingazi içinde birkaç mahalleyi, ayrıca ülkenin batı kesiminde küçük cepler halinde bir kısım araziyi elinde tutmaya devam ediyor. Dolayısıyla örgütün bundan sonra Bingazi, Trablus gibi şehirlerde ya da (genellikle Avrupalı şirketlerin işlettiği) petrol sahalarında terör eylemlerine girişmeyeceğinin bir garantisi yok.

Eğer sahil kesiminden sökülüp atılabilirlerse, çatışmalardan arta kalan IŞİD militanlarının komşu ülkeler CezayirTunus ve Mısır‘a; Libya‘nın güneyindeki çöllere; hatta daha da güneye, yani Çad ve Nijer üzerinden Sahraaltı Afrika‘ya yönelmeleri mümkün. Afrika’nın orta ve batı kesimlerinde etkisini giderek arttıran radikal İslamcı örgütlerle IŞİD zaten işbirliğine girmiş durumda. Örneğin bir başka petrol ülkesi olan Nijerya‘daki Boko Haram örgütüyle ilişkileri bir sır değil.

Mali‘de, tam da bu örgütlerde mücadele edebilmek için asker bulunduran Fransa‘yı gayet tedirgin edecek bir durum.

Libya uzun süredir Sahraaltı Afrika’dan Avrupa’ya ulaşmaya çalışan mülteci ve yasadışı göçmenlerin de kullandığı bir güzergah. Dolayısıyla bu ülkenin istikrara kavuşması, Avrupa için öncelikli. Hatta Libya‘da olup bitenlerin Avrupa için Suriye ve Irak‘taki istikrarsızlıktan çok daha “yakın tehdit” olduğu bile söylenebilir. Konu tabii ki sadece mülteciler değil, aynı güzergahı kullanıp Akdeniz‘in kuzey sahillerine ulaşabilecek teröristler.

Avrupa’daki aşırı sağ akımlar mülteci karşıtlığını ve yabancı düşmanlığını kaşımak için sürekli olarak terör tehdidini ön plana çıkartıyor. Dolayısıyla Libya‘nın istikrara kavuşup öngörülebilir bir ülke haline gelmesi ve genel olarak radikal İslamcı terör tehdidinin azaltılması Avrupa’nın demokrasileri için de önemli.

Suriye ve Irak‘ta giderek zor duruma düşen ve uluslararası koalisyonun baskısı altında etki alanı daraltılan IŞİD‘in en azından Libya‘yı elinde tutmak için uğraşacağı, bunu yapamazsa, bir taraftan kuzeye doğru (hem kıtada zaten bulunan militanlarını ve göndereceği yeni eylemcileri kullanarak) Avrupa’yı daha fazla tehdit edeceği; diğer yandan da güneyde, Sahraaltı Afrika’da, yeni etki alanları arayacağı tahmin edilebilir.

Etkisini Afrika kıtasında giderek arttıran ve coğrafi olarak da yayılan IŞİD’in Çin’i ne derece rahatsız edeceği ise başka bir  yazının konusu.

Her durumda, ABD ve Rusya Ortadoğu’yu kendi aralarında anlaşıp düzenlemeye girişmişken, Avrupa’nın derdi başını aşacak gibi.

Ekran Resmi 2016-08-27 20.03.00

Fidel “El Loco” Castro 90 Yaşında

Ekran Resmi 2016-08-13 21.57.36.png

Sovyetler Birliği lideri Nikita Kruşçev‘e yazdığı mektupta, “eğer sosyalist dünyanın savunulması için bu gerekliyse, Küba’nın feda edilmesi pahasına da olsa nükleer silah kullanmanızı kabullenirim” diyordu. Mektubu okuyan Sovyet lider, “bu adam deli” diye haykırmıştı, “benden dünyayı yok etmemi istiyor!”. Kastettiği deli (İspanyolcasıyla el loco), Fidel Castro‘dan başkası değil.

Her ne kadar 2008 yılında makamını kardeşi Raul’e devredip bir kenara çekilmiş olsa da, Küba denince akla ilk gelen isim hâlâ o. Küba’nın efsanevi lideri Fidel Castro, 13 Ağustos günü 90. yaşgününü kutladı.

Castro‘nun 90 yıllık hayatının büyük bir bölümü ABD ile mücadele etmekle geçti desek yeridir. Dünyanın bir numaralı gücü ABD’nin, Florida sahillerine 90 mil uzaklıktaki ve 11-12 milyon nüfuslu bir adaya nasıl olup da boyun eğdiremediği (ya da eğdirmediği) uluslararası siyasete dair  tartışma konularından biri.

Dünyanın nükleer savaşın eşiğinden döndüğü (Castro’nun Kruşçev’e yukarıdaki mektubu göndermesine de vesile olan) 1962 Küba Krizi ertesinde, ABD ile Sovyetler Birliği arasında “Küba’ya dokunmama” konulu bir centilmenler anlaşmasının var olduğu tahmin edilebilir. 

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra ise, “Küba’da rejim çöktü çöküyor”, “yavaş yavaş dışa açılıyorlar” haberleri hiç eksik olmadı. Nihayet ABD de kırk yıllık ambargosunu bu sene kaldırdı ve Başkan Obama Küba’yı ziyaret ederek diplomasi tarihinin bir sayfasını kapatmış oldu.

ABD’nin Küba’ya ilgisi 1800’lerin sonuna kadar uzanıyor. Adanın ekonomisine hakim olan firmaları ve (Guantanamo üssü gibi) askeri tesisleriyle ABD Küba’yı hep elinin altında tuttu. Ta ki Washington’un desteklediği Batista hükümeti 31 Aralık 1958 günü Fidel Castro önderliğinde devrilene kadar.

Castro 1960 senesinde adadaki tüm Amerikan işletmelerini kamulaştırarak komşusuna karşı tavrını net olarak ortaya koymuş oldu. Ertesi yıl, tam bir fiyaskoyla sonuçlanan ve Başkan Kennedy’i de zor duruma düşüren Domuzlar Körfezi çıkarması gerçekleştirilmiş, Castro kolay lokma olmadığını bir kez daha göstermişti.

Castro’nun ABD ile tanışıklığı ise çok daha eskiye dayanıyor. 1948 yılında evlenen Castro, üç aylık bir balayı için New York-Bronx’a yerleşmişti. Bu dönem boyunca orada ne yaptığı tam olarak bilinmiyor, ama kendisi “günde 200 kelime ezberleyerek İngilizce öğrendiğini” söylüyor. Castro aslında o tarihten önce de ABD’ye tepki doluydu. Daha Havana Üniversitesi’nde okurken yazdığı bir mektupta “esas mücadele, ABD’ye karşı verilecek. Benim gerçek kaderim bu,” diyordu.

ABD Küba’daki her siyasal aktörle olduğu gibi Castro’yla da daha Başkan Batista’ya karşı mücadelesi sürerken ilgilenmeye başlamıştı. Castro’nun adını Amerikan kamuoyu Herbert Matthews’un 1957 yılında yaptığı üç röportajla duydu. 

Ekran Resmi 2016-08-13 21.53.45
Marita Lorenz ve Fidel Castro (1960)

ABD yönetimi ise Castro’dan bir an önce ve her ne şekilde olursa olsun kurtulmaya çalışıyordu. Öyle ki, 1960 yılında 20 yaşında olan Alman kökenli sevgilisi Marita Lorenz, CIA tarafından Castro’nun yemeğine zehir katmaya ikna edilmişti… Neyse ki genç kadın son anda bunu yapamayacağını anladı; Fidel’e her şeyi anlatıp adayı terk etti.

ABD binbir farklı yöntemle ondan kurtulmaya çalışırken, Fidel Castro da dünyanın dört bir yanında ABD’yi rahatsız etmeye devam etti. Kübalı asker, uzman ve gönüllüler Zanzibar, El Salvador, Nikaragua, Vietnam, Libya, Cezayir, Suriye, Angola, Etiyopya gibi yerlerde ABD’nin çıkarlarına aykırı hareket eden her türlü hareket ve hükümete destek oldu.

Seveni kadar sevmeyeni de vardır, ama herhalde bir gerçeği herkes teslim eder: gençlik yıllarından ileri yaşına kadar, fazla tökezlemeden uluslararası siyaset sahnesinde kalabilmek ve tarihe adını yazdırmak her lidere nasip olmuyor.

¡ Feliz Cumpleaños Fidel !

Ekran Resmi 2016-08-13 21.56.03.png
Papa II. Jean-Paul’ün ziyareti, Küba için bir dönüm noktası olarak kabul edilmişti  (1998)

1916 Berlin Olimpiyatları

Yapılamayan bir olimpiyatın öyküsü


Olimpiyat oyunları sadece spor tarihi için değil, siyasi tarih için de önemli. Oyunlara ev sahipliği yapan şehirlerin seçim sürecinin bile ne kadar politize olduğu biliniyor. Modern çağın 31’nci Olimpiyat oyunları Rio de Janeiro’da başlamışken, 120 yıllık modern olimpiyat oyunları tarihini biraz da bu açıdan kurcalamanın tam zamanı.

Rio Olimpiyatları’na “31’inci” deniyor olsa da,  olimpiyatlar 31 kez düzenlenebilmiş değil. Zincirin eksik halkalarından biri, hiç yapılamamış olan 6’ncı, yani 1916 Berlin Olimpiyat Oyunları.

Fransız tarihçi ve eğitimci Baron Pierre de Coubertin, 1896 yılında antik Yunan mirası Olimpiyat Oyunları’nı canlandırmaya karar verdiğinde; Alman spor otoriteleri onun bazı tercihlerinden rahatsız olmuştu. Onlara göre eskrim ve bisiklet gibi “Fransız”; tenis ve atletizm gibi “İngiliz” disiplinlerine geniş yer veren olimpiyat programı, Almanların üstün olduğu jimnastik dalını es geçmişti. Bu düpedüz siyasi bir tercihti.

Fransa’yla Britanya’nın yakınlaştığı, dünyanın dolu dizgin savaşa sürüklendiği bir dönemde, Almanya’nın hemen her şeyi kendisine karşı kurgulanmış bir Fransız-İngiliz oyunu olarak yorumlaması şaşırtıcı değildi.

Oysa Coubertin, olimpiyat oyunlarının uluslararası barışa hizmet etmesi gerektiğini savunuyordu. Bu yüzden hem Almanya’nın eleştirileri ışığında zamanla programı çeşitlendirdi, hem de Avrupa’daki gerilimin artık elle tutulur hale geldiği bir dönemde Uluslararası Olimpiyat Komitesi‘nden 1916 oyunlarının Berlin’de düzenlenmesine dair karar çıkarttı.

1912’de alınan bu karar üzerine Alman hükümeti akademisyen ve beden eğitimi uzmanı Carl Diem‘i oyunların organizasyonu için vazifelendirdi.

Ancak işler planlandığı gibi gitmedi. 1914’ün yaz aylarında uluslararası gerilim artık denetlenemez hale geldi ve Avrupa’nın büyük güçleri kozlarını savaş meydanında paylaşmaya karar verdiler. Dört yıl sürecek olan Birinci Dünya Savaşı başlamıştı.

Carl Diem Alman ordusu saflarında çarpışıp yaralanırken; Coubertin de askere yazılmak için Fransız ordusuna başvurdu. Ancak o sırada 51 yaşındaydı ve başvurusu reddedildi. Bunun üzerine Coubertin Fransız Dışişleri Bakanlığı‘nın basın dairesinde İngilizce tercümanı olarak gönüllü hizmet verdi; Fransa’nın savaş zamanındaki propaganda metinlerini kaleme aldı.

Coubertin, pek çok çağdaşı gibi, savaşın bu kadar uzun süreceğini tahmin etmemişti. Bu sebeple 1916 Berlin oyunlarının planlandığı gibi gerçekleştirileceğinden de şüphesi yoktu.

Hatta savaş başladıktan hemen sonra ABD ve Küba 1916 Olimpiyatları’na ev sahipliği yapmak için teklif götürmüş, onlara “oyunların gerçekleşmemesi için bir sebep göremiyorum,” diye karşılık vermişti.

1915 yılı ilerlerken, savaşın o kadar da çabuk sona ermeyeceği belli oldu. Pierre de Coubertin ilk olarak Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin Paris’te bulunan merkezini tarafsız ülke olduğu için İsviçre’nin Lausanne şehrine taşıdı. 1916 Olimpiyat Oyunları’nın başka bir yerde düzenlenmesi tekliflerine ise direndi; her ne kadar yapılamıyor olsa da, 6’ncı Olimpiyat Oyunları’nın Berlin adına kayıtlı kalmasını ve dört yıllık periyotlardan sapılmamasını sağladı. Bu nedenle savaş sonrası Anvers’te yapılan olimpiyatlar 1920 yılında düzenlendi ve 7’nci Olimpiyat Oyunları olarak kabul edildi.

Savaştan ağır darbe alarak çıkan Almanya 1920 Anvers ve 1924 Paris Olimpiyatları’na katılamadı ve ancak 1928 Amsterdam Olimpiyatları ile oyunlara dönebildi. Uluslararası Olimpiyat Komitesi ise, belki de Almanya’nın uluslararası sisteme yeniden kabulünü teşvik etmek için, 1931 yılında önemli bir karar verdi: 1916’yı düzenleyemeyen Berlin, 1936 Olimpiyatları’na ev sahipliği yapacaktı.

Bu karardan sadece iki yıl sonra iktidara Nazi Partisi‘nin geleceğini kim bilebilirdi?

Carl Diem bu kez 1936 Olimpiyatları’nın düzenlenmesi için kolları sıvadı. Bu görevi Naziler iktidara geldikten sonra da sürdürdü ve oyunları Nazi propagandasının bir aracı haline getirmek için de elinden geleni yaptı.

İşin ilginci, eğer İkinci Dünya Savaşı patlak vermemiş olsaydı, bir sonraki olimpiyat oyunlarını Almanya’nın müttefiki Japonya düzenleyecekti. Sonuç olarak 1940 Tokyo Olimpiyatları da tarihe yapılamamış olimpiyatlardan biri olarak geçti.

1944 Olimpiyat Oyunları da aynı şekilde, savaş bitmediği için düzenlenemedi ve sporcular 1948 Londra Oyunları’na kadar sabretmek zorunda kaldı. Tokyo ancak 1964’te olimpiyatları düzenleyebildi; Almanya ise oyunlara bir daha ev sahipliği yapabilmek için 1972 Münih’i beklemek zorunda kaldı.

Umalım ki Olimpiyat tarihi bu tür kesintilere bir daha uğramadan uluslararası barışa hizmet etmeye devam etsin.

Eğer İkinci Dünya Savaşı çıkmamış olsaydı, 1940 Olimpiyat Oyunları da Tokyo’da gerçekleştirilecekti

Almanya ve Fransa Diken Üstünde

Ekran Resmi 2016-07-30 14.54.02

Peşpeşe gerçekleştirilen terör saldırıları nedeniyle Almanya ve Fransa’da hükümetler de, halk da tedirgin. IŞİD ve benzeri örgütlerin sonunu getirmek ise kolay olmayacak.

AlmanyaWürzburg‘da önce 17 yaşında bir Afganistanlı, trende yolculara bıçak ve balta ile saldırdı ve beş kişiyi yaraladı. Kısa bir süre sonra Ansbach‘ta, bu kez 27 yaşında bir Suriyeli, bir müzik festivali sırasında bombalı intihar saldırısı düzenledi. IŞİD’in üstlendiği bu eylemi gerçekleştiren terörist neyse ki konser alanına giremedi ve eylem 15 yaralı ile “ucuz” atlatıldı.

Saldırıyı gerçekleştirenlerin hayat hikayeleri, Almanya’daki siyasal tartışmaları etkileyecek tarzda. Örneğin Ansbach’taki eylemin Suriye doğumlu faili, bundan iki sene önce Almanya’ya gelmiş, ancak iltica başvurusu reddedilmiş bir kişi.

IŞİD, Batı Avrupa’da gerçekleştirdiği tüm eylemlerde adet olduğu üzere, Würzburg ve Ansbach saldırılarını kısa bir süre içinde kendi haber ajansı aracılığıyla üstlendi. Örgüte göre bu eylemlerin amacı, Suriye ve Irak’ta IŞİD’e karşı sürdürülen operasyonlara katkıda bulunana Almanya’yı “cezalandırmak”.

Almanya’daki kimi çevreler için bu iki saldırı, göç olgusu, mülteciler ve terör tehdidi gibi kavramlar arasında bağlantı kurmak için arayıp da bulamayacakları fırsat. Federal hükümet de bu yüzden mümkün oldukça sükûneti temin etmeye ve Şansölye Angela Merkel’in zor duruma düşmesini engellemeye çalışıyor.

Merkel geçtiğimiz yıl Suriye’deki iç savaştan kaçanlara ülkenin kapılarını açmayı kabul etmiş ve yaklaşık 1 milyon Suriyeli mülteci ülkeye gelmişti. Dolayısıyla kamuoyunun genelinde bu mülteci varlığının yaşamsal bir tehdit oluşturduğuna dair bir izlenim yerleşirse, bundan siyasi anlamda en çok zarar görecek kişi Merkel. Toplumsal bağlamda ise, mültecilerin sıkıntıya düşmesi elbette kaçınılmaz. 

Almanya’ya nazaran IŞİD eylemleriyle çok daha tanışık olan Fransa’ya gelince: Geçtiğimiz hafta bu ülkede bir eylem daha oldu ve bir din adamı kilisesinde öldürüldü. Eylemin gerçekleştirildiği yer, Fransa’nın kuzeybatısındaki Rouen şehrine yakın ufak bir kasaba; hedefi ise 86 yaşında bir Katolik rahip. Güvenlik ve terör uzmanlarının deyimiyle “yumuşak”, bir başka deyişle, korunması çok zor bir hedef. Bu tür bir eylemi önceden tahmin edip tedbirini almak da imkansıza yakın.

Fransa İçişleri Bakanlığı’nın açıkladığına göre, ülkede 2000 kilise, 1000 cami ve 500 sinagog halihazırda koruma altında, ama toplam sayısı 60 bine yaklaşan ibadethanelerin tamamı önünde tedbir almak kolay değil.

Fransa’daki eylemi gerçekleştiren terörist, duymaya alıştığımız tarzda bir profile sahip. “Suriye’de cihada gitmeye” çalışan ama gidemeyen, bunun üzerine bulunduğu yerde eyleme geçen bir Fransız vatandaşı. Vaktiyle hapse girmiş ve elektronik kelepçe ile serbest bırakılmış. İşte bu profil nedeniyle, Fransız hükümeti ve Cumhurbaşkanı François Hollande muhalefet tarafından ulusal güvenlik meselesini savsaklamakla suçlanıyor.

Mayıs 2017’de cumhurbaşkanlığı seçimlerine gidecek olan Fransa’da Hollande’ın yeniden seçilme şansı, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik şartlar nedeniyle zaten pek yüksek görülmüyor. Ülke halkını giderek pençesine alan terör psikolojisinin de kendisi için pek bir faydası olmayacağı kesin.

Sonuç olarak IŞİD, hedef aldığı toplumları her anlamda “terörize eden”, farklı kesimlerin birbirine şüpheyle bakmasını sağlayan, hedef aldığı ülkelerin kimyasını bozan eylemlerine devam ediyor. Bu eylemler devam ettikçe de, hedef ülkelerdeki mevcut yönetimlerin sıkıntıya düşmesi kaçınılmaz.

Fransa ve Almanya’daki hükümetlerin sıkıntıya düşmesinden çıkar uman gücün kim olduğu tespit edilirse, IŞİD’ın etrafındaki sır bulutu da belki biraz olsun dağılır. 

IŞİD ve benzeri örgütlerin sonunu getirmek kolay olmayacak ama, toplumsal barışı ve demokratik, çoğulcu rejimlerin devamını sağlamak için bunu başarmak şart. Peki bu kötülüğü yok etmenin çaresi nasıl bulunacak? Asıl mesele orada.

Ekran Resmi 2016-07-30 15.23.50

Fransa’daki terör eylemi sonrası Katolik La Croix gazetesi, “Kötülüğe Karşı” manşetiyle çıktı

 

 

 

 

Çin Ordusu Afrika’ya Yerleşiyor

Uluslararası sistemde yeni ittifak zincirleri kurulur, var olan ittifaklar da bozulur ya da dönüşüm geçirirken, Çin’in ağırlığını kimden yana kullanacağı büyük önem taşıyor.

Bu ülkenin (özellikle ekonomik araçları kullanarak) küresel düzeyde etkinliğini arttırdığı; askeri yöntemleri ise daha ziyade yakın coğrafyası olan Doğu Asya’ya sakladığı biliniyor.

Çin’in askeri kapasitesini küresel ölçekte kullanma imkânı ise, örneğin ABD’yle karşılaştırıldığında bir hayli sınırlı. Çin henüz dünyanın dört bir yanına dağılmış gelişkin bir askeri üs ağına sahip ABD ile boy ölçüşecek durumda değil.

Ancak Pekin yönetimi bu konuda bir şeyler yapmanın zamanı geldi diye düşünmüş olmalı ki, Cibuti’de bir askeri üs kurmak için Aralık ayı başında bu ülkeyle bir antlaşma imzaladı. Afrika’nın doğu sahillerindeki bu küçük ama stratejik önemi büyük ülkedeki üs, 2017 yılında faaliyete geçecek.

Cibuti, Kızıldeniz’in Hint Okyanusu’na bağlandığı noktada ve Yemen’in tam karşı kıyısında, yani son derece stratejik bir coğrafyada bulunuyor. Söz konusu bölgenin dünya deniz ticareti için yaşamsal önemde olduğunu herhalde hatırlatmaya gerek yok. Cibuti’nin stratejik önemini tek fark eden de zaten Çinliler değil: 23 bin km2’lik, 800 bin nüfuslu ve tek parti rejimiyle yönetilen bu ülkede hâlihazırda Fransa, İtalya ve ABD’nin de birer askeri üssü bulunuyor.

Cibuti’nin insan hakları ve demokrasiden nasibini pek almamış yöneticileri, iktidara tutunmanın en sağlam yolu olarak sistemin büyük güçleriyle iyi geçinmeyi temel diplomatik çizgi olarak benimsemiş durumdalar. Dolayısıyla Çin’in üs kurma talebini de büyük bir hevesle kabul etmişler. Cibuti’deki diğer üs sahibi ülkeler de, “madem Çin ordusu geliyor, bari gözümüzün önünde olsun,” diye düşünmüş olabilirler.

Peki Çin neden Afrika’da askeri olarak var olma ihtiyacı duyuyor? Gerçi kıtada 3000 kadar Çin askeri mevcut, ama bunların hepsi BM Barış Gücü bünyesinde görev yapan birlikler, dolayısıyla Cibuti’de farklı bir durum söz konusu. Pekin’in resmi gerekçesi, Aden Körfezi’ndeki korsanlıkla ve bölgedeki terörle mücadele, ayrıca insani yardım operasyonlarına katkıda bulunma. Cibuti, Çin’in önemli yatırımlarının bulunduğu Etiyopya ve Güney Sudan’a bir giriş kapısı olarak da değerlendiriliyor. Bunların dışında, kıtada yaşayan 1 milyon Çin vatandaşına güvence sağlama ihtiyacı da dile getiriliyor. Zira Afrika’daki radikal İslamcı saldırılarda hayatını kaybeden Çinlilerin sayısı giderek artıyor.

Çin’in yabancı ülkelerde birkaç askeri üssü zaten bulunuyordu, ama şimdiye kadar bunların hepsi Asya’daydı. Asya kıtasını güneyden kuşatan bu üs sistemi, “Çin’in inci kolyesi” olarak adlandırılıyor. En önemlileri Birmanya, Bangladeş ve Pakistan’da bulunan bu üslerdeki faaliyetler, özellikle Hindistan tarafından tedirginlikle takip ediliyor. Hintli devlet adamları, “Çin tarafından çevrelenmekte oldukları” yönündeki endişelerini sık sık dile getiriyorlar.

Şimdi Çin, Afrika’daki bu üssüyle kolyesine bir inci tanesi daha eklemiş ve ilk defa Asya kıtası dışındaki bir toprağa kalıcı olarak asker yerleştirmiş oluyor.

Ortadoğu üzerinden yeni küresel dengeler şekillenirken, Çin’in Ortadoğu’nun bu kadar yakınına askeri olarak yerleşmesini herhalde tüm büyük güçler dikkatle takip ediyordur. Çin’in Suriye kriziyle ilgili olarak BM Güvenlik Konseyi’nde iki kez veto hakkını kullandığı ve böylelikle olayların gidişatını belirli ölçülerde etkilediği de hatırlardadır.

Uluslararası sistemde yeni bir oyun kurgulanırken, Çin esaslı bir rol oynamaya kararlı görünüyor.

(20 Aralık 2015)

Cibuti Kızıldeniz’i kontrol eden stratejik bir konuma sahip

Trump Zamanı

Amerika Birleşik Devletleri’nde Cumhuriyetçi Parti’nin aday belirleme süreci nihayet tamamlandı ve tahmin edildiği gibi işadamı Donald Trump resmen aday ilan edildi. Kasım ayında yapılacak başkanlık seçimlerinde Trump, Demokrat Parti adayı Hillary Clinton’a karşı yarışıp dört yıllığına Beyaz Saray’a yerleşmeye çalışacak.

Donald Trump, Cleveland’da yapılan parti kongresinde adaylığı ilan edilir edilmez coşkulu bir konuşma yaptı ve önceki çizgisinden sapmayarak Amerikan halkının güvenlik kaygılarını ön plana çıkardı.

70 yaşındaki işadamı, ABD’nin 45. başkanı olmak için adaylığı “alçak gönüllülük ve şükranla kabul ettiğini” vurgulamaktan da kaçınmadı. Trump yaptığı konuşmada, “kamu düzeninin adayı olacağını” da üstüne basa basa söyledi.

Aslında güvenlik ve düzen konusu ABD başkanlık yarışının temel tartışma konularından biri. Trump, mevcut Demokrat yönetim altında ABD’nin “kaos ve şiddet sarmalına mahkum edildiğini” iddia ediyor. Eğer göreve gelirse Trump, başkanlığın kendisine vereceği tüm yetkileri kullanarak ülkede şiddete yol açmaktan sorumlu tuttuğu kesimleri hizaya getireceği sözünü de veriyor.

Başkan adaylığı macerasına başladığından beri Donald Trump “siyaseten doğruculuğa” da savaş açmış durumda. Bu açıdan, verdiği çok sayıda beyanat ırkçı olmakla ya da yangına körükle gitmekle itham ediliyor. Fakat Trump bu eleştirilere  hiç kulak asmıyor. Entelektüel çevrelerin hor görmesi nedeniyle sıradan halkın kendi fikirlerini ifade etmeye çekinir hale geldiğini savunan Trump, kendisini çoktan “halkın sesi” olarak ilan etmiş durumda.

Eleştirdiği entelektüel çevreler tam da bu yüzden Trump’a “popülist” diyor.

ABD’de gündemin yoğun şiddet olaylarıyla şekillendiği bir gerçek. Sık sık tekrarlanan silahlı saldırılar ve katliamlar, güvenlik güçlerinin (özellikle) siyahlara uyguladığı orantısız şiddet gibi konular, sadece ABD’de değil, tüm dünyada ses getiriyor. Bu olaylara daimi bir terör saldırısı tehdidi ve bunun yarattığı korkuyu da eklemek lazım.

Donald Trump, seçildiği takdirde göreve başlayacağı tarihe atıfla, “20 Ocak 2017’dan itibaren ABD düzene girecek” diyor, bunu nasıl başaracağı ise, iddiasının aksine o kadar da belli değil.

Trump’ın düzen ve güvenlik vurgusu tabii ki sadece ABD’nin iç siyasetine yönelik değil; dış politika alanında da geçerli. Trump’ın dünya algısı elbette bu çerçevede şekillenmiş durumda. ABD-Meksika sınırına “yasadışı göçü engellemek için” bir duvar inşa planı en çok tanınmış önerilerinden biri.

Trump, “korkunç” diye tanımladığı Çin, Meksika ve Kanada ile imzalanmış serbest ticaret antlaşmalarının da yeniden müzakere edilmesini talep ediyor.

Yine dış politika alanında, Trump’ın NATO üyeleri için sarf ettiği sözler ise, Cumhuriyetçi adayın daha başkan olmadan diplomatik kriz çıkarma yeteneği olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. “Maddi katkıda bulunmayan ülkelerin NATO korumasından yararlanma hakkı olamaz” diye konuşan Trump, Baltık cumhuriyetleri başta olmak üzere pek çok üye ülkenin kınama mesajlarına maruz kaldı. Rusya ile Batı arasındaki gerilim devam ederken, ABD’nin NATO yükümlülüklerini bazı ülkeler için uygulamayabileceği anlamına gelen sözlerden kendini Rus tehdidi altında hisseden Baltık cumhuriyetlerinin ya da Doğu Avrupa ülkelerinin tedirgin olmaması mümkün değil.   

Seçilse de seçilmese de, iç ve dış politikada temsil ettikleriyle, Donald Trump hem zamanın ruhuna uyumlu görünüyor, hem de sözleri ve tavırlarıyla zamanın ruhuna katkıda bulunuyor. Dünyanın hiçbir ülkesi bu genel havadan azade değil.

Demek yirmibirinci yüzyılın ilk yarısı da böyle geçecekmiş.

(22 Temmuz 2016)

Britanya’nın Yeni Dış Politikası

Londra’nın eski belediye başkanı Boris Johnson’ın Birleşik Krallık’ın Dışişleri Bakanı olarak atanması, yeni Başbakan Theresa May’e yönelik ilgiyi bile gölgede bıraktı.

Başbakan David Cameron Brexit referandumunun sonuçları açıklanır açıklanmaz istifa etmişti. İktidar partisindeki liderlik yarışı oldukça kısa bir sürede tamamlandı ve İçişleri Bakanı Theresa May, başbakanlık koltuğuna 13 Temmuz Çarşamba günü oturdu.   

Kraliçe II. Elizabeth tarafından Büyük Britanya’nın 76. Başbakanı olarak atanan May, ülke tarihindeki ikinci kadın başbakan ve tıpkı Margaret Thatcher gibi Muhafazakar Parti’den.

May’ın yeni hükümeti oluştururken Dışişleri Bakanı olarak Johnson’ı ataması, yeni bakanın geçmişte yaptığı garip çıkışlar ve sarfettiği sözler öne çıkarılarak genellikle olumsuz değerlendirildi. Muhafazakar Parti’deki liderlik yarışı sırasında May’i desteklememiş olan Johnson’ın bu önemli göreve getirilmesi de ilginç bulundu.

Aslında yeni hükümetin önündeki en önemli mesele, Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılma sürecini yönetmek. Bu arada Britanya’nın bütünlüğünü korumaya, diğer bir deyişle, İskoçya’nın yeni bir bağımsızlık referandumu düzenlemesinin de önüne geçilmeye çalışılacak.

Yeni hükümet, AB’den çıkış prosedürünü hemen başlatmak istemiyor. Başbakan May, Lizbon Antlaşması’nın 50. maddesini ancak 2016 sonunda işleteceğini duyurdu. Buna Berlin ve Paris’in pek sevinmediğini söylemek gerek. Onlar, “ne olacaksa bir an önce olsun” havasında.

Çıkış prosedürünün yaklaşık iki yıl süreceğini hesaba katarsak; Britanya 2019’a kadar süreci uzatmanın hesabını yapıyor diyebiliriz.

Yeni Britanya hükümetinin en önemli dış politika dosyası AB’den çıkmak olduğuna göre, esas yük Johnson’ın değil, Brexit’ten sorumlu bakan David Davis’in omuzlarında olacak.

Peki bu durumda Boris Johnson tam olarak ne iş yapacak?

Her şeyden önce Avrupa Birliği üyeleriyle ikili ilişkileri güçlendirmesi gerekiyor. Ne de olsa AB’den çıktığında Britanya’nın AB’nin diplomatik kanallarını kullanması mümkün olmayacak. Dışişleri Bakanlığı yetkilileri daha şimdiden diplomatik temsilcilik sayısının ve bakanlık bütçesinin arttırılmasını talep ediyor.

Londra NATO gibi uluslararası örgütlerdeki rolüne bundan böyle daha fazla önem verecek. Büyük Britanya’nın küresel operasyon kabiliyetine sahip bir nükleer güç olduğunu herhalde hatırlatmaya gerek yok. NATO’nun Varşova Zirvesi’nde de görüldü ki, Doğu Avrupa’ya ilave birlik yollamaya en hevesli NATO üyesi Britanya.

Ayrıca, 14 Temmuz akşamı Fransa’nın Nice kentinde yaşanan trajedinin bir kez daha gösterdiği gibi, Batı dünyasının radikal islamcı terörle sınavı henüz bitmedi. Dolayısıyla Birleşik Krallık ve AB üyeleri arasındaki güvenlik işbirliği kaçınılmaz olarak devam edecek. Britanya bu alandaki yeteneklerini önemli bir pazarlık kozuna çevirebilir.

Birleşik Krallık uluslararası plandaki ağırlığını sürdürmek için BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi olma avantajını kullanmaya da devam edecek. Londra’nın BM bünyesinde Libya, Somali, Yemen, Darfur ve Kıbrıs dosyalarıyla yakından ilgilendiği biliniyor. Brexit tamamlandığında Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinden sadece biri AB üyesi olacak, o da Fransa.

Dolayısıyla NATO ve BM düşünüldüğünde asıl kaybedenin AB olduğu bile söylenebilir.

Birleşik Krallık AB’den çıkma kararının içe kapanma anlamına gelmediğini her yöntemle göstermeye çalışacak. Bu çerçevede, Commonwealth örgütü içindeki rolünü de yabana atmamak lazım.

Bakalım Britanya’nın geleneksel rakipleri tüm bunlara nasıl tepki gösterecek? Belki de Brexit referandumu sonucuna biraz erken sevinmişlerdir.

(17 Temmuz 2016)

Tony Blair: Hatalı Dış Politikanın Hesabını Vermek

Demokratik ülkelerde iç ve dış politika kararları hakkında siyasetçilerin hesap vermelerinden daha doğal bir şey yok. Hesap vermekten kastedilen sadece seçimden seçime siyaseten hesap vermek değil; yeri geldiğine ulusal ve uluslararası mahkemeler önünde de hesap verebilmek. Üstelik, üzerinden ne kadar yıl geçerse geçsin, bazı kararların hesabını verme zamanı mutlaka geliyor.

Elbette bu, demokratik rejimle yönetilen çoğulcu ve açık toplumlar için geçerli. Yoksa yöneticilerin ülkeyi kendi tapulu malı zannedip tepe tepe kullandığı yerler için değil.

Öyle de yapsa böyle de yapsa kendisini çılgınca alkışlayan lümpen kitlelere sırtını dayamış yönetimlerin kafası bu açıdan rahat. Güçlü olanın yaptığı her şeye bir gerekçe bulmaya hazır yorumcuların bol bulunduğu ülkelerde de durum aynı.

Hesap verebilir ve şeffaf yönetimler, yönetenleri sorgulamaya alışkın ve uyanık bir kamuoyunun bulunduğu ülkelerde var olabiliyor. Büyük Britanya belli ki bu ülkelerden biri ve işte bu yüzden, ülkenin eski Başbakanlarından Tony Blair şu günlerde bir hayli sıkıntıda.

Tony Blair’in 2003 yılında vermiş olduğu Irak savaşına ve işgaline katılma kararı, hazırlanması yedi seneye ve 13 milyon dolara malolan, 2 milyon 6 yüzbin kelimelik bir araştırma raporuyla yerden yere vuruldu. Geçen hafta yayınlanan rapor, uzun yıllardır süren bir tartışmayı nihayete erdirmek şöyle dursun, çok daha uzun sürecek başka tartışmaların kapısını açtı.

Blair, raporun açıklanmasından hemen sonra düzenlediği uzun bir basın toplantısında, “lütfen yalan söylediğimi iddia etmekten vazgeçin,” dedi ve verdiği kararın doğru bir karar olduğunda ısrar etti. John Chilcot’un kaleme aldığı raporun bulguları ise öyle söylemiyor.

Blair, “her kararı iyi niyetle aldığını,” vurgulamadan da edemedi. Sanki ülkeyi yöneten bir kişinin iyi niyet ilkesine uygun davranması bir marifetmiş gibi.

Savaşta hayatını kaybeden askerlerin yakınlarının Blair’i dava edebilecekleri söylenmeye başlandı bile. Gerçi böylesine önemli bir dış politika kararını sanki Tony Blair tek başına almış ve uygulamış gibi yapmak da biraz tuhaf. Belki de her şeyi Blair’in üstüne yıkıp geri kalanların sorumluluğunu gözden kaçırmak da siyasi bir tercihtir.

Rapor yeni, şaşırtıcı ya da gizli bir bilgiyi ifşa etmiş değil; sıraladığı bulgular on yılı aşkın bir süredir gazeteciler ve akademisyenler tarafından zaten dile getiriliyor. Ne de olsa basının hür olduğu, eleştiri ve tartışma kültürüne sahip, hükümet politikalarını sorgulamanın da gayet doğal karşılandığı bir ülkeden söz ediyoruz. Ancak bu rapor en azından, Irak Savaşı’na karşı çıkanların başından beri dile getirdikleri iddiaları toparlamış ve yasal bir zemine oturtmuş oldu.

Yoksa Tony Blair’in başbakanlığındaki Birleşik Krallık hükümetinin, son derece yetersiz bir planlamayla ve doğruluğu şüpheli istihbarat bilgilerine dayanarak ülkeyi Irak Savaşı’na sürüklediği bugün keşfedilmiş değil. Savaşın sonuçları da zaten ortada.

Esas tartışma, 2003 yılındaki (İşçi Partili) Büyük Britanya Hükümeti’nin, zamanın (Cumhuriyetçi) ABD yönetiminin dümen suyunda gitmeye neden bu kadar hevesli olduğu üzerine.

Başka bir deyişle, Büyük Britanya her zaman ve her koşulda ABD’nin yanında mı hareket etmeli? Donald Trump’un başkan olma ihtimalinin konuşulduğu böylesi bir dönemde, bu soru büyük önem taşıyor. Tartışma bu minvalde olduğu için Blair’in Bush’a “ne olursa olsun sizinleyiz,” demiş olması raporun öne çıkartılan kısımlarından biri oldu.

Demokratik rejimlerin sağlıklı işleyişi, zaman zaman kendi içinde bir arınmaya gidip hatalarla yüzleşmesine ve bu hatalara yol açanların da hesap vermesine bağlı. Çünkü dış politikadaki hataların bedelini tüm toplum, hatta yeri geldiğinde, yabancı toplumlar da ödüyor.

(10 Temmuz 2016)

Brexit sonrası NATO

Büyük Britanyalı seçmenlerin Avrupa Birliği’ni terk etme kararı, son on gündür hemen her açıdan irdelendi. Birleşik Krallık’ın ve AB’nin geleceği, olası ekonomik sonuçlar, İskoçya’dan yükselen bağımsızlık referandumu çağrıları, Brexit’in nasıl bir süreçle kotarılacağı gibi konular önümüzdeki aylarda da tartışılmaya devam edilecek.

“Batı” olarak adlandırılan ve sanki yekpare bir yapıymış gibi bahsedilen oyuncular topluluğunun aslında ne kadar çoğul olduğu ve “Batı” içinde yer alan oyuncuların bazen birbirine köstek olacak kadar çıkar çatışması içine girebildikleri artık herhalde daha iyi anlaşılmıştır.

Görüntüyü kurtarma çabaları ne kadar yoğun olursa olsun, Avrupa Birliği on gün öncesine göre çok daha zayıf ve kargaşa içinde. Halen hiç kimse önünü görebilmiş değil. “Batı” dünyasında taşların yerinde oturması yıllar alacak.

Fakat Avrupa kıtasında faaliyet gösteren bir başka oyuncu daha var ve o tüm bu fırtınadan etkilenmemişe benziyor. Hatta belki de tam tersi, Brexit fırtınasında esen rüzgarlar onun yelkenlerini bile doldurabilir. NATO’dan söz ediyoruz.

Önümüzdeki haftanın diplomatik gündemine NATO damgasını vuracak. Askeri ittifak, 8-9 Temmuz tarihlerinde Polonya’nın başkenti Varşova’da devlet ve hükümet başkanları düzeyinde bir zirve topluyor.

NATO’nun Varşova zirvesinin önemli bir toplantı olacağı aylar öncesinden belliydi. “Batı” dünyası ile Rusya arasındaki mevcut itiş kakış ortamında; ayrıca IŞİD, son İstanbul saldırısında olduğu gibi, NATO üyelerini vurmaya devam ederken, bu zirveden çıkacak her karar elbette büyük önem taşıyor.

Rusya, Batı dünyası içinde özellikle Büyük Britanya’yla bir bilek güreşi içinde olduğu için, Brexit sonrası yapılacak bu ilk NATO zirvesi Moskova’da da özel bir ilgiyle takip edilecek.

Varşova Zirvesi’nde Avrupa Birliği’yle NATO arasındaki işbirliğinin gelecekte nasıl şekilleneceği de ele alınacak. Zira Avrupa Birliği içinde en çok askeri harcama yapan ülke Birleşik Krallık’tı. Bu ülkenin AB’den çıkıyor olması, birliğin güvenlik ve savunma politikası için önemli sonuçlar doğuracak. Zirve sırasında NATO ile AB arasında daha yakın bir yardımlaşmanın ve istihbarat işbirliğinin nasıl sağlanacağı üzerinde durulacak.

Her ikisinin de merkezi aynı şehirde, yani Brüksel’de bulunan ve üyeleri büyük ölçüde aynı ülkelerden oluşan bu iki örgüt, tam bir işbirliği içine bir türlü giremedi. Bunun temel sebebi, güvenlik ve savunma alanında AB’yi kendi ayakları üzerinde durabilen, daha farklı bir ifadeyle, Avrupa ülkelerini NATO’ya ve dolayısıyla ABD’ye muhtaç etmeyen bir kurgu arzulayan Avrupa ülkeleri.

Aslında Avrupa’nın güvenliğini Avrupalıların sağlaması düşüncesi yeni değil. Varolduğu dönemde somut olarak ne işe yaradığını pek kimse anlamamış olsa da, temeli 1948’e dayanan Batı Avrupa Birliği (BAB/WEU) bu düşüncenin bir ürünüydü. Bu örgüt uzun süre atıl kaldıktan sonra, AB kurumları bünyesinde eritilmesine karar verildi. Ancak BAB’ın dağıtılması ve yapılarının AB bünyesine aşama aşama aktarılması tam bir yılan hikayesine döndü ve neredeyse onbeş yıl sürdü. Bu süreçte AB ortak bir güvenlik ve savunma politikası geliştirilmesini hep gündeminde tuttu. Bir takım ilerlemeler olsa da, bu alandaki başarının son derece kısıtlı olduğunu teslim etmek lazım.

Geldiğimiz noktada, Batı Avrupa’nın askeri anlamda önemli ülkelerini biraraya getiren tek bir savunma örgütü kaldı, o da NATO.

Büyük Britanya, Avrupa’nın ABD ile daha yakın ilişkiler kurması gerektiğini her zaman savunmuş, kendisinin ABD’yle olan yakınlığını da “özel ilişki” olarak adlandırmıştır.

Büyük Britanya AB’den çıkarak, NATO’nun Avrupa kıtası için önemini nispeten arttırmış oldu. Avrupa’yı ABD’ye yapıştırma siyasetine gayet uygun bir adım.

(3 Temmuz 2016)

Brexit: Kumar Şimdi Başlıyor

David Cameron girdiği bahsi kaybetti. Büyük Britanyalı seçmenler, 1973’ten beri üyesi oldukları Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı aldılar. AB tarihinde ilk defa bir üye ülke, birlikle yollarını ayırıyor.

Brexit referandumu büyük bir kumardı, ama asıl kumar şimdi başlıyor. AB’nin üst düzey yetkilileri dâhil hiç kimse, bu jeopolitik depremin bölgesel ve küresel sonuçlarını öngöremiyor. Zaten referandum kampanyasında “AB’de kalalım” diyenlerin temel argümanı da böylesi bir belirsizliğe düşmemekti. Artık çok geç.

Britanyalı seçmenin % 52’si hem kendi ülkelerini, hem AB’yi, hem de tüm dünyayı, nereye çıkacağı belli olmayan bir tünele sokmuş oldu.

Referandum sonucunu kendi izlediği siyasetin reddi olarak yorumlayan Cameron, Ekim ayında yapılacak parti kongresiyle başbakanlık görevini bırakacağını açıkladı. Birleşik Krallık’ın yeni hükümeti, Lizbon Antlaşması’nın 50. maddesini işleterek, iki yıl sürmesi beklenen çıkış prosedürünü başlatacak.

Britanya’nın AB’den ayrılma kararına kıta Avrupası’nda kimlerin sevindiğine bakmak, AB’nin geleceği hakkında karamsar olmak için yeterli.

Fransa’daki aşırı sağ lider Marine Le Pen başta olmak üzere, Avrupa’nın dört bir yanındaki popülist siyasetçiler, kendi ülkelerinin de AB’den ayrılması için referandum talep etmeye başladılar. Bu çerçevede Danimarka, Macaristan ya da Polonya’nın AB’den ayrılma sırasına girip girmeyecekleri tartışılıyor.

Avrupa Birliği’ni savunan siyasetçiler, halkların azımsanmayacak bir kesiminin neden Avrupa bütünleşme projesine mesafeli durdukları üzerinde düşünmek zorunda. Eğer bu konuda bir şeyler yapılmazsa, AB’nin bildiğimiz haliyle uzun süre ayakta kalması mümkün olmayacak.

Brexit referandumunun en merak edilen yönlerinden biri katılım oranıydı. Son üç genel seçimde yüzde 60-65 oranında sandık başına giden 46,5 milyon Britanyalı seçmenin yüzde 72’si referandum sandığına koştu. Bu yüksek katılım da gösteriyor ki, herkes bu referandumun ne kadar tarihi olduğunu farkındaymış.

Referanduma giden süreçte göç ve ekonomi, tartışmaların odağındaydı. AB’den çıkma taraftarları, AB üyeliği yüzünden Britanya’nın bir göç akını altında ezileceğini ve ülkenin bağımsızlığını korumanın tek yolunun AB’yle yolları ayırmak olduğunu söyleyip durdular. Anlaşılan o ki seçmenin çoğunluğu onlara hak vermiş.

Kampanyanın son günlerine damgasını vuran olay ise elbette, İşçi Partili (ve AB yanlısı) milletvekili Jo Cox’un bir cinayete kurban gitmesi oldu.

Britanyalı seçmenin yüzde 48’si şimdi endişe içinde, kötü durum senaryolarının gerçekleşmesini bekliyor.

Oylamanın çarpıcı sonuçlarından biri, Büyük Britanya’yı oluşturan dört parçadan ikisi olan İskoçya ve Kuzey İrlanda’nın ezici çoğunlukla “AB bünyesinde kalalım” demesi oldu. İngiltere’de de Londra çoğunlukla kalalım derken, kırsal kesim ve küçük şehirler, ayrıca Galler, “çıkalım” oyu verdi.

Brexit İskoçya‘da yeni bir bağımsızlık referandumunu, Kuzey İrlanda’da ise İrlanda Cumhuriyeti’yle birleşme sürecini tetikleyebilir.

Britanya aslında her zaman AB’nin “hem içinde, hem dışında” bir üye oldu. Schengen bölgesine ya da ortak para Euro’ya dâhil olmayan Britanya, elini taşın altına koymamakla her zaman suçlanmıştı. Şimdi de AB’yi karma karışık bir boşanma sürecine zorlamakla itham ediliyor.

Fransa ve Almanya’nın bu krizi fırsata dönüştüreceklerini ve AB bütünleşmesine ivme kazandıracaklarını iddia edenler de var. Avrupa’nın dört bir yanında milliyetçi ve popülist bir dalga kabarmışken bunu nasıl başarırlar, orası belirsiz. Her durumda, AB’nin anlamını ve hedeflerini Avrupa halkları nezdinde netleştirmek zorunda oldukları ortada.

Bu haliyle AB’nin Türkiye gibi aday ülkeler üzerinde herhangi bir demokratikleşme baskısı yaratamayacağını eklemeye ise herhalde gerek yoktur.

(26 Haziran 2016)