Trump Zamanı

Amerika Birleşik Devletleri’nde Cumhuriyetçi Parti’nin aday belirleme süreci nihayet tamamlandı ve tahmin edildiği gibi işadamı Donald Trump resmen aday ilan edildi. Kasım ayında yapılacak başkanlık seçimlerinde Trump, Demokrat Parti adayı Hillary Clinton’a karşı yarışıp dört yıllığına Beyaz Saray’a yerleşmeye çalışacak.

Donald Trump, Cleveland’da yapılan parti kongresinde adaylığı ilan edilir edilmez coşkulu bir konuşma yaptı ve önceki çizgisinden sapmayarak Amerikan halkının güvenlik kaygılarını ön plana çıkardı.

70 yaşındaki işadamı, ABD’nin 45. başkanı olmak için adaylığı “alçak gönüllülük ve şükranla kabul ettiğini” vurgulamaktan da kaçınmadı. Trump yaptığı konuşmada, “kamu düzeninin adayı olacağını” da üstüne basa basa söyledi.

Aslında güvenlik ve düzen konusu ABD başkanlık yarışının temel tartışma konularından biri. Trump, mevcut Demokrat yönetim altında ABD’nin “kaos ve şiddet sarmalına mahkum edildiğini” iddia ediyor. Eğer göreve gelirse Trump, başkanlığın kendisine vereceği tüm yetkileri kullanarak ülkede şiddete yol açmaktan sorumlu tuttuğu kesimleri hizaya getireceği sözünü de veriyor.

Başkan adaylığı macerasına başladığından beri Donald Trump “siyaseten doğruculuğa” da savaş açmış durumda. Bu açıdan, verdiği çok sayıda beyanat ırkçı olmakla ya da yangına körükle gitmekle itham ediliyor. Fakat Trump bu eleştirilere  hiç kulak asmıyor. Entelektüel çevrelerin hor görmesi nedeniyle sıradan halkın kendi fikirlerini ifade etmeye çekinir hale geldiğini savunan Trump, kendisini çoktan “halkın sesi” olarak ilan etmiş durumda.

Eleştirdiği entelektüel çevreler tam da bu yüzden Trump’a “popülist” diyor.

ABD’de gündemin yoğun şiddet olaylarıyla şekillendiği bir gerçek. Sık sık tekrarlanan silahlı saldırılar ve katliamlar, güvenlik güçlerinin (özellikle) siyahlara uyguladığı orantısız şiddet gibi konular, sadece ABD’de değil, tüm dünyada ses getiriyor. Bu olaylara daimi bir terör saldırısı tehdidi ve bunun yarattığı korkuyu da eklemek lazım.

Donald Trump, seçildiği takdirde göreve başlayacağı tarihe atıfla, “20 Ocak 2017’dan itibaren ABD düzene girecek” diyor, bunu nasıl başaracağı ise, iddiasının aksine o kadar da belli değil.

Trump’ın düzen ve güvenlik vurgusu tabii ki sadece ABD’nin iç siyasetine yönelik değil; dış politika alanında da geçerli. Trump’ın dünya algısı elbette bu çerçevede şekillenmiş durumda. ABD-Meksika sınırına “yasadışı göçü engellemek için” bir duvar inşa planı en çok tanınmış önerilerinden biri.

Trump, “korkunç” diye tanımladığı Çin, Meksika ve Kanada ile imzalanmış serbest ticaret antlaşmalarının da yeniden müzakere edilmesini talep ediyor.

Yine dış politika alanında, Trump’ın NATO üyeleri için sarf ettiği sözler ise, Cumhuriyetçi adayın daha başkan olmadan diplomatik kriz çıkarma yeteneği olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. “Maddi katkıda bulunmayan ülkelerin NATO korumasından yararlanma hakkı olamaz” diye konuşan Trump, Baltık cumhuriyetleri başta olmak üzere pek çok üye ülkenin kınama mesajlarına maruz kaldı. Rusya ile Batı arasındaki gerilim devam ederken, ABD’nin NATO yükümlülüklerini bazı ülkeler için uygulamayabileceği anlamına gelen sözlerden kendini Rus tehdidi altında hisseden Baltık cumhuriyetlerinin ya da Doğu Avrupa ülkelerinin tedirgin olmaması mümkün değil.   

Seçilse de seçilmese de, iç ve dış politikada temsil ettikleriyle, Donald Trump hem zamanın ruhuna uyumlu görünüyor, hem de sözleri ve tavırlarıyla zamanın ruhuna katkıda bulunuyor. Dünyanın hiçbir ülkesi bu genel havadan azade değil.

Demek yirmibirinci yüzyılın ilk yarısı da böyle geçecekmiş.

(22 Temmuz 2016)

Britanya’nın Yeni Dış Politikası

Londra’nın eski belediye başkanı Boris Johnson’ın Birleşik Krallık’ın Dışişleri Bakanı olarak atanması, yeni Başbakan Theresa May’e yönelik ilgiyi bile gölgede bıraktı.

Başbakan David Cameron Brexit referandumunun sonuçları açıklanır açıklanmaz istifa etmişti. İktidar partisindeki liderlik yarışı oldukça kısa bir sürede tamamlandı ve İçişleri Bakanı Theresa May, başbakanlık koltuğuna 13 Temmuz Çarşamba günü oturdu.   

Kraliçe II. Elizabeth tarafından Büyük Britanya’nın 76. Başbakanı olarak atanan May, ülke tarihindeki ikinci kadın başbakan ve tıpkı Margaret Thatcher gibi Muhafazakar Parti’den.

May’ın yeni hükümeti oluştururken Dışişleri Bakanı olarak Johnson’ı ataması, yeni bakanın geçmişte yaptığı garip çıkışlar ve sarfettiği sözler öne çıkarılarak genellikle olumsuz değerlendirildi. Muhafazakar Parti’deki liderlik yarışı sırasında May’i desteklememiş olan Johnson’ın bu önemli göreve getirilmesi de ilginç bulundu.

Aslında yeni hükümetin önündeki en önemli mesele, Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılma sürecini yönetmek. Bu arada Britanya’nın bütünlüğünü korumaya, diğer bir deyişle, İskoçya’nın yeni bir bağımsızlık referandumu düzenlemesinin de önüne geçilmeye çalışılacak.

Yeni hükümet, AB’den çıkış prosedürünü hemen başlatmak istemiyor. Başbakan May, Lizbon Antlaşması’nın 50. maddesini ancak 2016 sonunda işleteceğini duyurdu. Buna Berlin ve Paris’in pek sevinmediğini söylemek gerek. Onlar, “ne olacaksa bir an önce olsun” havasında.

Çıkış prosedürünün yaklaşık iki yıl süreceğini hesaba katarsak; Britanya 2019’a kadar süreci uzatmanın hesabını yapıyor diyebiliriz.

Yeni Britanya hükümetinin en önemli dış politika dosyası AB’den çıkmak olduğuna göre, esas yük Johnson’ın değil, Brexit’ten sorumlu bakan David Davis’in omuzlarında olacak.

Peki bu durumda Boris Johnson tam olarak ne iş yapacak?

Her şeyden önce Avrupa Birliği üyeleriyle ikili ilişkileri güçlendirmesi gerekiyor. Ne de olsa AB’den çıktığında Britanya’nın AB’nin diplomatik kanallarını kullanması mümkün olmayacak. Dışişleri Bakanlığı yetkilileri daha şimdiden diplomatik temsilcilik sayısının ve bakanlık bütçesinin arttırılmasını talep ediyor.

Londra NATO gibi uluslararası örgütlerdeki rolüne bundan böyle daha fazla önem verecek. Büyük Britanya’nın küresel operasyon kabiliyetine sahip bir nükleer güç olduğunu herhalde hatırlatmaya gerek yok. NATO’nun Varşova Zirvesi’nde de görüldü ki, Doğu Avrupa’ya ilave birlik yollamaya en hevesli NATO üyesi Britanya.

Ayrıca, 14 Temmuz akşamı Fransa’nın Nice kentinde yaşanan trajedinin bir kez daha gösterdiği gibi, Batı dünyasının radikal islamcı terörle sınavı henüz bitmedi. Dolayısıyla Birleşik Krallık ve AB üyeleri arasındaki güvenlik işbirliği kaçınılmaz olarak devam edecek. Britanya bu alandaki yeteneklerini önemli bir pazarlık kozuna çevirebilir.

Birleşik Krallık uluslararası plandaki ağırlığını sürdürmek için BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi olma avantajını kullanmaya da devam edecek. Londra’nın BM bünyesinde Libya, Somali, Yemen, Darfur ve Kıbrıs dosyalarıyla yakından ilgilendiği biliniyor. Brexit tamamlandığında Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinden sadece biri AB üyesi olacak, o da Fransa.

Dolayısıyla NATO ve BM düşünüldüğünde asıl kaybedenin AB olduğu bile söylenebilir.

Birleşik Krallık AB’den çıkma kararının içe kapanma anlamına gelmediğini her yöntemle göstermeye çalışacak. Bu çerçevede, Commonwealth örgütü içindeki rolünü de yabana atmamak lazım.

Bakalım Britanya’nın geleneksel rakipleri tüm bunlara nasıl tepki gösterecek? Belki de Brexit referandumu sonucuna biraz erken sevinmişlerdir.

(17 Temmuz 2016)

Tony Blair: Hatalı Dış Politikanın Hesabını Vermek

Demokratik ülkelerde iç ve dış politika kararları hakkında siyasetçilerin hesap vermelerinden daha doğal bir şey yok. Hesap vermekten kastedilen sadece seçimden seçime siyaseten hesap vermek değil; yeri geldiğine ulusal ve uluslararası mahkemeler önünde de hesap verebilmek. Üstelik, üzerinden ne kadar yıl geçerse geçsin, bazı kararların hesabını verme zamanı mutlaka geliyor.

Elbette bu, demokratik rejimle yönetilen çoğulcu ve açık toplumlar için geçerli. Yoksa yöneticilerin ülkeyi kendi tapulu malı zannedip tepe tepe kullandığı yerler için değil.

Öyle de yapsa böyle de yapsa kendisini çılgınca alkışlayan lümpen kitlelere sırtını dayamış yönetimlerin kafası bu açıdan rahat. Güçlü olanın yaptığı her şeye bir gerekçe bulmaya hazır yorumcuların bol bulunduğu ülkelerde de durum aynı.

Hesap verebilir ve şeffaf yönetimler, yönetenleri sorgulamaya alışkın ve uyanık bir kamuoyunun bulunduğu ülkelerde var olabiliyor. Büyük Britanya belli ki bu ülkelerden biri ve işte bu yüzden, ülkenin eski Başbakanlarından Tony Blair şu günlerde bir hayli sıkıntıda.

Tony Blair’in 2003 yılında vermiş olduğu Irak savaşına ve işgaline katılma kararı, hazırlanması yedi seneye ve 13 milyon dolara malolan, 2 milyon 6 yüzbin kelimelik bir araştırma raporuyla yerden yere vuruldu. Geçen hafta yayınlanan rapor, uzun yıllardır süren bir tartışmayı nihayete erdirmek şöyle dursun, çok daha uzun sürecek başka tartışmaların kapısını açtı.

Blair, raporun açıklanmasından hemen sonra düzenlediği uzun bir basın toplantısında, “lütfen yalan söylediğimi iddia etmekten vazgeçin,” dedi ve verdiği kararın doğru bir karar olduğunda ısrar etti. John Chilcot’un kaleme aldığı raporun bulguları ise öyle söylemiyor.

Blair, “her kararı iyi niyetle aldığını,” vurgulamadan da edemedi. Sanki ülkeyi yöneten bir kişinin iyi niyet ilkesine uygun davranması bir marifetmiş gibi.

Savaşta hayatını kaybeden askerlerin yakınlarının Blair’i dava edebilecekleri söylenmeye başlandı bile. Gerçi böylesine önemli bir dış politika kararını sanki Tony Blair tek başına almış ve uygulamış gibi yapmak da biraz tuhaf. Belki de her şeyi Blair’in üstüne yıkıp geri kalanların sorumluluğunu gözden kaçırmak da siyasi bir tercihtir.

Rapor yeni, şaşırtıcı ya da gizli bir bilgiyi ifşa etmiş değil; sıraladığı bulgular on yılı aşkın bir süredir gazeteciler ve akademisyenler tarafından zaten dile getiriliyor. Ne de olsa basının hür olduğu, eleştiri ve tartışma kültürüne sahip, hükümet politikalarını sorgulamanın da gayet doğal karşılandığı bir ülkeden söz ediyoruz. Ancak bu rapor en azından, Irak Savaşı’na karşı çıkanların başından beri dile getirdikleri iddiaları toparlamış ve yasal bir zemine oturtmuş oldu.

Yoksa Tony Blair’in başbakanlığındaki Birleşik Krallık hükümetinin, son derece yetersiz bir planlamayla ve doğruluğu şüpheli istihbarat bilgilerine dayanarak ülkeyi Irak Savaşı’na sürüklediği bugün keşfedilmiş değil. Savaşın sonuçları da zaten ortada.

Esas tartışma, 2003 yılındaki (İşçi Partili) Büyük Britanya Hükümeti’nin, zamanın (Cumhuriyetçi) ABD yönetiminin dümen suyunda gitmeye neden bu kadar hevesli olduğu üzerine.

Başka bir deyişle, Büyük Britanya her zaman ve her koşulda ABD’nin yanında mı hareket etmeli? Donald Trump’un başkan olma ihtimalinin konuşulduğu böylesi bir dönemde, bu soru büyük önem taşıyor. Tartışma bu minvalde olduğu için Blair’in Bush’a “ne olursa olsun sizinleyiz,” demiş olması raporun öne çıkartılan kısımlarından biri oldu.

Demokratik rejimlerin sağlıklı işleyişi, zaman zaman kendi içinde bir arınmaya gidip hatalarla yüzleşmesine ve bu hatalara yol açanların da hesap vermesine bağlı. Çünkü dış politikadaki hataların bedelini tüm toplum, hatta yeri geldiğinde, yabancı toplumlar da ödüyor.

(10 Temmuz 2016)

Brexit sonrası NATO

Büyük Britanyalı seçmenlerin Avrupa Birliği’ni terk etme kararı, son on gündür hemen her açıdan irdelendi. Birleşik Krallık’ın ve AB’nin geleceği, olası ekonomik sonuçlar, İskoçya’dan yükselen bağımsızlık referandumu çağrıları, Brexit’in nasıl bir süreçle kotarılacağı gibi konular önümüzdeki aylarda da tartışılmaya devam edilecek.

“Batı” olarak adlandırılan ve sanki yekpare bir yapıymış gibi bahsedilen oyuncular topluluğunun aslında ne kadar çoğul olduğu ve “Batı” içinde yer alan oyuncuların bazen birbirine köstek olacak kadar çıkar çatışması içine girebildikleri artık herhalde daha iyi anlaşılmıştır.

Görüntüyü kurtarma çabaları ne kadar yoğun olursa olsun, Avrupa Birliği on gün öncesine göre çok daha zayıf ve kargaşa içinde. Halen hiç kimse önünü görebilmiş değil. “Batı” dünyasında taşların yerinde oturması yıllar alacak.

Fakat Avrupa kıtasında faaliyet gösteren bir başka oyuncu daha var ve o tüm bu fırtınadan etkilenmemişe benziyor. Hatta belki de tam tersi, Brexit fırtınasında esen rüzgarlar onun yelkenlerini bile doldurabilir. NATO’dan söz ediyoruz.

Önümüzdeki haftanın diplomatik gündemine NATO damgasını vuracak. Askeri ittifak, 8-9 Temmuz tarihlerinde Polonya’nın başkenti Varşova’da devlet ve hükümet başkanları düzeyinde bir zirve topluyor.

NATO’nun Varşova zirvesinin önemli bir toplantı olacağı aylar öncesinden belliydi. “Batı” dünyası ile Rusya arasındaki mevcut itiş kakış ortamında; ayrıca IŞİD, son İstanbul saldırısında olduğu gibi, NATO üyelerini vurmaya devam ederken, bu zirveden çıkacak her karar elbette büyük önem taşıyor.

Rusya, Batı dünyası içinde özellikle Büyük Britanya’yla bir bilek güreşi içinde olduğu için, Brexit sonrası yapılacak bu ilk NATO zirvesi Moskova’da da özel bir ilgiyle takip edilecek.

Varşova Zirvesi’nde Avrupa Birliği’yle NATO arasındaki işbirliğinin gelecekte nasıl şekilleneceği de ele alınacak. Zira Avrupa Birliği içinde en çok askeri harcama yapan ülke Birleşik Krallık’tı. Bu ülkenin AB’den çıkıyor olması, birliğin güvenlik ve savunma politikası için önemli sonuçlar doğuracak. Zirve sırasında NATO ile AB arasında daha yakın bir yardımlaşmanın ve istihbarat işbirliğinin nasıl sağlanacağı üzerinde durulacak.

Her ikisinin de merkezi aynı şehirde, yani Brüksel’de bulunan ve üyeleri büyük ölçüde aynı ülkelerden oluşan bu iki örgüt, tam bir işbirliği içine bir türlü giremedi. Bunun temel sebebi, güvenlik ve savunma alanında AB’yi kendi ayakları üzerinde durabilen, daha farklı bir ifadeyle, Avrupa ülkelerini NATO’ya ve dolayısıyla ABD’ye muhtaç etmeyen bir kurgu arzulayan Avrupa ülkeleri.

Aslında Avrupa’nın güvenliğini Avrupalıların sağlaması düşüncesi yeni değil. Varolduğu dönemde somut olarak ne işe yaradığını pek kimse anlamamış olsa da, temeli 1948’e dayanan Batı Avrupa Birliği (BAB/WEU) bu düşüncenin bir ürünüydü. Bu örgüt uzun süre atıl kaldıktan sonra, AB kurumları bünyesinde eritilmesine karar verildi. Ancak BAB’ın dağıtılması ve yapılarının AB bünyesine aşama aşama aktarılması tam bir yılan hikayesine döndü ve neredeyse onbeş yıl sürdü. Bu süreçte AB ortak bir güvenlik ve savunma politikası geliştirilmesini hep gündeminde tuttu. Bir takım ilerlemeler olsa da, bu alandaki başarının son derece kısıtlı olduğunu teslim etmek lazım.

Geldiğimiz noktada, Batı Avrupa’nın askeri anlamda önemli ülkelerini biraraya getiren tek bir savunma örgütü kaldı, o da NATO.

Büyük Britanya, Avrupa’nın ABD ile daha yakın ilişkiler kurması gerektiğini her zaman savunmuş, kendisinin ABD’yle olan yakınlığını da “özel ilişki” olarak adlandırmıştır.

Büyük Britanya AB’den çıkarak, NATO’nun Avrupa kıtası için önemini nispeten arttırmış oldu. Avrupa’yı ABD’ye yapıştırma siyasetine gayet uygun bir adım.

(3 Temmuz 2016)

Brexit: Kumar Şimdi Başlıyor

David Cameron girdiği bahsi kaybetti. Büyük Britanyalı seçmenler, 1973’ten beri üyesi oldukları Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı aldılar. AB tarihinde ilk defa bir üye ülke, birlikle yollarını ayırıyor.

Brexit referandumu büyük bir kumardı, ama asıl kumar şimdi başlıyor. AB’nin üst düzey yetkilileri dâhil hiç kimse, bu jeopolitik depremin bölgesel ve küresel sonuçlarını öngöremiyor. Zaten referandum kampanyasında “AB’de kalalım” diyenlerin temel argümanı da böylesi bir belirsizliğe düşmemekti. Artık çok geç.

Britanyalı seçmenin % 52’si hem kendi ülkelerini, hem AB’yi, hem de tüm dünyayı, nereye çıkacağı belli olmayan bir tünele sokmuş oldu.

Referandum sonucunu kendi izlediği siyasetin reddi olarak yorumlayan Cameron, Ekim ayında yapılacak parti kongresiyle başbakanlık görevini bırakacağını açıkladı. Birleşik Krallık’ın yeni hükümeti, Lizbon Antlaşması’nın 50. maddesini işleterek, iki yıl sürmesi beklenen çıkış prosedürünü başlatacak.

Britanya’nın AB’den ayrılma kararına kıta Avrupası’nda kimlerin sevindiğine bakmak, AB’nin geleceği hakkında karamsar olmak için yeterli.

Fransa’daki aşırı sağ lider Marine Le Pen başta olmak üzere, Avrupa’nın dört bir yanındaki popülist siyasetçiler, kendi ülkelerinin de AB’den ayrılması için referandum talep etmeye başladılar. Bu çerçevede Danimarka, Macaristan ya da Polonya’nın AB’den ayrılma sırasına girip girmeyecekleri tartışılıyor.

Avrupa Birliği’ni savunan siyasetçiler, halkların azımsanmayacak bir kesiminin neden Avrupa bütünleşme projesine mesafeli durdukları üzerinde düşünmek zorunda. Eğer bu konuda bir şeyler yapılmazsa, AB’nin bildiğimiz haliyle uzun süre ayakta kalması mümkün olmayacak.

Brexit referandumunun en merak edilen yönlerinden biri katılım oranıydı. Son üç genel seçimde yüzde 60-65 oranında sandık başına giden 46,5 milyon Britanyalı seçmenin yüzde 72’si referandum sandığına koştu. Bu yüksek katılım da gösteriyor ki, herkes bu referandumun ne kadar tarihi olduğunu farkındaymış.

Referanduma giden süreçte göç ve ekonomi, tartışmaların odağındaydı. AB’den çıkma taraftarları, AB üyeliği yüzünden Britanya’nın bir göç akını altında ezileceğini ve ülkenin bağımsızlığını korumanın tek yolunun AB’yle yolları ayırmak olduğunu söyleyip durdular. Anlaşılan o ki seçmenin çoğunluğu onlara hak vermiş.

Kampanyanın son günlerine damgasını vuran olay ise elbette, İşçi Partili (ve AB yanlısı) milletvekili Jo Cox’un bir cinayete kurban gitmesi oldu.

Britanyalı seçmenin yüzde 48’si şimdi endişe içinde, kötü durum senaryolarının gerçekleşmesini bekliyor.

Oylamanın çarpıcı sonuçlarından biri, Büyük Britanya’yı oluşturan dört parçadan ikisi olan İskoçya ve Kuzey İrlanda’nın ezici çoğunlukla “AB bünyesinde kalalım” demesi oldu. İngiltere’de de Londra çoğunlukla kalalım derken, kırsal kesim ve küçük şehirler, ayrıca Galler, “çıkalım” oyu verdi.

Brexit İskoçya‘da yeni bir bağımsızlık referandumunu, Kuzey İrlanda’da ise İrlanda Cumhuriyeti’yle birleşme sürecini tetikleyebilir.

Britanya aslında her zaman AB’nin “hem içinde, hem dışında” bir üye oldu. Schengen bölgesine ya da ortak para Euro’ya dâhil olmayan Britanya, elini taşın altına koymamakla her zaman suçlanmıştı. Şimdi de AB’yi karma karışık bir boşanma sürecine zorlamakla itham ediliyor.

Fransa ve Almanya’nın bu krizi fırsata dönüştüreceklerini ve AB bütünleşmesine ivme kazandıracaklarını iddia edenler de var. Avrupa’nın dört bir yanında milliyetçi ve popülist bir dalga kabarmışken bunu nasıl başarırlar, orası belirsiz. Her durumda, AB’nin anlamını ve hedeflerini Avrupa halkları nezdinde netleştirmek zorunda oldukları ortada.

Bu haliyle AB’nin Türkiye gibi aday ülkeler üzerinde herhangi bir demokratikleşme baskısı yaratamayacağını eklemeye ise herhalde gerek yoktur.

(26 Haziran 2016)

Bir panzehir olarak Onur Haftası

Suriye ve Irak’ta giderek sıkıştırıldığı söylenen IŞİD, hedef aldığı toplumların dokusunu eylemleriyle örselemeye devam ediyor. Atlantik’in iki yakasında geçen hafta gerçekleştirilen iki terör eylemi, IŞİD ve benzeri örgütlerin toplumsal barışın temeline nasıl dinamit koymakta olduğunu bir kez daha gösterdi.

Fransa’da gerçekleştirilen terör saldırısı bir polis memurunu hedef aldığı için doğrudan Fransız devletine yönelik bir eylem olarak yorumlanabilir. Orlando saldırısı ise bir gece kulübünde eğlenmekte olan sivilleri cinsel tercihleri nedeniyle hedef alan, yani terörizmle nefret suçu arasında köprü kuran bir eylem oldu.

Her iki eylemi gerçekleştiren militanlar da artık alıştığımız bir profile sahip. Fransa’da bir polis ve eşini evlerinde öldüren eylemci, Kuzey Afrika kökenli ve Fransa’da doğup büyümüş bir Fransız vatandaşı. Gençliğinde adî suçlara karışmış, hapse girmiş, orada dindarlaşıp radikalleşmiş, Ortadoğu’ya cihatçı yollayan şebekelerle temasa girmiş, bir ara istihbaratın takip ağına yakalanmış, ancak aleyhinde önemli bir bulgu olmadığından “sıradan” yaşamına devam edebilmiş. Derken bir gün harekete geçme kararı almış.

Orlando saldırısını gerçekleştiren militana gelince: ABD’de doğup büyümüş bir ABD vatandaşı, ama ailesi Afganistan göçmeni. Daha önce hacca gitmiş ve kurduğu bazı bağlantılar nedeniyle FBI’ın takibine takılmış. Ancak onun da üzerine fazla gidilmemiş. Derken o da bir gün harekete geçmeye karar vermiş.

Fransa’daki eylemin en çarpıcı yanı, teröristin önceden tespit ettiği bir evin kapısına bıçakla dayanmış olması. Yani kitlesel bir katliam ya da intihar bombası eylemi söz konusu değil. Saldırı, “evlerinizde bile güvende değilsiniz” mesajını vermek üzere kurgulanmış gibi. Saldırganın cinayeti videoya çekmesi; kayda aldığı konuşmasında da futbol şampiyonası sırasında “Fransa’nın bir mezarlığa döneceğini” iddia etmesi durumun vahametini arttırıyor.

ABD’nin Florida Eyaleti’ndeki Orlando şehrinde eşcinsellerin gittiği bir barda gerçekleştirilen eylem de insanın kanını donduran tarzda. Pulse isimli kulübe dans edip eğlenmek niyetiyle giden silahsız, sivil 50 insan, evlerine bir daha hiç dönemediler. Bu gece kulübünün adı artık ABD’nin en kanlı katliamının adresi olarak hatırlanacak.

Orlando saldırısı, bireysel silahlanmanın denetlenmesi, öz nefret kaynaklı ruhsal sorunlar, homofobi, dinsel fanatizm ve terörizm gibi pek çok alt başlık altında tartışıldı. Ayrıca saldırının gerçekleştiği Florida eyaleti, ABD başkanlık seçimleri için kritik önemde. Dolayısıyla “ibre Donald Trump lehine döner mi?”  tartışması da eksik olmadı.

Elbette böylesi koşullar altında öldürülmüş bireyler üzerinden “siyaseten kimin işine yarar” diye tartışmak ahlak dışı bulunabilir, ama bundan kaçmak da pek mümkün olamıyor.

IŞİD’in fazla vakit geçmeden üstlendiği bu katliam, LGBTİ+ bireyler için çok önemli olan onur yürüyüşlerinin gerçekleştirildiği bir döneme denk geldi.

Orlando saldırısı, hayat tarzları ne olursa olsun bireylerin özgür bir toplumda eşit derecede saygı ve değeri hak ettikleri fikrine yönelik de bir saldırı. Başka bir deyişle, Batı’nın çoğulcu ve bireysel özgürlüklere dayanan toplumsal düzenini doğrudan hedef alıyor.

Fransa, Florida ya da başka yerlerde gerçekleştirilen ve Işid’e atfedilen eylemlerin yapılış tarzı ve seçilen hedefler, toplumlardaki farklı kesimleri birbirine şüpheyle bakan, birbirinden endişe ya da nefret eden bir ruh haline sürükleyecek yapıda. Yani bunlar toplumların kimyasını bozacak türde eylemler.

Bu saldırıların arkasında kim var, hangi güçler destekliyor, tüm bu olup bitenler kimin işine yarıyor, hangi devletlerarası şemaya denk düşüyor tartışmaları başka bir konu.

Toplumsal fay hatlarını çok iyi tespit eden ve mevcut çatlakları derin yarılmalara dönüştürmeye çalışan bu tarz terör örgütlerinin altlarındaki zeminin nasıl çekileceği ise temel mesele. Orlando katliamının ardından, örneğin Türkiye’deki sosyal medyada yazılıp çizilenlere şöyle bir göz atmak bu konuda fazla iyimser olmaya imkân vermiyor.

Daha fazla özgürlük ve çoğulculuk bu puslu ortamın tek panzehiri. Zehirden beslenenler de işte bu yüzden önce çoğulculuğu boğmaya çalışıyor.

Onur Haftası – her şeye rağmen — kutlu olsun.

(19 Haziran 2016)

Şanghay İşbirliği Örgütü Genişliyor

Şaka yollu da olsa Ankara’nın bir aralar ısrarla dile getirdiği şeyi gerçekleştirip Türkiye’yi üye yapıyor değiller elbette. Ne olursa olsun, bir NATO ve Avrupa Konseyi üyesi olarak Türkiye hâlâ Batı sisteminin bir parçası. Dolayısıyla Rusya ve Çin’in kontrolündeki Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üyeliği (şimdilik) söz konusu bile değil.

Burada bahsedilen genişleme ise Asya kıtasındaki dengeleri etkilemeye aday.

Hindistan ve Pakistan, Haziran ayı sonunda yapılacak bir zirve ile resmen Şanghay İşbirliği Örgütü’nün üyesi olacaklar.

Bölgesel güvenlik ve ekonomik işbirliğini geliştirmeyi hedefleyen Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ)’nün temelleri 1990’lı yılların ikinci yarısında atılmıştı. 2001 yılında resmen faaliyete geçen örgütte Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Tacikistan da yer alıyor; ama ŞİÖ’nün büyük ölçüde Rusya ve Çin’in denetiminde olduğunu tahmin etmek için konunun uzmanı olmak şart değil.

Avrasya’daki en dikkat çekici oluşumlardan biri olan ŞİÖ, “gözlemci üye”, “diyalog ortağı”, “konuk” gibi çok farklı statüler halinde kıtanın hemen hemen tamamıyla ilişki kurmuş vaziyette. Gözlemci üyelerden ikisine tam üyelik veriyor oluşu, belki de kuruluşundan bu yana attığı en çarpıcı adım.

Hindistan ve Pakistan’ın üyeliği (Kuzey Kore hariç tutulursa) Asya kıtasındaki tüm nükleer güçlerin, ayrıca dünya nüfusunun yarısının, Şanghay İşbirliği Örgütü çatısı altında toplanacağı anlamına geliyor.

Kimileri ŞİÖ’yü “Asya’nın NATO’su” diye adlandırsa da, örgütün şimdilik ne böyle bir ağırlığı, ne de böyle bir rolü var. Her şeyden önce, NATO’daki ABD öncülüğüne benzer bir durum ŞİÖ içinde yok. Rusya ya da Çin birbirinin yönlendirmesiyle hareket eden ülkeler değiller. Hatta Rusya’nın örgütteki Çin etkisini törpülemek için Hindistan’ın üyeliğinde ısrar ettiği; Çin’in de buna karşılık Pakistan’ı örgüte üye yapmak için uğraştığı söylenebilir.

Ancak vaktiyle Britanya’nın sömürgesi olan Hindistan ve Pakistan, tam anlamıyla düşman kardeşler. 1947’de son derece kanlı bir şekilde birbirinden kopan, sonrasında defalarca savaşan ve aralarındaki sorunları halen çözümleyememiş bu iki ülkenin aynı güvenlik örgütü içinde yer almaları kayda değer bir gelişme. Bu durum, ŞİÖ’yü büyük ama işe yaramaz bir yapı haline mi getirir; yoksa bu iki ülke arasında kurumsallaşmış bir yakınlaşma mı başlatır, şimdiden tahmin etmek zor.

Üstelik Hindistan, kurulduğu günden bu yana Bağlantısızlık Hareketi’nin önderlerinden sayılıyor. Bu ülkenin tarihte ilk kez askeri bir işbirliği örgütüne katılıyor olması bu açıdan da not edilmeli.

Daha geçtiğimiz ay ABD ile bir savunma işbirliği antlaşması imzalayan Yeni Delhi yönetiminin, ABD ile yakınlaşmasıyla ŞİÖ üyeliğini nasıl bağdaştıracağı şimdilik belirsiz. Hint Okyanusu’na sahildar ülkelerle anlaşan Çin’in buralarda askeri üs kurmasından son derece rahatsız olan Hindistan’ın, Çin’le ne boyutta bir güvenlik işbirliği kurgulayabileceğini kestirmek de aynı şekilde zor.

ŞİÖ çatısı altında bir araya gelecek olan Avrasya’daki bu dört önemli ülkenin üzerinde anlaşabilecekleri ortak bir güvenlik tehdidi aslında mevcut: radikal İslamcı terör. Anlaşılan o ki, bu konuda hâlâ “ama” diyen oyuncuların işleri giderek zorlaşmaya devam edecek.

Bu genişlemeyle birlikte, ŞİÖ bünyesinde Rusya’nın önem verdiği güvenlik boyutunun geri plana atılıp Çin’in öncelik verdiği ekonomik işbirliği boyutunun öne çıkması da muhtemel. Dünyanın en önemli ticari anlaşması sayılan Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP)’ndan ABD tarafından itinayla uzak tutulan Çin’in, Asya’daki ekonomik ağırlığını her yolla arttırmak istemesi şaşırtıcı olmaz.

Zengin doğalgaz ve petrol kaynaklarına sahip, üstelik BM yaptırımlarından da kurtulmakta olan İran’ın da yakın bir gelecekte ŞİÖ’ye tam üye olabileceği konuşuluyor.

Asya’da ilginç şeyler oluyor.

(12 Haziran 2016)

Kuzey Kutbu Isınıyor

Hayır, bu yazı küresel ısınma ile ilgili değil. Söz konusu olan, Türk-Yunan ilişkilerinden bildiğimiz “Ege’de Sular Isınıyor” tarzı bir ısınma.

Temmuz ayındaki NATO zirvesinde tartışılacak konulardan biri, Kuzey Kutbu’nun geleceği. Konu bir uluslararası güvenlik meselesi, zira bu bölge küresel güç mücadelesinin yeni satranç tahtalarından biri haline gelmiş durumda. Oyuna dahil olan oyuncu sayısı ise zannedilenden fazla.

ABD dışında Kuzey Kutbu’nda olup bitenleri dikkatle takip eden dört NATO üyesi daha var: Kanada, İzlanda, Norveç ve (Grönland dolayısıyla) Danimarka. Ancak bu coğrafyada NATO üyesi olmayan bir oyuncu da var ve işte bu sebeple mesele uluslararası güvenliği yakından ilgilendiriyor: Rusya.

Batılı devletler Rusya’yı hakimiyet alanını genişletmeye çalışmakla sık sık itham ettiği malum: 2008’de Gürcistan’da yaşananlar üzerinde duran pek kalmadı ama, Ukrayna’da olup bitenler ve özellikle de Kırım’ın ilhakı henüz çok taze. Rusya Baltık Denizi’nde NATO deniz kuvvetlerini tacizle, ayrıca İsveç karasularını ya da Britanya hava sahasını sık sık ihlal etmekle suçlanıyor. Kabına sığmayıp sınırları dışına taşma eğilimi gösteren Rusya’nın, etkisini kuzeye doğru da genişletmek istemesi şaşırtıcı değil.

Rusya daha 2007 yılında bir deniz aracıyla Kuzey Kutbu deniz yatağına bayrak dikmişti. Tabii bayrak dikmiş olması, Rusya’nın burayı hakimiyeti altına aldığı anlamına gelmiyor, bu daha ziyade sembolik bir adım. Başka bir deyişle, Moskova gelecekteki muhtemel gerilim sahalarından biri olarak bu bölgeyi çoktan adres gösterdi.

Kuzey Kutbu’na yönelik giderek artan ilginin temel nedeni, burada önemli miktarda petrol ve doğalgaz kaynağının bulunuyor olması. Mevcut hesaplamalar tahminden ibaret, ama yine de Kuzey Kutbu deniz yatağında dünya petrol rezervlerinin yüzde 13’ünün, doğalgaz rezervlerinin ise yüzde 30’unun bulunduğu söyleniyor. Böyle bir coğrafyada bu kaynakları işletmenin maliyeti çok yüksek; bu yüzden buna değer mi, şimdilik belli değil. Fakat bunun ihtimali bile iştahları kabartmaya yetiyor.

Deniz yatağı altındaki uranyum kaynaklarını da bu çerçevede hatırlatmak lazım.

İlginin bir diğer sebebi ise denizcilikle ilgili. Kuzey Kutbu, buzulların erimesi nedeniyle giderek kullanışlı bir deniz yoluna dönüşüyor.

Rusya bunun elbette farkında ve ülkenin kuzey sahillerindeki donanma üslerini genişletmekle meşgul. Ayrıca buzkıran gemilerden oluşan kuzey kutbu filosunu da güçlendiriyor. NATO bu durumu “yakın tehdit” olarak algılama eğiliminde.

Dünyanın en geniş topraklara sahip ülkesi olsa da, Rusya’nın açık denizlere erişimi oldukça kısıtlı. Karadeniz filosu Türk Boğazları’ndan, Baltık filosu ise Danimarka ile İsveç arasındaki boğazlardan geçmek zorunda. Dolayısıyla Kuzey Buz Denizi, Rusya’nın okyanuslara ulaşması için önemli bir avantaj sağlıyor.

Amerikan denizaltıları da Pasifik’ten Atlantik’e geçerken Kuzey Buz Denizi’ni kullanmaya son yıllarda özen gösteriyor.

Küresel güç mücadelesi deyince akla gelmesi gereken bir oyuncu daha var.

2013’te Arktik Konsey’e gözlemci üye olan ve aynı yıl bir yük gemisini ilk kez Kuzey Buz Denizi’nden geçirip Avrupa’ya ulaştıran Çin de bu rotaya gözlerini çevirmiş vaziyette. Ne de olsa Şanghay-Hamburg arası, Süveyş Kanalı üzerinden 20 bin km, Kuzey rotası üzerinden ise 14 bin km.

Geçtiğimiz Ocak ayında Çin donanması, buzkıran özelliği de olan ülkenin ilk savaş gemisini inşa etme kararı aldı; gemi 2018’de denize indirilecek.

Dedik ya, Kuzey Kutbu ısınıyor.

(5 Haziran 2016)

İnsani Zirve

Hakkında bardağın boş yarısına mı, dolu yarısına mı bakmalı diye emin olamadığımız bir uluslararası zirve daha sona erdi. Birleşmiş Milletler tarafından İstanbul’da düzenlenen Dünya İnsani Zirvesi’nden söz ediyoruz.

Bu zirve, küresel sorunlara küresel çözümler üretilmesi gereğinin sık sık dile getirildiği bir dönemde toplandı. İklim Zirvesi, Afet Riskinin Azaltılması Konferansı ve Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi gibi buluşmaların bir tamamlayıcısı olarak tasarlanan İnsani Zirve, bu alanda çalışan çok sayıda oyuncuyu bir araya getirdi.

Yardım kuruluşlarının, uluslararası örgütlerin ve siyasi liderlerin bir araya gelerek, yardıma muhtaç topluluklara daha etkin bir şekilde nasıl el uzatılabilir diye kafa yormaları elbette faydalı.

71 yıllık BM tarihinin bu konudaki ilk zirvesinde herhangi bağlayıcı bir antlaşma metni ortaya konulmamış olması ise bu buluşmanın en zayıf yanı oldu. Hatta zirve sonunda kaleme alınan ve “çatışma bölgelerinde uluslararası insancıl hukukun uygulanması” çağrısında bulunan bildiriyi bile katılımcıların üçte ikisi imzalamadı.

Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) örgütünün hazırlık faaliyetlerine aylarca katkıda bulunduktan sonra zirveye katılmaktan son anda vazgeçmesi, zaten zirveye gölge düşürmüştü. MSF, bu buluşmanın aile fotoğrafı çektirmek dışında bir sonuç vermeyeceğini söylemekle kalmamış, zirvenin uluslararası toplumun hatalarını örtmeye yarayan bir “incir yaprağı” rolü oynayacağını da iddia etmişti.

Yine de 175 ülkeden 6 bin katılımcı iki gün boyunca insancıl sorunları tartıştılar. Zirveye 65 devlet ya da hükümet başkanı katıldı, ancak Angela Merkel dışında hiçbir gelişmiş ülkenin üst düzey lideri bunlar arasında yoktu. Yani bu gibi konularda gözlerin özellikle çevrildiği G7 ülkeleri (Almanya hariç) bakan düzeyinde temsil edilmiş oldular. Herhalde bu ülkelerin liderleri, iki gün sonra Japonya’da toplanan G7 zirvesi dolayısıyla çok meşguldüler.

BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon, kimi ülkelerin ilgisizliğinden yakınanlar arasındaydı. Bu tür eleştirilerin hedefi elbette sadece Batılı ülkeler değil; zira Ortadoğu’nun zengin ülkelerinin de neye ne kadar katkıda bulundukları ortada.

Devlet ya da hükümet başkanı düzeyinde katılım gösteren ülkeler, genellikle yardıma en muhtaç ülkelerdi. Belli ki seslerini duyurmak ümidiyle koşup gelmişlerdi.

Dünya İnsani Zirvesi’nde, yerinden yurdundan edilmiş 60 milyon insan bulunduğu, acil yardıma ihtiyacı olanların da en az 130 milyon kişi olduğu hatırlatıldı.

Altı çizilen noktalardan biri, yardım faaliyetlerine her yıl ayrılan 25 milyar doların yetersizliği oldu; BM en az 15 milyar dolara daha ihtiyaç olduğunu söylüyor. Bu paranın nasıl harcanacağı; uluslararası “büyük” STK’larla küçük ve yerel yardım kuruluşlarının faaliyetlerinin nasıl koordine edileceği; şeffaflığın nasıl sağlanacağı; insancıl faaliyetlerin de bir ekonomik sektöre dönüşüyor olmasının sonuçları yürütülen tartışmalar arasındaydı.

Zirve boyunca, yardımı iletmek ile yardıma ihtiyacı ortadan kaldırmanın çok farklı şeyler olduğu yeterince vurgulandı mı, emin olmak zor.

Zirvenin aslında en büyük başarısı, insancıl yardım konusunu medyanın gündemine sokması oldu. Bununla beraber, verilen sözler somut eylemlerle desteklenmezse, kalıcı bir başarıdan söz etmek mümkün olmayacak.

STK’ların faaliyetleri bir yana, devletlerin giriştiği yardım faaliyetlerinin “insancıl diplomasi” adıyla yeni bir uluslararası siyaset aracı haline geldiğini de bu çerçevede vurgulamak lazım. Ancak devletlerin tamamen insaniyet icabı, yüzde yüz tarafsız ve hiçbir siyasal beklenti olmaksızın hareket ettiğine ikna olmak elbette zor.

Çoğu zaman devletlerin uyguladığı siyasetler nedeniyle yardıma muhtaç hale gelmiş toplulukların, yardım beklerken de farklı bir oyunun piyonlarına dönüşmeleri ise ayrı bir trajedi.

(29 Mayıs 2016)

Eurovision’un Jeopolitiği

Ekran Resmi 2016-08-23 17.36.00Avustralya’nın eski Başbakanı Tonny Abbott, “Eurovision’da ikinci olmamıza üzülmedim; bir zorbanın elinde kıvranan Ukrayna halkına birincilik moral verdiyse, buna ancak sevinebilirim” diye tweet atarken, hedefinde elbette Rusya vardı.

Aslında “Avustralya Eurovision’da ne arıyor?” diye gayet temel bir soru sorarak işe başlamak mümkün.

Bu ülke geçen sene Eurovision’un 60. yılı şerefine, “bir seferlik” denilerek davet edilmişti; ancak bu sene hiçbir şey olmamış gibi yeniden arz-ı endam etti. Üstelik yarışmaya seneye de katılacağını açıkladı. “Eurovision Şarkı Yarışması ne zaman ‘mantıklı’ bir etkinlik oldu ki?” deyip, bunu fazla sorgulamamak belki de en iyisi.

Tonny Abbott’un Rusya’yı hedef almasının arkasında, 2014 yılının Temmuz ayında Ukrayna hava sahasındayken düşürülen Malezya Havayolları’na ait uçak yatıyor. Bu uçakta ölen 298 kişiden 38’i Avustralyalıydı ve olaydan Putin’i sorumlu tutan zamanın Başbakanı Abbott, Rusya’ya o zaman da gayet sert bir dille meydan okumuştu. Britanya’nın doğal, ABD’nin ise yakın müttefiki olan Avustralya’nın, Rusya’ya şu sıralar sempati beslemesi zaten eşyanın tabiatına aykırı olurdu.

Abbott’un açıklamalarının da gösterdiği gibi, Eurovision Şarkı Yarışması Rusya’yla “Batı” arasındaki krizin yeni bir cephesine dönüştü; çünkü 14 Mayıs akşamı Stockholm’de yapılan bu seneki finali Ukrayna adına sahne alan Jamala kazandı. Baba tarafı Kırım Tatarı, anne tarafı ise Yukarı Karabağlı bir Ermeni olan Jamala‘nın birinciliği, söylediği şarkının sözleri nedeniyle Rusya’yı öfkelendirdi. Ülkede Eurovision’un bundan böyle boykot edilmesi çağrıları bile yapılıyor.

Rusya’nın tepkisi aslında final gecesinden çok önce başlamıştı. Rus yetkililer, Jamala’nın seslendirdiği “1944” isimli parçanın içeriğinin siyasal olduğunu, bu nedenle de Eurovision kuralları gereği sahne almaması gerektiğini iddia etmiş; ancak yapımcılar bu şikayeti ciddiye almamıştı. Elbette bu red yanıtı da Moskova’da, “Avrupa’daki Rus karşıtı havanın bir yansıması” olarak değerlendirildi. Şarkıya itiraz eden Ruslar 1944 yılında Kırım’da trajik bir olay yaşanmadığını mı iddia ediyor, yoksa Stalin’in yaptıkları üzerinden bugünkü Rusya’ya  haksızlık ediliyor diye mi şikayet ediyor, orası pek belli değil.

Ekran Resmi 2016-08-23 17.35.09

Kopartılan fırtına yüzünden, kazanan şarkıyı belirleyen “halk oylamasında” Ukrayna’dan Rusya’ya en yüksek oy olan 12 puan; Rusya’dan da Ukrayna’ya 10 puan gittiği gerçeği güme gitti. Belki de “iç düşman” paranoyasını kışkırtmamak için bunun üzerinde fazla durulmamıştır; ya da “halkların aslında birbiriyle pek derdi yok” söylemi şu an için işlevsel görülmemiştir, kim bilir?

Jüri oylamasında ise tam aksine, Rusya ve Ukrayna birbirine sıfır puan verdi.

Yarışmanın yapımcıları ise, bu olanların son tahlilde bir barış mesajı taşıdığını iddia ediyor. Gerçi ortada “barış istemiyorum” diyen pek kimse yok; sorun “barış”ın nasıl tanımlandığında yatıyor. Herkes kendi aklındaki “barış” her neyse, onu başkalarına dayattığı müddetçe de “barış”a ulaşmak mümkün olmuyor.

Sonuç olarak, Eurovision seneye Ukrayna’da düzenlenecek. Son iki yılda 9 bin kişinin çatışmalarda öldüğü ve fiilen savaştaki bir ülkede bu yarışma nasıl düzenlenir, Eurovision’un yapımcıları herhalde bunu düşünmeye koyulmuşlardır bile.

Türkiye bu Avrupa etkinliğine dört yıldır katılmadığına göre, tüm bunlar bizi neden ilgilendirsin demek de mümkün. Üstelik Rusya da artık boykotu tartışıyor. Neyse ki Avustralya gibi “Batılı” olup olmadığını kimsenin tartışmaya gerek bile görmediği ülkeler yarışmacı açığını kapatıyor. Acaba sırada Yeni Zelanda, Kanada ve ABD de var mıdır?

(22 Mayıs 2016)