Mülteci Pazarlıkları

Geçen hafta Brüksel’de gerçekleştirilen AB-Türkiye zirvesi ile mülteciler konusu yeniden manşetlere taşındı.

Suriye’deki iç savaşın ne zamana kadar süreceğini ve bu ülkenin daha ne kadar büyük bir yıkımla karşılaşacağını tahmin etme imkanı bulunmuyor. Ortadoğu gibi bir coğrafyada ve bilinmeyenlerin çok olduğu bir denklemde, şaşırtıcı değil.

Suriye’deki krizin kısa vadede çözülemeyeceği konusunda kimsenin bir şüphesi yok, ancak bu krizle ve yarattığı sorunlarla boğuşmakta geç kalındığı konusunda hemen herkes hemfikir. Mülteci krizi, Suriye iç savaşının çok sayıdaki yan etkisinden biri, ama belki de en yakıcısı.

Resmi rakamlara göre sadece Türkiye’de 2 milyon 700 binden fazla Suriyeli mülteci bulunuyor. Bu insanların 300 bin kadarı mülteci kamplarında. Geri kalan milyonlarca insan nerede yatıyor, nerede yaşıyor, ne iş yapıyor, hayatını nasıl geçiriyor, nasıl geçiniyor, çocukları nerede okuyor, aralarında Türk vatandaşlarıyla evlenenler oldu mu, olduysa kaç kişi gibi somut konularla ilgili ise yeterli bilgi yok ve mevcut bilgiler de çelişkili.

Gerçi Türk kamuoyu şimdilik mültecilerin geleceğinden ziyade, Schengen bölgesine vizesiz seyahat konusuna takılmış gibi. Aslında bir kısım Avrupa ülkesine seyahatte vize zorunluluğu kalkacak mı diye sormaktansa, şimdiye kadar neden bu zorunluluk ortadan kaldırılmamıştı diye sorgulamak daha doğru. Öyle ya, Türkiye 17 yıldan beri resmen AB’ye aday ve 11 yıldan beri de katılım müzakereleri yürütüyor.

Vizelerin kaldırılması aslında bir tür eski duruma dönüş anlamı da taşıyacak, zira Türk vatandaşları, örneğin Fransa’ya, 1980 yılına kadar vizesiz seyahat edebiliyorlardı.

Bir gün Suriye’deki kriz sona erdiğinde –ki eninde sonunda sona erecek, ne de olsa Yüz Yıl Savaşları bile günü geldiğinde bitmiş– bu nüfusun elbette bir kısmı doğdukları topraklara geri dönecek; ama ne kadarı, bunu da öngörmek zor.

Her durumda Türkiye’de bulunan mültecilerin önemli bir kısmının hayatlarını Türkiye’de geçirmek gibi bir planları olmadığını ve gözlerinin uzak ufuklara doğru çevrilmiş olduğu biliniyor. Avrupa ülkelerini neredeyse alt üst eden mülteci krizinin temelinde de mültecilerin bu arzusu yatıyor.

AB-Türkiye zirvesinde, mülteci krizini “çözmek” derken neyin kastedildiği de bir kez daha ortaya çıkmış oldu. Başka bir ifadeyle, bu insanların mülteci durumuna düşmelerinin önüne geçmek yerine, mültecilerin nerede tututacağı ya da nerelere gitmelerine engel olunacağı üzerine yoğunlaşıldı. Sanki mülteciler, Brüksel’den çıkacak bir karar üzerine, “tamam o zaman” deyip hayat planlarını değiştirecek ya da değiştirmeye zorlanabilecek gibi davranıldı.

Avrupa Birliği’nin mültecilerin kendi topraklarına gelmesini istemediği ve bu amaçla Türkiye ile ortak bir anlayış yakalamaya çalıştığı kesin.

Peki AB bu ortak anlayışı geliştirmek isterken Türkiye’yi günün birinde üye olacak aday bir ülke mi; yoksa sadece komşu bir ülke mi; yoksa daha kötüsü, bir tampon bölge olarak mı görüyor? İşin o kısmı biraz muğlak. Yürütülen pazarlıklarda üzerinde uzlaşma sağlanan noktalar gerçekten hayata geçirilebilecek mi türünden somut soruların da bir an önce yanıt bulması gerekiyor. Belki 17-18 Mart’ta tekrar biraraya gelecek olan taraflar bu konuda bir ilerleme kaydederler.

Tarafların, anlaşmanın pek çok unsuru hakkında dile getirilen itirazları da dikkate alması gerekiyor. Mesela BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nden Amnesty International’a, pek çok uluslararası kuruluş ve STK, yürütülen pazarlığın her şeyden önce uluslararası hukuka aykırı olduğu iddia etmeleri herhalde dikkate alınacaktır. Üzerinde tartışılan şeyin insan hayatları olduğu da.

(13 Mart 2016)

İran Seçimleri : Hayaller ve Gerçekler

26 Şubat’ta İran’da gerçekleştirilen seçimler sonucunda “reformcu” kanadın galip çıktığı söyleniyor. Bunun mantıklı bir sonucu olarak da “tutucu” kanadın alan kaybettiği çıkarsaması yapılıyor. Belki de bu tür çıkarsamalar yaparken çok acele etmemekte yarar var.

Cumhurbaşkanı Ruhani ve taraftarlarının Meclis ve Uzmanlar Meclisi’nde güçlerini arttırdıkları doğru. Bu yüzden de özellikle Batı basınında, İran’da “reformcuların” galip çıktığı ve bunun da İran’ın Batı dünyasıyla olan ilişkilerinin gelişmesine katkıda bulunacağı söyleniyor. Almanya’dan Fransa’ya, İtalya’dan Avusturya’ya resmi heyetlerin birbiri peşi sıra Tahran’a gidip geldiği ve İran’la kârlı anlaşmalar imzaladığı dönemde tam da buna ihtiyaç yok mu zaten?

Ancak her şeyden önce, İran’daki anayasal sistem sayesinde “tutucu” kesimin farklı denetim mekanizmalarını kullanarak siyasal alanı çepeçevre kuşattığını söyleyelim. Örneğin meclise girebilen “reformcu” adayların adaylıklarının, seçimden önce, tamamı mollalardan oluşan Anayasa Koruma Konseyi tarafından onaylanmış olduğunu hatırlatalım. Başka bir ifadeyle, bu “tutucu” konseyin onaylamadığı hiç kimse, bırakalım seçilmeyi, seçimlerde aday olma şansını bile yakalayamadı.

Bu şekilde sıkı bir ön eleme sonucunda ortaya çıkmış olan meclisin zaten fazlaca bir siyasal ağırlığı da yok. Hatta ülkenin bir numaralı ismi “ılımlı” Cumhurbaşkanı Ruhani bile değil; “Rehber” ünvanını taşıyan Ayetullah Ali Hamaney. 1979 tarihli İslam Devrimi’nin lideri Ayetullah Humeyni’nin ardılı olan ve bu devrimin ilkelerini korumayı kendine görev edinmiş durumdaki Hameney 76 yaşında ve sağlığının pek iyi olmadığı da yazılıp çiziliyor. Ancak bu durum, Hameney’in ülkenin iç ve dış siyasetinde çok etkin bir rol oynamasına ve kritik konularda son sözü söyleyen kişi olmasına engel olmuyor.

Kısacası, İran seçimleri sonucunda ülkede birden bire demokrasi rüzgarlarının esmeye başladığını ve tam bir açılım sağlanacağını söylemek biraz fazla iddialı olur. Reform talebiyle 2009 yılında İran’da sokağa çıkan kitlelerin nasıl bir şiddet kullanarak dağıtıldığı belki hatırlardadır.

Ayrıca Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin ne kadar “ılımlı” olursa olsun, şimdiye kadar mevcut kurumlara saygı içinde bir takım kozmetik değişiklikler yapmaktan öteye gitmediği de gözlemleniyor. Kendisinin de bir molla olduğunu hatırlatmaya acaba gerek var mı?

Uzun lafın kısası, İran’daki egemen kesimi “tutucular” ve “reformcular” diye ikiye ayırmak bu ülkenin karmaşık siyasal yapısını ve iç dengelerini gereğinden fazla basite indirgeme riski taşıyor.

Önemli dış politika dosyalarına gelince: örneğin Suriye’deki Esad rejiminin ya da Yemen’deki Huti’lerin her türlü yöntemle desteklenmesi konusunda ülkenin önemli siyasal oyuncuları arasında herhangi bir görüş ayrılığı su yüzüne çıkmış değil. Dolayısıyla son seçimlerin dış politika üzerindeki etkisi de gayet sınırlı olacak.

Nükleer müzakereler şimdilik başarıya ulaşmış görünürken ve İran’ın uluslararası sisteme dahil edilme çabaları sürerken, seçimleri “ılımlıların” kazandığı bilgisiyle rahatlamak da bir tercih tabii.

Bu olumlu havaya ve özellikle de İran’ın uluslararası sistemle barışmasına sıcak bakmayan; onu mümkün olduğu kadar köşeye sıkıştırmak isteyen ve bölgede giderek artan etkisini kırmaya çalışan ülkeler de var. İran’ın bölgedeki en yakın müttefiki olan, aynı zamanda Suriye iç savaşındaki en önemli manivelası sayılan Lübnan Hizbullahı’nı kimlerin terörist ilan ettiğine bakmak mevcut tabloyu daha net görmemizi sağlıyor. İran’ın ve dolasıyla tüm bölgenin geleceğini, işte bu tablonun işaret ettiği mücadele belirleyecek.

(6 Mart 2016)

AB ve İstihbarat İşbirliği

Avrupa Birliği bir yandan mülteci krizi, öte yandan Birleşik Krallık’ın AB’den çıkıp çıkmama tartışması derken, oldukça sarsıntılı bir dönemden geçiyor. Öyle ki, Avrupa bütünleşmesinin en önemli boyutlarından biri olan serbest dolaşım ilkesi bile tartışmaya açılmış ve kimi AB ülkeleri sınır kontrollerini yeniden tesis etmiş durumda.

Son olarak Fransa, Britanya’ya gitme umuduyla oraya yığılan mültecilerden “kurtulmak” için Calais’deki mülteci kampını kapatma kararını açıklayınca, Belçika hükümeti “hepsi buraya gelecek” korkusuna kapıldı ve bir gece vakti yüzlerde polis görevlendirerek Fransa sınırında pasaport kontrolü ve araç aramalarına başladı.

Bu görüntüye rağmen Avrupa ülkeleri kimi alanlarda işbirliğini derinleştirmekten de vazgeçmiş değiller. Bu konudaki temel motivasyon ise terör korkusu. Hatırlanacağı gibi Kasım’daki Paris saldırıları ardından Fransa ile Belçika arasında çıkan güvenlik açığı ve istihbarat zaafı tartışması tam bir krize dönüşmüştü. Bunun üzerine Avrupa Komisyonu istihbarat işbirliğinin önemini vurgulamış ve bir tür Avrupa CIA’inin kurulması gerektiğini söylemişti.

Terörist faaliyet yürüten kişi ve örgütlerin genellikle uluslararası düzlemde çalıştıkları düşünülürse neden böyle bir girişime ihtiyaç duyulduğunu anlamak zor değil. Anlaşılması zor olan bu işbirliğinin şimdiye kadar neden gerçekleştirilmemiş olduğu. Gerçi Europol bünyesinde istihbarat paylaşımı amaçlı bir birim mevcut, ama demek ki yeterince etkin çalışmıyor.

Ulusal güvenlik konularında oldukça hassas olan Avrupa ülkeleri, “Avrupa İstihbarat Örgütü” gibi bir yapı oluşturmaya Avrupa Komisyonu’nun önerisine rağmen pek de sıcak bakmadılar. Onun yerine, geçen hafta alınan bir kararla, 1 Temmuz 2016’da faaliyete geçmek üzere AB’nin 28 üyesi ve İsviçre’nin katkıda bulunacağı istihbarat paylaşımı esaslı sanal bir platform kurma girişimi başlattılar.

AB yetkilileri bu platformun özellikle “yabancı militanların hareketlerini takip etmek üzere” oluşturulduğunu belirtiyor. Bu durumda, örneğin IŞİD saflarında çarpışmak üzere Fransa’dan, Belçika’dan, Hollanda’dan ya da Britanya’dan akın akın Suriye’ye giden ve bir kısmı da geri dönen AB vatandaşları bu izlemenin kapsamı dışında mı bırakılacak sorusu akla geliyor. Yoksa “yabacılardan kaynaklanan terör tehdidi” deyip aslında mültecilerin hareketlerini mi takip etmeyi planlıyorlar, bu da bir ihtimal.

Bu yeni istihbarat paylaşım platformunun temel özelliği AB bünyesinde değil, bağımsız bir kurum olarak yapılanacak olması. Platformun temel faaliyeti, şimdiye dek genellikle ikili düzlemde paylaşılan istihbarat bilgilerinin bir havuza aktarılarak ortak kullanıma açılması olacak.

Ortak tehditler ve işbirliği üzerine uzun nutuklar atılsa da, devletler ellerindeki bilgileri paylaşma konusunda pek de hevesli olmuyor. İstihbarat servislerinin de kaynaklarının ya da metotlarının ortaya çıkmasından pek hoşlanmadıkları aşikâr. İlgili devletlerin ellerindeki bilginin ne kadarını bu havuza aktaracaklarını denetlemenin imkânı da yok. Ortak havuzda biriken bilgilerin ne kadarını hangi AB ülkesi ne derece etkin olarak tarayabilecek, o da belirsiz.

İstihbarat paylaşımı her şeyden önce karşılıklı güvene dayanır. Mülteci krizinden ABD’yle ilişkilere, Ukrayna dosyasından Suriye iç savaşına, Rusya’ya karşı takınılacak tavırdan Türkiye’ye bakışa, pek çok hayati konuda anlaşamayan Avrupa Birliği üyelerinin bu platformu etkin olarak kullanmaları o kadar da kolay görünmüyor.

Uluslararası terör tehdidi, mülteciler, istihbarat paylaşımı derken, bir gün Türkiye’yle de  bir şeyler paylaşmayı düşünürler mi acaba diye sormamak da elde değil.

(28 Şubat 2016)

Küba Buluşması ve Ötesi

Rus Ortodoks Kilisesi’nin başındaki Moskova Patriği Kirill’in Papa Franciscus ile Küba’da baş başa görüşmesi “tarihi buluşma” olarak uluslararası basında kendine yer buldu. Bu buluşmanın bin yıl önce birbirinden kopmuş olan Ortodoks ve Katolik Kiliseleri tarihinde bir dönüm noktası olduğu da sık sık söylendi.

Bu tabii ki önemli bir görüşmeydi, ama “tarihi” denebilecek esas buluşmanın 1964’te Kudüs’te gerçekleşen ve Fener Rum Patriği Athenagoras ile Papa VI. Paulus’u biraraya getiren görüşme olduğunu da not düşelim. Ortodoks dünyasında “eşitler arasında birinci” sayılan Patrikhane ile Papalık, 1054 tarihli karşılıklı aforoz kararlarını bu vesileyle yürürlükten kaldırmış ve  mezhepler arası diyaloğun kapılarını açmışlardı.

Sovyetler Birliği döneminde zaman zaman yoğun baskılara maruz kalan Rus Ortodoks Kilisesi, şu an ülkenin etkili kurumlarından biri. Bir zamanlar ülkede  kiliseler devlet tarafından yıkılırken, şimdi Rusya Devlet Başkanı ya da Başbakan tüm önemli dini bayramlarda ayinlere mutlaka katılıp, bunu da devlet televizyonundan naklen yayınlatıyor. Bu açıdan devlet ile kilisenin birbirini destekler hale geldiği söylenebilir.

Sovyetlerin dağılmasının ardından Rus Ortodoks Kilisesi belini doğrultmaya başlamış, bu esnada Katoliklerle teması minimumda tutmuş, hatta Fener Patrikhanesi’nin dinler ve mezhepler arası diyalog faaliyetlerine de her zaman soğuk bakmıştı. Nitekim 1990’lardan beri gündemde olmasına rağmen hiçbir Papa Rusya’ya resmi ziyarete gidemedi. Oysa ki şimdiye dek Papa VI. Paulus dahil toplam dört Papa İstanbul’a gelip buradaki patrikhaneyi ziyaret edebildiler.

Putin yönetiminin bir süredir bu türden bir buluşmayı teşvik ettiği, ancak Rus Kilisesi’nin direndiği yazılıp çiziliyordu. Rusya’nın uluslararası siyasette Batı tarafından yoğun eleştirilere maruz kaldığı bir dönemde bu buluşmanın faydalı olacağına kanaat getirilmiş olmalı ki, bu direniş kırılmış.

Franciscus-Kirill buluşmasının dikkat çeken yönü, görüşmenin Roma ya da Moskova’dan çok uzakta, Küba’da gerçekleştirilmesi oldu. Buluşmanın bir başka önemli noktası da iki dini liderin güncel diplomatik meselelerle ilgili görüş alışverişleri oldu. Örneğin Suriye’de yaşayan Hıristiyanların durumunu gündeme getirildi ve Ortadoğu’daki bu baskı ve katliam ortamının sona ermesi için Suriye meselesinin bir an önce çözülmesi gerektiği üzerinde duruldu.

Ancak bu ortak görüş, her konuda anlaştıkları anlamına da gelmedi. Moskova Patriği özellikle Ukrayna’nın batısındaki Katolik etkisini eleştirdi. Bu da Rusya’nın Ukrayna’yı her bakımdan kendi etki alanında görmeye devam edeceğini vurgulamanın bir başka yoluydu.

Her durumda, iki dini lider Rusya’yı bu aralar çok meşgul eden iki önemli dış siyaset dosyasını, yani Suriye ve Ukrayna’yı konuşmuş oldular; güler yüzle fotoğraflar verip “çok başarılı bir görüşme oldu” diyerek birbirleriyle vedalaştılar.

Papa ardından Meksika’ya geçti ve uluslararası siyaset konuşmaya devam etti. Franciscus, Cumhuriyetçi başkan aday adayı Donald Trump’ı kastederek, “eğer bir insan mültecilere yardım etmektense onları durdurmak gerektiğini söylüyorsa; köprüler değil duvarlar inşa etmeli diyorsa, o bir Hıristiyan değildir” açıklamasını yaptı. Buna Trump büyük tepki gösterdi ama Papa’nın sözleri de bir kere kayda geçmiş oldu. Trump’ın adaylık macerasının bundan nasıl etkileneceği şimdiden tartışılıyor. Papa’nın bu açıklamasının Batı Avrupa’ya da bir mesaj olduğu tahmin edilebilir.

Siyasi etkileri bir yana, bu ruhanî görüşmenin en azından Küba’ya uğurlu geldiğini söyleyenler de yok değil: zira Başkan Obama 21-22 Mart tarihlerinde adada olacağını açıkladı. İşte buna çekinmeden “tarihi” denebilir.

(21 Şubat 2016)

Kissinger Rusya’da

1970’lerin bir gazete haberinden fırlamış gibi duran bu başlık, aslında geçen hafta gerçekleşen bir ziyaretle ilgili. Artık hiçbir resmi görevi bulunmayan ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’in bu şahsî ziyareti yine de haber değeri taşıyor. Ne de olsa Rusya’ya özel bir ziyaret gerçekleştiren herkes Vladimir Putin’le baş başa görüşme fırsatını yakalayamıyor.

92 yaşındaki bu eski kurdun bizzat Putin tarafından kabul edilmesi, Kissinger’a uluslararası siyasette hâlâ ne kadar önem verildiğinin ve analizlerinin dikkatle dinlendiğinin bir göstergesi.

Başkan Nixon ve ardından Başkan Ford’un Ulusal Güvenlik Danışmanı olan, uzun yıllar Dışişleri Bakanlığı görevinde bulunan, 1973 Nobel Barış Ödülü sahibi Kissinger’ın uluslararası siyasete olan ilgisinin hiç azalmadığı biliniyor. Yazdığı çok sayıda kitap, makale, ayrıca her yıl verdiği sayısız konferans, bu alanda çalışan herkes tarafından ilgiyle takip ediliyor.

Aslında Kissinger Putin’le ilk kez bir araya gelmiş değil; Rus basınında yazıldığına göre bu iki isim son yıllarda toplam 10 kez başbaşa görüşmüşler. Görüşmelerin içeriği hakkında ayrıntılı bilgi alma imkanı tabii ki yok; ama Kissinger’ın hazır Moskova’ya gitmişken verdiği bir konferansın içeriğine bakmak, gene de bir fikir verebilir.

Henry Kissinger, konferansında kariyerinin büyük bir bölümünü ABD-Rusya ilişkileri üzerine kafa yormakla geçirdiğini hatırlatmış. Bu iki ülkenin birbirini düşman değil, pek çok alanda rekabet eden, ancak işbirliği imkanlarını da kullanan iki partner olarak görmesi gerektiğini söyleyen Kissinger, “Rusya kaçınılmaz olarak yeni dünya düzeninin temel oyuncularından biri,” diyor.

Kissinger, Rusya’nın “Batı” dünyasıyla olan ilişkilerindeki sorunları elbette görmezden geliyor değil. Ancak mesela Ukrayna konusunda, her ne kadar Kırım’ın Rusya tarafından ilhakının yanlış olduğunu söylese de, Batı’nın da bu dosyada çok sayıda hata yaptığını belirtiyor. Ona göre, Ukrayna’ya ne Batı ne de Rusya bir “ileri karakol” muamelesi yapmalı. Aksine Ukrayna, bu iki kesimi birleştiren bir köprüye dönüştürülmeli. Malum, köprüler iki yakayı birbirine bağlamak gibi önemli bir işlev üstlenirler. Bu durum o iki yaka için belki olumludur; ancak bunun köprüye ne faydası olur, o biraz daha tartışmalı bir konu.

Kissinger, Suriye’nin Rusya için taşıdığı jeopolitik öneme de değinmiş ve bu konuda ABD ve Rusya’nın birbirlerinin çıkarlarını anlayarak ortak bir çözüm geliştirmeleri gerektiğini vurgulamış. Bunu başarırlarsa, iki ülkenin yeni dünya düzeninin şekillendirilmesinde başrolü oynayacaklarını da söylemeden edememiş.

ABD-Rusya ilişkilerinin Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana yaşanan en ciddi kriz döneminden geçtiği sık sık yazılıyor. Ukrayna ya da Suriye hakkında iki ülkenin devamlı görüştükleri, ancak anlamlı bir uzlaşmaya henüz varamadıkları da bir gerçek. Bunun temel sebebi, ABD ve Rusya’nın küresel bir stratejik çerçeve üzerinde hâlâ tam anlamıyla anlaşamamış olmaları. Bu türden bir çerçeve oturtulabilirse ve Kissinger’ın deyimiyle “kalıcı dostâne bir diyalog” hayata geçirilebilirse, aslında her biri kendinden çok daha büyük anlamlar taşıyan Suriye ve benzeri sorunların çözümü de hızlanabilir.

Ne var ki 2016’nın dünyası Washington ve Moskova’nın üzerinde anlaştıkları her çözümü herkese olduğu gibi kabul ettirebilecekleri bir dünya değil, zira uluslararası siyasette kendine alan açmaya çalışan çok sayıda oyuncuyu yok saymak mümkün değil. Zaten Kissinger konuşmasında, bu oyunculara bakışta da bir ortaklaşma gerektiğini hatırlatmış.

Kissinger elbette “tıpkı Yalta’da yaptığımız gibi” dememiş. Halbuki demiş olsaydı, 1945 yılında orada Roosevelt ve Stalin dışında bir üçüncü liderin daha bulunduğunu  hatırlatmış olurdu.

(7 Şubat 2016)

Uluslararası Ceza Mahkemesi

Ekran Resmi 2016-08-22 11.18.21

14 yıl, 1 milyar dolar, 2 mahkumiyet. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin bilançosu özet olarak bu.

Merkezi Hollanda’nın Lahey şehrinde bulunan mahkemenin faaliyetleri şu sıralar mercek altında. Bu ilginin sebebi, UCM’nin Fildişi Sahili’nin eski Cumhurbaşkanı Laurent Gbagbo’yu yargılamaya başlamış olması.   

Gbagbo 2010 yılında düzenlenen seçimleri kaybetmesine rağmen iktidardan ayrılmamak için elindeki bütün kozları oynamış, taraftarları ve muhalifleri arasındaki çatışmalarda yüzlerce insan hayatını kaybetmişti. UCM, Gbagbo’nun ülkeyi planlı bir şekilde kaos ve çatışma ortamına sürüklediği iddialarını inceleyecek. Davanın 3-4 yıl sürmesi bekleniyor.

Uluslararası Ceza Mahkemesi bu ve benzeri insanlığa karşı suçlar, soykırım ya da savaş suçlarını soruşturmak ve bunların sorumlularını cezalandırmak üzere 2002’de faaliyete geçti. Bütçesine en çok katkıda bulunan ülkelerin Japonya, Almanya, Birleşik Krallık ve Fransa olduğu UCM’nin çok etkin bir faaliyet yürüttüğünü ya da caydırıcı olduğunu söylemek ise biraz zor.

Mahkeme, her şeyden önce, kendisinin yargı yetkisini tanımış ülkelerin vatandaşlarını ya da bu ülkelerin topraklarında işlenmiş suçların sorumlularını yargılayabiliyor. Ancak BM üyesi 193 ülkeden UCM’ye taraf olanların sayısı henüz 123. Türkiye UCM’ye taraf olmayan ülkelerden.

Daha da önemlisi ABD, Rusya ve Çin, yani BM Güvenlik Konseyi’nin üç daimi üyesi bile UCM’nin yargı yetkisini tanımış değil. Tabii bu ülkeler kendi çıkarlarına uygun olduğunu düşündüklerinde BM Güvenlik Konseyi kararları yoluyla mahkemeyi yetkilendirmekten kaçınmıyorlar. Nitekim,  2005’te Sudan ve 2011’de de Libya’yla ilgili olarak bu yapılmıştı.

Sonuç ise yine pek parlak sayılmaz. Zira mahkemenin hakkında yakalama kararı çıkarttığı Sudan Devlet Başkanı Ömer el-Beşir hâlâ ülkesinin başında. Libya’ya gelince, UCM NATO müdahalesinden önce muhalefeti güçlendirmek amacıyla Damokles’in kılıcı olarak kullanılmıştı; ancak Kaddafi devrildikten sonra mahkeme usulca bir kenara çekildi, Libya soruşturması da büyük ölçüde havada kaldı.

Elbette dünyada hiç kimsenin “suçlular yargılanmasın” dediği yok, ancak iş fiiliyata döküldüğünde uluslararası siyasetin romantizme pek imkân vermeyen çelişkilerine takılmak da kaçınılmaz oluyor.

UCM’ye yöneltilen önemli eleştirilerden biri de, şimdiye kadar sadece Afrikalıları yargılamış olması. Hatta UCM’nin sömürgeciliğin yeni bir aracı olduğunu iddia edenler bile var. Başsavcılık görevine 2012’de Gambiyalı Fatou Bensouda’nın atanması, büyük ölçüde bu tepkileri yatıştırmayı amaçlıyordu.

Gbagbo davasının başladığı günlerde Ruanda Dışişleri Bakanı, “UCM’nin yargıladığı beyaz adamlar nerede?” diyerek bu tür tepkilerin devam ettiğini gösterdi. Bensouda bu eleştiriyi, Afganistan, Kolombiya, Irak, Ukrayna, Filistin ve Gürcistan’da yaşananlarla ilgili ön soruşturmalar yürüttüğünü hatırlatarak savuşturmaya çalışıyor. Ancak ortada somut bir yargılama, hatta mahkûmiyet olmadan pek ikna edici olamayacak gibi.

Uluslararası sistemin zaman zaman kullandığı bir joker olan UCM, yine de bazı düğümlerin çözülmesinde faydalı olabiliyor. Suriye’deki iç savaş eninde sonunda yatıştırıldığında gündeme gelecek olan geçiş sürecinde de UCM’ye bir rol biçilebilir. Yeter ki uluslararası yargılama süreçleri, gerilimleri arttırmaya değil, yaraları sarmaya hizmet etsin.

(31 Ocak 2016)

Korsika Modeli (?)

Aralık ayında Fransa’da yapılan bölgesel seçimler büyük ölçüde aşırı sağın elde ettiği başarılı sonuç çerçevesinde tartışıldı. Bu seçimin bir başka önemli sonucu ise Korsika adasında milliyetçi listenin birinci çıkmasıydı. Tabii burada kastedilen, Korsika milliyetçileri.

Per a Corsica isimli bu listede yer alan siyasetçilerin kimi özerklik, kimiyse bağımsızlık taraftarı. Adanın yeni yerel yöneticilerinden Bastia Belediye Başkanı Gilles Simeoni ile Bölge Meclisi’nin Başkanı Jean-Guy Talamoni 18 Ocak’ta Paris’e giderek Sosyalist iktidarın Başbakanı Manuel Valls ile Korsika’nın geleceğini konuştular.

Buluşma öncesi Valls hükümeti ile bu heyetin arasının gergin olduğu yazılıp çiziliyordu. Yeni ekibin Aralık ayındaki göreve başlama konuşmalarını Fransızca yerine Korsika dilinde yapmış olmaları bu gerginliğin temel sebebi. Sağ ya da Sol cenahtan çok sayıda Fransız siyasetçi bu duruma tepki göstermiş, merkez sağın önemli isimlerinden Alain Juppé twitter hesabından “Fransa’nın resmi dili Fransızcadır,” diye hatırlatırken, eski İçişleri Bakanı Jean-Pierre Chevènement da “cumhuriyetin niteliği değiştiriliyor,” diye feryat etmişti. Başbakan Valls de “cumhuriyetin tek bir dili var,” diyerek kırmızı çizgilerini hatırlatmıştı.

1974’ten beri adadaki okullarda Korsika dili öğretilebiliyor, ama bu desler Korsika milliyetçilerinin isteğinin aksine zorunlu değil. Ayrıca, adadaki trafik levhalarında kullanılıyor olsa da Korsika dilinin resmi dil gibi bir statüsü de yok. Oysa Simeoni ve Talamoni’nin isteklerinin başında Korsika diline adada Fransızca ile eşit, resmi bir nitelik kazandırılması geliyor. Diğer talepler, Korsika’nın özel bir statüsü olduğunun Fransız Anayasası’na yazılması, Korsika’dan gayrimenkul satın almak için en az beş yıl burada ikamet etmiş olma şartı getirilmesi ve siyasal mahkumlar (yani tek taraflı ateşkes ilan etmiş olan FLNC militanları) için genel af ilan edilmesi.

Fransız hükümeti “siyasi mahkum” tanımlamasına karşı; ama bu kişilerin cezalarını Korsika’daki hapishanelerde çekmeleri için yapılacak bir düzenlemeye sıcak bakıyor. Adaya özel statü ve gayrimenkul satın alma kısıtlamaları konusunda ise durum biraz daha sıkıntılı. Yine de hükümet Haziran ayına kadar bu konularda birer rapor hazırlamak üzere üç ayrı çalışma grubu oluşturma kararı verdi. Neler yapılabileceği bu raporlar ışığında tartışılacak.

Korsikalı yöneticiler Paris’e gelmişken pek çok radyo ve televizyon programına da katıldılar ve adadaki duvar yazılarında sık sık görülen “I Francesi Fora” (Fransızlar Dışarı) sloganlarını ya da göçmen karşıtı saldırıları tasvip etmediklerini dile getirdiler. Ama Talamoni’nin “Fransa’yı dost bir ülke olarak görüyoruz,” açıklaması ortalığı yine de biraz karıştırdı. Simeoni ise “Fransa’nın 320 bin Korsikalıdan korkmasına gerek yok,” diyerek ortamı yumuşatmaya çalıştı.

Her iki isim, Korsika’nın 18. yüzyılda bağımsız bir cumhuriyet olduğunu, hatta ada Fransa hakimiyetine geçene kadar yürürlükte kalmış olan 1755 tarihli anayasasının kadınların oy hakkını tanıyan ilerici bir metin olduğunu keyifle hatırlattılar; Korsikalıların ayrı bir halk, hatta ulus olduğunu da sık sık vurguladılar.

Talamoni, “her zaman olduğumuz şey olmak, yani kendimiz olmak istiyoruz; buna imkan verilmezse Brüksel’den başlayarak tüm Avrupa’yı dolaşır, Fransa’yı şikayet ederiz,” diye uyarılarda bulunmaktan da geri kalmadı. İfade özgürlüğü gereği, tüm bunları söylediler diye de başları derde girmedi.

Tabii ki her durum kendi şartları içinde değerlendirilir ama, üniter, jakoben ve merkeziyetçi bir geleneğe sahip olan Fransız devletinin bu köklü sorunu nasıl ele aldığı başka bazı ülkelere de belki bir fikir verir.

(24 Ocak 2016)

“Kipa’ma Dokunma”

Geçtiğimiz hafta gene bol bol IŞİD’den bahsedildi. İstanbul Sultanahmet’te yaşanan canlı bomba eylemi bir yana, Endonezya’nın başkenti Jakarta’da da IŞİD ciddi bir eylem gerçekleştirdi ve pek çok masum insanın canına kıydı. Bu eylemler yanında, belki daha önemsiz görülebilecek ancak yine IŞİD bağlantılı bir başka eylem ise Fransa’nın gündemindeydi.

Marsilya’da yaşayan ve Türk vatandaşlığı da bulunan 15 yaşında bir çocuk, sokakta yürüyen Benjamin Amsellem isimli bir öğretmenin üstüne atılarak, elindeki bıçakla onu öldürmeye çalıştı. Amsellem neyse ki saldırıyı önemli bir yara almadan atlattı ve saldırgan da yakalandı. Basına verilen bilgilere göre saldırgan, sorgusunda herhangi bir pişmanlık yaşamadığını ve bu eylemi IŞİD’e sempati duyduğu için gerçekleştirdiğini söyledi.

Yine saldırganın ifadesine göre, saldırdığı kişi önceden belirlediği, tanıdığı ya da takip ettiği bir hedef değildi. Anlaşılan o ki Amsellem’in saldırıya uğramasının tek bir nedeni vardı: Yahudi olduğunu ortaya koyar şekilde, kafasına taktığı kipayla sokakta yürüyor olması.

Bu saldırı üzerine Fransa’da, bir taraftan önceden tespit edilip engellenmesi çok zor olan bu türden “yalnız kurt” eylemleriyle nasıl başedilecek tartışması alevlenirken, diğer taraftan ülkede giderek artmakta olan Yahudi düşmanı eylemler konuşulmaya başlandı.

Son zamanlarda Fransa’da antisemit eylemlerin sayısının giderek artmakta olduğu bir sır değil. İstatistiklere göre 2013’te bu türden 423, 2014’te ise 851 eylem gerçekleştirilmiş. 2015 için kesin bir rakam henüz açıklanmış değil, ama bir önceki yıla göre yüzde 80-85 artış bekleniyor, ki bu da binden fazla eylem demek.

Neyse ki bu eylemlerin büyük çoğunluğu yaralama vs. gibi ağır saldırılar değil; ancak  bu saldırıların Fransa’da yaşayan 500 bin civarında Yahudi için endişe verici bir atmosfer yarattığı açık. Nitekim 2015 yılında aralarından 8000 kişi, özellikle ülkede artan antisemitizmi gerekçe göstererek Fransa’yı terk edip İsrail’e yerleşmiş. Bu rakam da bir önceki yıla göre yüzde onluk bir artış anlamına geliyor. 2016’da da rekor göç rakamları bekleniyor.

Marsilya’daki son saldırı üzerine, şehrin Yahudi cemaati başkanı dindaşlarını sokakta kipa takmamaya davet edince Fransa’da hararetli bir tartışma daha başlamış oldu. Bu davetin gerekçesini anlamak zor değil: sokaklarda Yahudi olduğunuzu açıkça belli eden bir şekilde dolaşırsanız, saldırıya uğrama riskiniz yüksek.

Bu çağrıyı kimileri doğru bulup, “en kötü kasket takarız” gibi yaklaşımlarla  durumu geçiştirmeye çalıştılar; ama öte yandan “kipama dokunma” adı altında kampanya başlatanlar da oldu. Pek çok siyasetçi de Fransa’da antisemitizmin sürekli tırmanıyor olmasından endişe ettiklerini dile getirip ne yapılabileceği üzerine tartışmaya başladılar.  Hatta “Yahudilerin kipa takıp sokağa çıkmaktan ürktüğü Fransa, artık Fransa değildir” diyenler bile oldu.

Ülkede yaşayan farklı gruplar arasındaki toplumsal barışın zedelendiği, insanların birarada barış içinde yaşamasını mümkün kılan ortak değerlerin giderek zayıfladığı, çoğunluktan farklı olmanın ya da farklı düşünmenin giderek tehlikeli bir hale geldiği ülkelerin sayısının giderek artıyor olması cesaret kırıcı.

Kendini kalelere kapatıp daimi bir korku içinde ve farklı olana karşı şüpheyle dolu yaşayan, bir taraftan da kendilerini dinsel fanatizmin kollarına bırakmış Ortaçağ insanları geri dönmüş gibi geliyor bazen.

Fransa’daki “kipa’ma dokunma” sloganının simgelediği gibi, bedeli bazen ağır olsa da farklı olma hakkını savunmaya devam etmek bu puslu ortamı eninde sonunda dağıtmaya yardım eder diye umalım.

(17 Ocak 2016)

Yemen’i unutmuş muydunuz?

Eğer öyleyse, hatırlamanın tam zamanı.

İran ile Suudi Arabistan arasında kılıçların çekildiği bir ortamda, dünya kamuoyunun neredeyse unuttuğu ya da görmezden geldiği, ama aylardır sürüp giden Yemen’deki savaş, artık kendinden daha sık bahsettirecek.

2015 yılının Mart ayında Suudi Arabistan önderliğindeki bir askeri koalisyonun müdahalesine uğrayan Yemen, İran ile Suudiler arasındaki vekalet savaşlarının bir başka cephesi.

Suudi Arabistan yönetimi, İran ve Bağdat hükümeti dolayısıyla doğuda ve kuzeyde hissettiği Şii baskısını, bir de güneyden, yani Yemen’den de hissetmeye başlayınca bu “çevrelemeyi” kırmaya karar vermişti.

Suudi hanedanının kendini İran tehdidi altında hissetmesinin tek sebebi bölgenin farklı ülkelerindeki etki mücadelesi değil. Suudi Arabistan’ın doğu sahillerinde Şiiler çoğunluğu oluşturuyor ve bu coğrafya aynı zamanda ülkenin en zengin petrol yataklarının bulunduğu yerler. Dolayısıyla bu bölgede gelişebilecek ve İran’a sıcak bakan herhangi bir ayrılıkçı hareket, Riyad’daki yönetim için bir ölüm kalım meselesi.

Körfez’deki petro-monarşiler de hemen hemen benzer sebeplerle Suudi Arabistan’ın yanında hizalanıyorlar.

Gerçi İran’la Suudi Arabistan arasındaki kriz geçtiğimiz hafta o kadar hızlı tırmandı ki, “vekalet savaşlarından doğrudan çatışmaya mı geçiliyor?” soruları da sorulmaya başlandı. Ocak 2015’te Suudi tahtında yaşanan değişiklikten sonra Savunma Bakanlığı’na getirilen yeni kralın oğlu Prens Muhammed bin Salman ve etrafındaki genç ekibin önceki dönemlere nazaran çok daha maceracı politikalar yürütmeleri de bu kaygıları arttırdı.

Ancak gene de iki ülkenin birbirlerine fırlattığı yıldırımlar şimdilik özellikle Yemen’in üzerine düşecek gibi duruyor.

Ülkede bir yanda Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Sudanlı askeri birlikler ve ayrıca Kolombiyalı paralı askerlerden oluşan ve Cumhurbaşkanı Hadi’yi destekleyen bir koalisyon, diğer yanda eski Cumhurbaşkanı Salih ve İran’ın desteklediği Şii mezhebinden Huti gerillaları, ayrıca hem birbirleriyle, hem de diğerleriyle savaşan El-Kaide ve IŞİD militanların rol oynadığı karmaşık bir savaş devam ediyor. ABD ve Birleşik Krallık’ın da Suudi Arabistan önderliğindeki koalisyona teknik destek ve silah yardımı yaptıkları biliniyor.

Aynı vekalet savaşlarının esas cephesi uzun süredir Suriye idi, ancak Rusya’nın doğrudan askeri müdahalesi ile oradaki oyun bir hayli değişti. ABD ve Rusya gibi iki büyük gücün aynı anda aynı coğrafyaya basınç uyguladığı bir ortamda, farklı farklı örgütlerin, bölgesel ve bölge dışı güçlerin pek fazla hareket serbestisi kalmadı. Dolayısıyla Suudi Arabistan ve İran, kozlarını paylaşmak için Ortadoğu’daki diğer cephelere ağırlık vermek durumunda kalıyorlar.

Yemenlilere de ülkelerinin başlarına yıkılmasını seyretmek kalıyor. Bu ülkede son bir yılda ölenlerin sayısı binlerle ifade edilecek rakamlara ulaşmış durumda. Hava akınları günlük olay haline gelmiş, karada çatışmalar sürüyor, 26 milyon nüfuslu ülkede 1,5 milyon kişi evini barkını terk edip kamplara sığınmış durumda ve en az 14 milyon Yemenli de açlık tehlikesiyle burun buruna ve acil insani yardım bekliyor.

Yemen’in tek önemi, İran ve Suudi Arabistan’ın kozlarını paylaştığı bir savaş alanı olması değil. Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’nun birleştiği noktada yer alan Yemen, uluslararası deniz ticareti için kritik önem taşıyan bir su yolunun üzerinde duruyor. Zaten tam da bu yüzden Yemen sahillerinden sadece 30 km uzaktaki karşı kıyıda, yani Cibuti’de, ABD ve Fransa’nın birer askeri üssü bulunuyor. Son olarak Çin de geçtiğimiz ay burada bir askeri üs kurma kararı aldı.

Suriye’deki “çözüm”ün bir parçası, Yemen’deki savaşın şiddetlenmesinden geçecek gibi.

(10 Ocak 2016)

2016’da Neler Olacak?

Adettendir, her yılbaşında geride kalan senenin önemli olayları şöyle bir gözden geçirilir ve yeni yılda nelerin olabileceği üzerine kafa yorulur. Elbette kimse müneccim değil; ancak bazı uluslararası gelişmelerin tarihleri şimdiden bilindiği için, tamamen karanlıkta olduğumuz da söylenemez.

Örneğin 2016’da uluslararası siyasetin iki önemli isminin görev süreleri dolacak. Bunlardan biri, 2007 yılından beri görevde olan BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon. Yerine kimin geçeceği sonbahar aylarında kesinleşecek. Şimdiden ortada bir takım adayların isimleri dolaşıyor; mesela UNESCO’nun başındaki Bulgaristanlı İrina Bokova gibi. Eğer Bokova seçilirse, BM Genel Sekreterliği görevine gelen ilk kadın olacak. Bakalım BM Şartı’nda Genel Sekreter’den bahsederken kullanılan İngilizce “he” şahıs zamirinin miadı dolmuş mu ?

İkinci önemli değişim ise ABD’de gerçekleşecek. 8 Kasım 2016 Salı günü yapılacak seçimlerin ardından ABD’nin 44. Başkanı Barack Obama, Beyaz Saray’ı 20 Ocak 2017’de yeni evsahibine devredecek. Bu kişinin Demokrat mı, yoksa Cumhuriyetçi mi olacağı bu yılın temel tartışma konularından biri olacak.

Obama görevdeki son yılında çarpıcı birkaç diplomatik girişimde bulunmaktan geri kalmayacak. Daha şimdiden Vietnam’a gerçekleştireceği ziyaret kesinleşti; ancak eğer gerçekleşirse, Küba ziyareti çok daha tarihi olacak. Nobel Barış Ödülü sahibi Obama için güzel bir kapanış olabilir.

Başkan Obama, özel önem verdiği Transpasifik Ortaklık Antlaşması’nın (TTP) bu sene yürürlüğe girmesi için de uğraşacak ve bu amaçla Şubat ayında TPP’ye taraf 12 ülkenin liderini California’da ağırlayacak. ABD bu ve benzeri her vesileyle bir “Pasifik Okyanusu gücü” olduğunu vurgulamaya devam edecek; bu durum ise Çin’in hoşuna gitmemeyi sürdürecek.

Uluslararası ziyaretleri önem taşıyan bir başka lider, Papa. Örneğin Türkiye, Papa Franciscus’un 2016’da Ermenistan’a gerçekleştireceği ziyareti herhalde dikkatle takip edecektir.  Katoliklerin ruhani önderi bu sene Şubat ayında Meksika’ya, Temmuz ayında ise “memleketi” Arjantin’e, ayrıca Şili ve Uruguay’a gidecek. Ağustos ayında Brezilya’nın Rio de Janeiro şehrinde düzenlenecek Olimpiyat Oyunları’nı da bu tabloya eklersek, bu sene Latin Amerika’dan bol bol bahsedilecek demektir.

Uluslararası zirve takviminde ise Haziran ayında Japonya’da G7; Temmuz ayında Polonya’da NATO, Eylül ayında Çin’de G20 ve Kasım ayında da Peru’da yapılacak Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) zirveleri öne çıkıyor. Rusya katılmaktan vazgeçtiğini açıkladığı için 31 Mart 2016’da Washington’da toplanacak olan Nükleer Güvenlik Zirvesi’ne ise şimdiden gölge düşmüş durumda.

Avrupa Birliği 2016’yı da giderek ağırlaşan mülteci krizini yönetmeye çalışmakla geçirecek. Ekonomik anlamda ise Brüksel’in dikkatinin Yunanistan’dan İtalya’ya kayması kuvvetle muhtemel. Bu ülkedeki işsizlik oranı ve borçlanma giderek yönetilemez hale geliyor.

Ortadoğu’da 2016’nın bir önceki yıldan farklı geçmesini beklemek için bir sebep yok. IŞİD’le mücadele süreci ve İran’la varılmış olan nükleer anlaşmanın uygulanması ön planda olacak.

Ukrayna krizi giderek küllenirken, Kafkasya ve Doğu Asya’da gerginlikler tırmanacak.

Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi akademisyenleri ise tüm bu gelişmeleri takip etmenin dışında, Temmuz ayında İstanbul’da yapılacak olan IPSA’nın 24. Dünya Kongresi’ne de hazırlanıyor olacaklar.

Nisan ayında 90. doğum gününü kutlayacak olan II. Elizabeth hakkında “tahttan çekilecek” söylentileri bir süredir artıyordu ve Kraliçe de Noel konuşmasında bu söylentileri yalanlamak istercesine, “2016 çok yoğun geçecek” demişti. Haklı.

(3 Ocak 2016)