İnsani Zirve

Hakkında bardağın boş yarısına mı, dolu yarısına mı bakmalı diye emin olamadığımız bir uluslararası zirve daha sona erdi. Birleşmiş Milletler tarafından İstanbul’da düzenlenen Dünya İnsani Zirvesi’nden söz ediyoruz.

Bu zirve, küresel sorunlara küresel çözümler üretilmesi gereğinin sık sık dile getirildiği bir dönemde toplandı. İklim Zirvesi, Afet Riskinin Azaltılması Konferansı ve Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi gibi buluşmaların bir tamamlayıcısı olarak tasarlanan İnsani Zirve, bu alanda çalışan çok sayıda oyuncuyu bir araya getirdi.

Yardım kuruluşlarının, uluslararası örgütlerin ve siyasi liderlerin bir araya gelerek, yardıma muhtaç topluluklara daha etkin bir şekilde nasıl el uzatılabilir diye kafa yormaları elbette faydalı.

71 yıllık BM tarihinin bu konudaki ilk zirvesinde herhangi bağlayıcı bir antlaşma metni ortaya konulmamış olması ise bu buluşmanın en zayıf yanı oldu. Hatta zirve sonunda kaleme alınan ve “çatışma bölgelerinde uluslararası insancıl hukukun uygulanması” çağrısında bulunan bildiriyi bile katılımcıların üçte ikisi imzalamadı.

Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) örgütünün hazırlık faaliyetlerine aylarca katkıda bulunduktan sonra zirveye katılmaktan son anda vazgeçmesi, zaten zirveye gölge düşürmüştü. MSF, bu buluşmanın aile fotoğrafı çektirmek dışında bir sonuç vermeyeceğini söylemekle kalmamış, zirvenin uluslararası toplumun hatalarını örtmeye yarayan bir “incir yaprağı” rolü oynayacağını da iddia etmişti.

Yine de 175 ülkeden 6 bin katılımcı iki gün boyunca insancıl sorunları tartıştılar. Zirveye 65 devlet ya da hükümet başkanı katıldı, ancak Angela Merkel dışında hiçbir gelişmiş ülkenin üst düzey lideri bunlar arasında yoktu. Yani bu gibi konularda gözlerin özellikle çevrildiği G7 ülkeleri (Almanya hariç) bakan düzeyinde temsil edilmiş oldular. Herhalde bu ülkelerin liderleri, iki gün sonra Japonya’da toplanan G7 zirvesi dolayısıyla çok meşguldüler.

BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon, kimi ülkelerin ilgisizliğinden yakınanlar arasındaydı. Bu tür eleştirilerin hedefi elbette sadece Batılı ülkeler değil; zira Ortadoğu’nun zengin ülkelerinin de neye ne kadar katkıda bulundukları ortada.

Devlet ya da hükümet başkanı düzeyinde katılım gösteren ülkeler, genellikle yardıma en muhtaç ülkelerdi. Belli ki seslerini duyurmak ümidiyle koşup gelmişlerdi.

Dünya İnsani Zirvesi’nde, yerinden yurdundan edilmiş 60 milyon insan bulunduğu, acil yardıma ihtiyacı olanların da en az 130 milyon kişi olduğu hatırlatıldı.

Altı çizilen noktalardan biri, yardım faaliyetlerine her yıl ayrılan 25 milyar doların yetersizliği oldu; BM en az 15 milyar dolara daha ihtiyaç olduğunu söylüyor. Bu paranın nasıl harcanacağı; uluslararası “büyük” STK’larla küçük ve yerel yardım kuruluşlarının faaliyetlerinin nasıl koordine edileceği; şeffaflığın nasıl sağlanacağı; insancıl faaliyetlerin de bir ekonomik sektöre dönüşüyor olmasının sonuçları yürütülen tartışmalar arasındaydı.

Zirve boyunca, yardımı iletmek ile yardıma ihtiyacı ortadan kaldırmanın çok farklı şeyler olduğu yeterince vurgulandı mı, emin olmak zor.

Zirvenin aslında en büyük başarısı, insancıl yardım konusunu medyanın gündemine sokması oldu. Bununla beraber, verilen sözler somut eylemlerle desteklenmezse, kalıcı bir başarıdan söz etmek mümkün olmayacak.

STK’ların faaliyetleri bir yana, devletlerin giriştiği yardım faaliyetlerinin “insancıl diplomasi” adıyla yeni bir uluslararası siyaset aracı haline geldiğini de bu çerçevede vurgulamak lazım. Ancak devletlerin tamamen insaniyet icabı, yüzde yüz tarafsız ve hiçbir siyasal beklenti olmaksızın hareket ettiğine ikna olmak elbette zor.

Çoğu zaman devletlerin uyguladığı siyasetler nedeniyle yardıma muhtaç hale gelmiş toplulukların, yardım beklerken de farklı bir oyunun piyonlarına dönüşmeleri ise ayrı bir trajedi.

(29 Mayıs 2016)

Eurovision’un Jeopolitiği

Ekran Resmi 2016-08-23 17.36.00Avustralya’nın eski Başbakanı Tonny Abbott, “Eurovision’da ikinci olmamıza üzülmedim; bir zorbanın elinde kıvranan Ukrayna halkına birincilik moral verdiyse, buna ancak sevinebilirim” diye tweet atarken, hedefinde elbette Rusya vardı.

Aslında “Avustralya Eurovision’da ne arıyor?” diye gayet temel bir soru sorarak işe başlamak mümkün.

Bu ülke geçen sene Eurovision’un 60. yılı şerefine, “bir seferlik” denilerek davet edilmişti; ancak bu sene hiçbir şey olmamış gibi yeniden arz-ı endam etti. Üstelik yarışmaya seneye de katılacağını açıkladı. “Eurovision Şarkı Yarışması ne zaman ‘mantıklı’ bir etkinlik oldu ki?” deyip, bunu fazla sorgulamamak belki de en iyisi.

Tonny Abbott’un Rusya’yı hedef almasının arkasında, 2014 yılının Temmuz ayında Ukrayna hava sahasındayken düşürülen Malezya Havayolları’na ait uçak yatıyor. Bu uçakta ölen 298 kişiden 38’i Avustralyalıydı ve olaydan Putin’i sorumlu tutan zamanın Başbakanı Abbott, Rusya’ya o zaman da gayet sert bir dille meydan okumuştu. Britanya’nın doğal, ABD’nin ise yakın müttefiki olan Avustralya’nın, Rusya’ya şu sıralar sempati beslemesi zaten eşyanın tabiatına aykırı olurdu.

Abbott’un açıklamalarının da gösterdiği gibi, Eurovision Şarkı Yarışması Rusya’yla “Batı” arasındaki krizin yeni bir cephesine dönüştü; çünkü 14 Mayıs akşamı Stockholm’de yapılan bu seneki finali Ukrayna adına sahne alan Jamala kazandı. Baba tarafı Kırım Tatarı, anne tarafı ise Yukarı Karabağlı bir Ermeni olan Jamala‘nın birinciliği, söylediği şarkının sözleri nedeniyle Rusya’yı öfkelendirdi. Ülkede Eurovision’un bundan böyle boykot edilmesi çağrıları bile yapılıyor.

Rusya’nın tepkisi aslında final gecesinden çok önce başlamıştı. Rus yetkililer, Jamala’nın seslendirdiği “1944” isimli parçanın içeriğinin siyasal olduğunu, bu nedenle de Eurovision kuralları gereği sahne almaması gerektiğini iddia etmiş; ancak yapımcılar bu şikayeti ciddiye almamıştı. Elbette bu red yanıtı da Moskova’da, “Avrupa’daki Rus karşıtı havanın bir yansıması” olarak değerlendirildi. Şarkıya itiraz eden Ruslar 1944 yılında Kırım’da trajik bir olay yaşanmadığını mı iddia ediyor, yoksa Stalin’in yaptıkları üzerinden bugünkü Rusya’ya  haksızlık ediliyor diye mi şikayet ediyor, orası pek belli değil.

Ekran Resmi 2016-08-23 17.35.09

Kopartılan fırtına yüzünden, kazanan şarkıyı belirleyen “halk oylamasında” Ukrayna’dan Rusya’ya en yüksek oy olan 12 puan; Rusya’dan da Ukrayna’ya 10 puan gittiği gerçeği güme gitti. Belki de “iç düşman” paranoyasını kışkırtmamak için bunun üzerinde fazla durulmamıştır; ya da “halkların aslında birbiriyle pek derdi yok” söylemi şu an için işlevsel görülmemiştir, kim bilir?

Jüri oylamasında ise tam aksine, Rusya ve Ukrayna birbirine sıfır puan verdi.

Yarışmanın yapımcıları ise, bu olanların son tahlilde bir barış mesajı taşıdığını iddia ediyor. Gerçi ortada “barış istemiyorum” diyen pek kimse yok; sorun “barış”ın nasıl tanımlandığında yatıyor. Herkes kendi aklındaki “barış” her neyse, onu başkalarına dayattığı müddetçe de “barış”a ulaşmak mümkün olmuyor.

Sonuç olarak, Eurovision seneye Ukrayna’da düzenlenecek. Son iki yılda 9 bin kişinin çatışmalarda öldüğü ve fiilen savaştaki bir ülkede bu yarışma nasıl düzenlenir, Eurovision’un yapımcıları herhalde bunu düşünmeye koyulmuşlardır bile.

Türkiye bu Avrupa etkinliğine dört yıldır katılmadığına göre, tüm bunlar bizi neden ilgilendirsin demek de mümkün. Üstelik Rusya da artık boykotu tartışıyor. Neyse ki Avustralya gibi “Batılı” olup olmadığını kimsenin tartışmaya gerek bile görmediği ülkeler yarışmacı açığını kapatıyor. Acaba sırada Yeni Zelanda, Kanada ve ABD de var mıdır?

(22 Mayıs 2016)

Kamu Diplomasisi

Bir zamanlar sık sık rastlanan bir görüntüydü: Avrupa Birliği nezdinde ya da ABD Kongresi’nde Türkiye ile ilgili önemli bir karar alınması ya da oylama yapılması gündemdeyse, kritik tarihten hemen önce Brüksel ya da Washington’a uçaklar dolusu bürokrat, akademisyen, işadamı ve gazeteci götürülür; bu heyetin dar zamanda cansiperâne bir kampanya yürüterek Türkiye lehine bir karar kopartması beklenirdi.

Bu “yumurta kapıya gelince” kampanyalarını basın, “Avrupa’ya çıkartma” tarzında başlıklarla sunar; netice olumluysa tutturulan yöntemin iyi olduğuna kanaat getirilir; eğer olumsuzsa, olay yabancıların Türkiye hakkındaki önyargılarına bağlanıp mesele kapatılırdı. Bu arada söz konusu kalabalık heyet gene uçakları doldurur, bir dahaki kritik tarihte tekrar yollara dökülmek üzere ülkeye geri dönerdi.

Neyse ki zamanla yabancı ülkelerdeki karar alıcıları etkilemek için daha kalıcı sonuçlar veren yöntemlerin var olduğu fark edildi ve bu “imaj yaratma” süreci biraz olsun rasyonelleşti. Bu yöntemler arasında en sık gündeme gelen ise, hedef kitlesi yabancı halklar olan kamu diplomasisi oldu.

Konunun uzmanlarından Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Gaye Aslı Sancar’ın tanımıyla kamu diplomasisi, “devletlerin uluslararası halkla ilişkiler faaliyetleri” olarak özetlenebilir. Sancar’ın editörlüğünü üstlendiği ve kısa bir süre önce yayınlanan “Kamu Diplomasisinde Yeni Yaklaşımlar ve Örnekler” isimli çalışma da bu alanda önemli bir kaynak.

Kamu diplomasisi geleneksel diplomasiden farklı olarak, bir devletin yabancı bir ülkenin insanlarıyla doğrudan ilişki kurması sürecini ifade ediyor. Yani diplomatik ilişkileri kurgular ve yürütürken sadece yabancı hükümetlerin değil, o ülkelerdeki medyanın, düşünce kuruluşlarının, üniversitelerin, sanat ve spor dünyasının da dikkate alınması gerektiği anlamına geliyor. Yabancı ülkelerin halklarıyla doğrudan temas kurmak ise elbette sadece diplomatların görevi değil. Dolayısıyla kamu diplomasisi çok farklı kesimleri seferber etmeyi gerektiren karmaşık bir faaliyet.

Demokratik ülkelerle ilişkiler söz konusu olduğunda, o ülkelerin kamuoylarını etkilemeden ya da kendi lehine bir kamuoyu oluşturmadan üst düzey siyasi ilişkileri pürüzsüz yürütme imkanı bulunmuyor. Yani diplomatik eylemden sonuç almak için, her şeyden önce hedef ülkenin kamuoyu nezdinde girişimlerde bulunmak kaçınılmaz.

Özgür bir siyasal ortamın bulunduğu ülkelerde, seçimle işbaşına gelen siyasetçilerin seçmenin tasvip etmediği bir dış politika davranışını uzun süre devam ettirmeleri zaten mümkün değil. Bu durumda kapalı kapılar ardındaki görüşmelerle yetinme ya da “çıkarlarımız bunu gerektiriyor” deyip geçme imkanı sınırlı.

İşte bu nedenle diplomatik faaliyet yürütürken yabancı kamuoylarına derdinizi anlatmak; o ülkelerin halkları nezdinde saygınlık ve güven hisleri uyandırmak şart. Herkesin her şeyden anında haberdar olduğu günümüz iletişim ve haberleşme ortamında, bu tür hislerin somut karşılığı olmayan demode propaganda faaliyetleri ile sağlanamayacağı açık.

Yabancı kamuoylarını olumlu yönde etkilemek için, hedef toplumların değer yargılarının, önceliklerinin ve dünyaya bakışlarının da farkında olmak; onlarla aynı dalga boyunda iletişim kurmak gerekiyor. Bunun ufku dar, içe kapanmacı anlayış ve söylemlerle başarılamayacağı ortada.

Bir ülke lehine dış dünyada kamuoyu oluşturmak, son tahlilde o ülkenin durumuyla yakından ilgili. Bir ülkenin imajı, her şeyden önce o ülkenin kendi içindeki gerçeklik sayesinde oluşuyor. Kamu diplomasisini etkin kullanabilmenin anahtarı da burada.

(15 Mayıs 2016)

Merkel ve AB’nin Geleceği

Almanya’da siyasetçiler yılda bir gün bir okula giderek Avrupa Birliği’nin mevcut durumu ve geleceği hakkında öğrencilerle sohbet eder. Böylelikle daha ergenlik çağındaki gençler, AB bütünleşmesinin ne anlama geldiğini, gelecekte alabileceği şekli ve AB’nin kendi hayatları ve gelecekleri için önemini birinci elden öğrenme ve tartışma imkânı bulurlar.

Bu çerçevede Şansölye Angela Merkel geçtiğimiz hafta Berlin’deki Fransız Lisesi’ni ziyaret etti. Seçilen okulun kimliği, AB bünyesindeki Fransız-Alman işbirliğinin hayati önemini hatırlatma amacı taşıyordu. Britanya’nın AB’de kalsak mı kalmasak mı diye referandum yapmaya hazırlandığı bir dönemde, Fransız-Alman işbirliğini vurgulamak tercih edilmişti.

Liseli öğrenciler, Merkel’i karşılarında bulmuşken ona Avrupa’daki aşırı sağın yükselişi, AB bütünleşmesinin geleceği, Avrupa değerlerinin savunulması, terörle mücadele, enerji güvenliği, diplomaların denklik sorunu, çevre sorunları, mülteci krizi ve Türkiye’nin AB’ye üyeliği gibi birçok farklı konuda sorular yönelttiler.

Angela Merkel ise yanıtlarıyla, AB’nin geleceği hakkında şimdiye kadar hiç olmadığı kadar ihtiyatlı bir tablo çizdi. Merkel elbette Avrupa bütünleşme tarihinden, Erasmus öğrenci değişim programından ve serbest dolaşım ilkesinden övgüyle söz etti. Bu arada, “kendi başarısızlıklarının faturasını Brüksel’e çıkartan” bazı Avrupalı siyasetçileri eleştirmeyi de unutmadı.

Ancak Merkel, AB’nin geleceğine dair soruları bir hayli olumsuz bir tavırla yanıtladı: Ortak eğitim politikası? “Öngörülebilir bir gelecekte değil”; AB’nin genişlemesi? “O konuda sorunlar var, mevcut işbirlikleri ve komşuluk politikası derinleştirilmeli”; ortak savunma? “Kolay değil, çünkü kimi AB üyeleri NATO üyesi, kimileri değil”; istihbarat işbirliği? “Karmaşık bir konu”; iş yasalarının uyumlaştırılması? “Üye ülkeler arasında büyük farklılıklar var”.

Mülteciler konusunda ise Angela Merkel, “tıpkı Euro’nun piyasaya sürüldüğü zamanki gibi bir sınavla karşı karşıyayız” dedi öğrencilere. “Dış dünya, AB’nin dayanıklılığını ve Schengen’i ayakta tutma kapasitesini test ediyor”. Bu konuda Merkel, “AB içindeki ulusal sınırlar kalıcı olarak yeniden kapanırsa, bu AB projesi için büyük bir gerileme sayılır” diye de özellikle vurguladı. Mültecilerin Almanya’ya kabulüyle ilgili ise “Fransa bizden daha fazla savunma harcaması yapıyor, biz ise daha fazla mülteci alıyoruz; yani herkes kendince AB’ye katkıda bulunuyor” diye ilginç bir görev paylaşımı ve dayanışma iması yaptı.

Hitap ettiği öğrencileri mültecilerle ilgilenmeye davet eden Merkel, “çoğu insan hiç görmediği mülteciler hakkında önyargılarla dolu, onlarla yüz yüze gelin ve tanışın” diye insani bir vurguda bulunmayı da ihmal etmedi.

AB’nin şimdiye kadarki başarılarını öven ve Avrupa bütünleşmesinin dünya barışı için önemini vurgulayan Merkel’in AB’nin geleceği hakkında umutlu değilmiş izlenimi veren yanıtları, aslında AB’nin içine düştüğü varoluşsal krizin bir yansıması.

Euro kriziyle hızlanan ve mülteci sorunuyla da tırmanan bu kriz, Avrupalıların ortak bir gelecek isteyip istemediği; istiyorlarsa da nasıl bir ortak gelecek hayal ettikleri konusundaki anlaşmazlıklarından kaynaklanıyor. Avrupa halkları nezdinde giderek derinleşen ve AB kurumlarının kendilerini temsil etmediği şeklindeki kanaat de, çözülmesi gereken önemli sorunlardan biri. Macaristan ya da Polonya’da olduğu gibi, kıtada sayısı giderek artan popülist hükümetler de bu fotoğrafa eklenmeli.

Bu haliyle AB’nin aday ülkelerde herhangi bir demokratikleşme ivmesi yaratmasını ise hiç beklememek lazım.

(8 Mayıs 2016)

Çernobil’den Dersler

Sessiz kalıp geçiştirebileceklerini zannettiler. Tüm haber kaynakları kontrollerinde olduğu için kendi istedikleri dışında hiçbir sesin duyulmayacağını düşünüyorlardı. Aksi yönde davranmaya yeltenen olursa, rahatlıkla susturulabilirdi.

Ya da olup bitenin ne kadar önemli olduğunun kendileri bile farkında değildi; ki bu daha vahim olabilir.

Bundan otuz yıl önce, 26 Nisan 1986 günü, Ukrayna’nın Belarus’la olan sınırına  10-15 km uzaklıktaki Çernobil nükleer santralinde uzmanlar bir deney yapıyordu. Ancak işler tahmin ettikleri gibi gelişmedi. Ardarda yapılan hatalara bir de panik eklenince tarihin en büyük nükleer kazası gerçekleşti.

Santralin yakınında yaşayanlar bir terslik olduğunun farkındaydı; ama sorumlular “paniğe kapılmayın” deyince inandılar. Hatta santraldeki sorunu düzeltmek için gönüllü işçilere ihtiyaç olduğu söylendiğinde, civar köylerden pek çok kişi hiç düşünmeden yardıma koştu. Yüksek oranda radyasyona maruz kalacakları ve bu yüzden kısa bir süre sonra ölecekleri onlara söylenmemişti. Kazanın olduğu an ve bunu takip eden günlerde tam olarak kaç kişinin hayatını kaybettiği bugün dahi bilinmiyor. Uzun vadede radyasyonun etkisiyle hastalanıp ölenlerin sayısı ise onbinlerce olmalı.

Tüm bunlar yaşanırken, o zamanlar Ukrayna ve Belarus’un da bir parçası olduğu Sovyetler Birliği’nin yönetim kademesi sessizlik içindeydi. Durumun vehametinin farkına mı varamamışlardı, yoksa örtbas etmeyi mi tercih etmişlerdi, tartışmaya açık. Her ne olursa olsun, atmosferde birden bire artan radyasyon oranını birilerinin farketmeyeceğini düşündülerse, zamanın çok gerisinde kaldıkları açıktı. Nitekim patlamadan iki gün sonra, İsveçli yetkililer sorunun farkına varıp dünya kamuoyunu bilgilendirdiler.

SSCB yönetimi ancak bu noktadan itibaren halkını bilgilendirmeye karar verdi. Devlet televizyonundan yapılan ilk açıklama sadece bir kazanın gerçekleştiği, gereken tüm tedbirlerin alındığı ve bir inceleme komisyonu oluşturulduğu şeklindeydi. Civardaki yerleşimlerin tahliyesine karar vermek bile günler sürdü.

Rejimin en önemli propaganda aygıtlarından Pravda gazetesi, konuyu ilk sayfasında işlemek için tam iki hafta bekledi. Ülkenin bir numaralı ismi Mihail Gorbaçov ise ancak bir ay sonra kamuoyu önünde Çernobil’den bahsediyordu.

Oysa faciadan iki ay kadar önce toplanan Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 27. Kongresi’nde Gorbaçov, “glasnost” (açıklık) ve “perestroyka” (yeniden yapılanma) sözü vermişti. Çernobil bu bakımdan önemli bir sınav oldu.

Sovyetler Birliği’nin o yıllarda içine düştüğü varoluşsal krizin çok sayıda nedeni var. Her şeyden önce, mevcut rejim artık ülkedeki halkların yönetilme rızasını yitirmişti. Yönetim kadroları dünyadaki değişime ayak uyduramazken, mevcut sıkıntılar yetmiyormuş gibi bir de ülkeyi Afganistan’da amacı ve sebebi belirsiz kanlı bir bataklığa saplamıştı.

Çernobil taşmakta olan bardağa eklenen damlalardan biri oldu. Ukrayna’daki çevreci hareket, giderek bağımsızlık talep eden etkili bir muhalefete dönüştü.

Gorbaçov ne kadar uğraştıysa da, mevcut yapı reform kaldırmayacak kadar zayıflamıştı. Yönetilenlerin rızasını tazelemek mümkün olmadı. Dünyanın o zamanki en güçlü iki devletinden biri olan SSCB, birkaç yıl içinde paldır küldür tarihe karıştı.

Çernobil faciası tarihte kalmış bir olay gibi görünebilir; ancak bölgede yaşayan ve doğrudan etkilenenler için halen günlük hayatın bir parçası. Kapalı rejimlerin nasıl işlediği ve nelere mal olabileceği konusunda da derslerle dolu.

Sessiz kalıp geçiştirebileceklerini zannettiler. Tüm haber kaynakları kontrollerinde olduğu için kendi istedikleri dışında hiçbir sesin duyulmayacağını düşünüyorlardı. Aksi yönde davranmaya yeltenen olursa, rahatlıkla susturulabilirdi.

Ya da olup bitenin ne kadar önemli olduğunun kendileri bile farkında değildi; ki bu daha vahim olabilir.

Bundan otuz yıl önce, 26 Nisan 1986 günü, Ukrayna’nın Belarus’la olan sınırına  10-15 km uzaklıktaki Çernobil nükleer santralinde uzmanlar bir deney yapıyordu. Ancak işler tahmin ettikleri gibi gelişmedi. Ardarda yapılan hatalara bir de panik eklenince tarihin en büyük nükleer kazası gerçekleşti.

Santralin yakınında yaşayanlar bir terslik olduğunun farkındaydı; ama sorumlular “paniğe kapılmayın” deyince inandılar. Hatta santraldeki sorunu düzeltmek için gönüllü işçilere ihtiyaç olduğu söylendiğinde, civar köylerden pek çok kişi hiç düşünmeden yardıma koştu. Yüksek oranda radyasyona maruz kalacakları ve bu yüzden kısa bir süre sonra ölecekleri onlara söylenmemişti. Kazanın olduğu an ve bunu takip eden günlerde tam olarak kaç kişinin hayatını kaybettiği bugün dahi bilinmiyor. Uzun vadede radyasyonun etkisiyle hastalanıp ölenlerin sayısı ise onbinlerce olmalı.

Tüm bunlar yaşanırken, o zamanlar Ukrayna ve Belarus’un da bir parçası olduğu Sovyetler Birliği’nin yönetim kademesi sessizlik içindeydi. Durumun vehametinin farkına mı varamamışlardı, yoksa örtbas etmeyi mi tercih etmişlerdi, tartışmaya açık. Her ne olursa olsun, atmosferde birden bire artan radyasyon oranını birilerinin farketmeyeceğini düşündülerse, zamanın çok gerisinde kaldıkları açıktı. Nitekim patlamadan iki gün sonra, İsveçli yetkililer sorunun farkına varıp dünya kamuoyunu bilgilendirdiler.

SSCB yönetimi ancak bu noktadan itibaren halkını bilgilendirmeye karar verdi. Devlet televizyonundan yapılan ilk açıklama sadece bir kazanın gerçekleştiği, gereken tüm tedbirlerin alındığı ve bir inceleme komisyonu oluşturulduğu şeklindeydi. Civardaki yerleşimlerin tahliyesine karar vermek bile günler sürdü.

Rejimin en önemli propaganda aygıtlarından Pravda gazetesi, konuyu ilk sayfasında işlemek için tam iki hafta bekledi. Ülkenin bir numaralı ismi Mihail Gorbaçov ise ancak bir ay sonra kamuoyu önünde Çernobil’den bahsediyordu.

Oysa faciadan iki ay kadar önce toplanan Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 27. Kongresi’nde Gorbaçov, “glasnost” (açıklık) ve “perestroyka” (yeniden yapılanma) sözü vermişti. Çernobil bu bakımdan önemli bir sınav oldu.

Sovyetler Birliği’nin o yıllarda içine düştüğü varoluşsal krizin çok sayıda nedeni var. Her şeyden önce, mevcut rejim artık ülkedeki halkların yönetilme rızasını yitirmişti. Yönetim kadroları dünyadaki değişime ayak uyduramazken, mevcut sıkıntılar yetmiyormuş gibi bir de ülkeyi Afganistan’da amacı ve sebebi belirsiz kanlı bir bataklığa saplamıştı.

Çernobil taşmakta olan bardağa eklenen damlalardan biri oldu. Ukrayna’daki çevreci hareket, giderek bağımsızlık talep eden etkili bir muhalefete dönüştü.

Gorbaçov ne kadar uğraştıysa da, mevcut yapı reform kaldırmayacak kadar zayıflamıştı. Yönetilenlerin rızasını tazelemek mümkün olmadı. Dünyanın o zamanki en güçlü iki devletinden biri olan SSCB, birkaç yıl içinde paldır küldür tarihe karıştı.

Çernobil faciası tarihte kalmış bir olay gibi görünebilir; ancak bölgede yaşayan ve doğrudan etkilenenler için halen günlük hayatın bir parçası. Kapalı rejimlerin nasıl işlediği ve nelere mal olabileceği konusunda da derslerle dolu.

(1 Mayıs 2016)

Askeri Harcamalar Artarken

Hemen her ülkenin askeri harcamaları son yıllarda düzenli olarak artıyor. Örneğin 2015 yılında 1,6 trilyon dolar olarak hesaplanan dünyadaki toplam askeri harcamalar, bir önceki yıla göre yüzde bir oranında yükselmiş durumda.

Bu genel artış dışında, hangi ülkenin silahlanmaya ne kadar para ayırdığı ve kimden silah satın aldığı gibi veriler hem işbirliği zincirlerini farketmemizi, hem de gelecekte yaşanabilecek gerginlikler konusunda tahminlerde bulunmamızı sağlıyor.

Uzun zamandır olduğu gibi, ABD askeri harcamaları en yüksek olan ülke. Her yıl 600 milyar dolarlık savunma harcaması yapan ABD’yi diğer ülkelerin yakalaması da çok zor; zira ikinci sıradaki Çin’in askeri bütçesi 215 milyar dolar düzeyinde. Yine de ABD’nin askeri harcamaları 2015’te bir önceki yıla göre yüzde 2,5 gerilemiş vaziyette. Birkaç yıldır gözlemlenen bu düşüş eğilimi, Başkan Obama’nın mümkün olduğu kadar ABD’yi doğrudan çatışmalara ya da masraflı ve geniş kapsamlı askeri operasyonlara sokmama kararıyla yakından ilgili.

Çin’in askeri harcamaları ise her sene kayda değer biçimde yükseliyor. Son on yılda bu ülkenin savunma bütçesi yüzde 130 artmış. Doğu Asya’daki güç dengelerini önemli ölçüde etkileyen bu harcamalar, bölgede giderek artan gerginlik düşünüldüğünde kaygı verici. Zira Doğu Çin Denizi’ndeki paylaşım kavgasının dünyanın başına büyük bir bela açmadan nasıl çözümleneceği, önümüzdeki dönemin en kritik konularından biri. Bölgedeki diğer ülkelerden Japonya, Güney Kore, Filipinler ve Vietnam’ın askeri harcamaları da yıldan yıla katlanarak artıyor.

Çin’e benzer biçimde askeri harcamaları hızla artan bir başka ülke ise Suudi Arabistan. Bu ülkenin savunma bütçesi son on yılda yüzde 97 artarak 87 milyar dolara ulaştı. Bir yandan ülke içinde rejimin devamlılığını sağlama kaygısı, diğer taraftan bölgesel düzlemde İran’la yaşanan soğuk savaş, bu ülkenin askeri harcamalarının temel gerekçesini oluşturuyor. Yemen’de sürmekte olan müdahale de bu artışın bir diğer sebebi.

Suudi Arabistan’ın askeri harcamaları, özellikle de silahlanmaya ayırdığı para, bu ülkeye silah satan ülkelerde zaman zaman tartışma yaratıyor. Geçen sene İsveç’in yeni hükümeti, insan hakları karnesi herkesin malumu olan bu ülkeyle askeri işbirliğini askıya almıştı. Kanada hükümeti ise Suudi Arabistan’a yeni bir silah satış sözleşmesini geçtiğimiz günlerde onayladı. Başbakan Trudeau bu yüzden muhalefetin yoğun eleştirisi altında.

Bir zamanların süper gücü Sovyetler Birliği’nin mirasçısı olan Rusya ise, dünyadaki toplam askeri harcamalarda dördüncü sırada. Yine de bu harcamalar son on yılda yüzde 90 artış gösterdi. Savunma bütçesi 66 milyar dolar düzeyindeki Rusya’nın özellikle Ukrayna ve Suriye krizlerine müdahil olması, son iki yıldaki artışın temel gerekçesi. Putin’in iktidara gelişiyle başlayan ve 2008 Gürcistan Savaşı’ndan bu yana belirginleşen Rusya’nın dünya siyasetinde yeniden ağırlık kazanma arayışı bu ülkenin askeri harcamalarındaki artışı açıklıyor.

Birleşik Krallık ve Fransa hariç tutulursa Avrupa ülkeleri askeri harcamalar konusunda bir hayli geriden geliyor. Yine de uluslararası terörizmle mücadele ve Rusya’yla gerginlik ortamında, AB üyelerinin de askeri bütçeleri artıyor. Artış oranının en yüksek olduğu ülkeler ise “Rus tehdidini” üzerlerinde en çok hisseden Polonya, Letonya ve Litvanya.

Listenin başlarında yer almasa bile, Türkiye de yıllık 15 milyar dolar harcamayla savunmaya en çok kaynak ayıran ülkelerden biri.

Tabii her harcamanın bir kazananı da var. Örneğin silah satışlarında başı ABD, Çin ve Rusya çekiyor.

Tiyatronun meşhur bir kuralı, “sahnede silah göründüyse oyun sona ermeden mutlaka patlar” der. Jeopolitik fay hatlarında bunca enerji birikmişken askeri harcamaların giderek artıyor oluşu bu sebeple gözden kaçırılmamalı.

(17 Nisan 2016)

Panama Belgeleri Neye Yarar?

Birkaç yıl önce Wikileaks belgeleri oraya saçıldığında yaşananlar tekrar ediyor gibi. Bu kez tartışmanın odağında off-shore bankacılık, para aklama, vergi kaçırma ve servet saklama gibi konular var.

Sızdırılan 11 buçuk milyon belgenin tamamı incelenebilirse, dünyanın dört bir yanından onbinlerce ismin hangi yöntemlerle, hangi tarihlerde, ne miktarda parayı ülkesinden çıkartarak vergi cennetlerinde istiflediği ortaya çıkacak. Bu paraların nereden geldiği ve daha sonra nasıl harcanıp kimlere aktarıldığı da muhtemelen incelenecek.

Şu ana kadar, kimin hangi kıstasa göre seçtiği pek belli olmayan, çok az sayıda belge yayınlandı; dolayısıyla buzdağının görünen kısmıyla yetinmek durumundayız. Ancak bu kadar az bilgiyle dahi dünyanın çalkalandığı ortada. Hangi ülkenin bu sızdırma olayına nasıl tepki verdiğini gözlemlemek de bir hayli öğretici oluyor.

Panama belgelerinin ortaya çıkması bir gerçeği tekrar teyit etmiş oldu: her ülkede bu tür skandallar yaşanabiliyor; esas fark yolsuzluklar ortaya çıktığında gösterilen tepki ve alınan tedbirlerde. Bu bir anlamda demokrasi ve şeffaflık düzeyini gösteren bir turnusol kağıdı.

Demokratik ülkelerde hesap sorulur, diğerlerinde nasılsa bir şey değişmez deyip Panama belgeleri konusunu kapatmak da mümkün. Zaten belgelerin ilk kurbanları da bekleneceği üzere Batılı demokrasilerden geldi.

Daha birkaç yıl önce ciddi bir finansal darboğaza girmiş olan İzlanda’da başbakan ve eşinin paravan şirketler kurarak off-shore hesaplarda yüklü miktarda para sakladığı ortaya çıktı. Bunun ortaya çıkmasıyla başbakanın istifası arasında sadece iki gün geçti. Ardından Birleşik Krallık Başbakanı David Cameron’un babasının da off-shore hesapları olduğu tespit edildi. Cameron’un bu hesaplardan bizzat yararlanıp yararlanmadığı tartışması devam ediyor.

Çocuklarının ismi belgelerde geçen Pakistan Başbakanı Nawaz Sharif ise, “yurtdışında banka hesabı tutmak yasadışı değil” demekle yetinirken; Arjantin Devlet Başkanı Mauricio Macri de, “bunların hepsi iftira” şeklinde özetlenebilecek bir savunma geliştirdi.

Rus basını Ukrayna Devlet Başkanı Poroşenko’nun isminin belgelerde geçtiğini özenle vurgularken; Putin ve yakınları konusundaki iddialara ise karartma uyguluyor.  Avrupa basını ise tam tersine, Putin hakkındaki iddiaları manşetlere taşıyor. Putin, kendisini ve ülkesini yıpratmak isteyenlerin bir komplosuyla karşı karşıya olduğunu anlatmakla meşgul. Kısaca Panama belgeleri, Batı ile Rusya arasındaki bilek güreşinin yeni bir alanına dönüştü bile.

Rusya’yla yakınlaşma politikasını savunan Fransız aşırı sağ lider Marine Le Pen’in yakınlarının isimleri de bu ilk dalgada öne çıkarıldı.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in yakın akrabalarının isimleri de bu ilk açıklanan belgelerde geçiyor. Çin yönetimi bu gibi durumlarda ne yapıyorsa gene onu yaptı: internet yasakları ve sansür. Bu arada Batı basınında Çin yönetici sınıfından “kızıl aristokrasi” diye bahsedilmeye başlandı bile.

Ortadoğu’dan ise şimdilik Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri yönetimlerinden isimler öne çıkarıldı. Şeffaflıkla uzaktan yakından ilgisi olmayan bu ülke liderlerinin yurtdışında yüklü miktarda para tutması, ülkelerinde zannedildiğinden daha zayıf durumda olduklarını mı gösteriyor; yoksa bir takım ülke ve örgütlere hangi yöntemlerle para aktardıklarını mı, zamanla ortaya çıkacak.

Off-shore bankacılık ve vergi cennetlerinin denetlenmesi konusu, uluslararası terörizmin finansmanıyla mücadele kapsamında yıllardır dile getiriliyordu. Sızdırmanın bir amacının bu konuyla da belki bir ilgisi vardır.

Uzun sürecek bir hikayenin başındayız.

(10 Nisan 2016)

Yeni Kabus: Nükleer Terör

Elliyi aşkın devlet ve hükümet başkanı Nükleer Güvenlik Zirvesi için geçen hafta Washington’da biraraya geldi. Zirvenin en önemli gündem maddesi, terör örgütlerinin nükleer silah ya da radyoaktif madde ele geçirmelerinin nasıl engelleneceği oldu.

Bu konu şu sıralar özellikle gündemde, zira 22 Mart Brüksel saldırılarının ardından yapılan ev aramalarında, teröristlerin Belçika’daki nükleer santrallere dair de bilgi topladıkları tespit edildi. Geçtiğimiz günlerde yine Belçika’da bir nükleer santralin güvenlik memuru evinde ölü bulundu ve bu kişinin santrale giriş kartının çalındığı ortaya çıktı.

Yetkililer bu cinayetin bir terör eylemi olduğuna dair gösterge yok deseler de, manzara endişe verici. Üstelik daha önce nükleer santrallerde çalışmış iki Belçika vatandaşının savaşmak üzere Suriye’ye gittiği de tespit edilmiş durumda. Tedbir olarak bundan böyle ülkedeki santrallerin güvenliğini silahsız korumalar değil, askerler sağlayacak.

Terör örgütlerinin nükleer silah ya da radyoaktif madde elde etmeye çalıştıkları bilinmeyen bir durum değil. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı 1990’dan bu yana dünya çapında 700 nükleer madde hırsızlığı tespit etmiş. Bu çalıntı maddelerin tam olarak kimin eline geçtiğini tespit etmek imkansız.

El-Kaide’nin bu türden bir çaba içinde olduğu zaten yıllardır iddia ediliyor. Sarin gazı kullandığı eylemlerle adını duyuran Japonya’daki Aum tarikatının ya da IŞİD’in bu yönteme başvurma ihtimali de yabana atılır cinsten değil.

Uzmanlar, nükleer bir terör saldırısının üç farklı şekilde gerçekleştirilebileceğini dile getiriyor. Bunlardan birincisi, bir nükleer santralin bilgisayar sistemlerinin hack’lenerek kazaya sebep olunması.

İkinci yol, geleneksel patlayıcılar sayesinde radyoaktif atıkları serpiştirme mantığına dayanan “kirli bomba”lar kullanılması. Görece basit bir teknolojiyle bu tür bombaları üretmek mümkün. 2014 yılı sonlarında Britanya vatandaşı bir IŞİD militanı, örgütün kirli bombalara sahip olduğunu, ama nerede kullanacağına henüz karar veremediğini sosyal medya üzerinden açıklamıştı.

Üçüncü yol ise mevcut nükleer silahların çalınarak ya da sızdırılarak terör örgütlerinin eline geçmesi. Bu bağlamda dikkatler özellikle Pakistan ve Kuzey Kore üzerinde toplanıyor.

Bu arada Kuzey Kore’nin bizzat bu tür silahları kullanma riski de ciddiye alınıyor. Nitekim Başkan Obama zirve sürerken, Çin, Güney Kore ve Japonya liderleriyle, yaklaşık bir ay önce yeni bir füze denemesi yapmış olan Kuzey Kore konusunu görüşmek amacıyla ayrıca biraraya geldi.

Zirvede nükleer madde kaçakçılığının engellenmesi ve etkin denetim mekanizmalarının oluşturulması gibi öneriler tartışıldı. Bu kapsamda, sadece askeri tesislerin ya da nükleer santrallerin değil, radyoaktif atık bulundurabilecek hastanelerin de korunması gerektiği vurgulandı.

Ancak her ülke bu konularda yeterli ilerleme kaydetmiş değil. Nükleer Tehdit İnisiyatifi Endeksi’ne göre, Avustralya, İsviçre ve Kanada güvenlik tedbirleri en sağlam  ülkeler sayılırken, örneğin İtalya ya da Arjantin’in çok daha gevşek davrandığı ortaya çıkıyor. Bu tür tesislerin güvenliğinin arttırılması için büyük güçlerin diğer ülkelere yardımcı olması da öngörülüyor. Ancak Rusya ve İran başta olmak üzere pek çok ülkenin zirveye katılmaması, alınacak kararların uygulanabilirliği üzerinde kuşkular yaratıyor.

Nükleer bir terör saldırısının ne kadar büyük bir siyasal, ekonomik, sosyal, psikolojik ve çevresel yıkıma yol açacağı düşünülürse, tam bir kabus senaryosundan söz edildiği ortada. Umalım ki bu tehdit, sadece varsayım düzeyinde kalsın.

(3 Nisan 2016)

“Hepimiz” Brüksel miyiz?

22 Mart Salı günü Belçika’nın başkenti Brüksel’de gerçekleştirilen terör saldırısı dünya gündemine damgasını vurdu. IŞİD’in üstlendiği ve gündelik hayat gailesi içindeki 30’u aşkın sivilin hayatına mal olan saldırı, radikal İslamcı terör ve bununla mücadele konusundaki tartışmayı yeniden alevlendirdi.

Hedef olarak Brüksel’in seçilmesi elbette “Belçika’yı vurma” amacından kaynaklanmıyor. Brüksel’in saldırıya uğraması, bu şehrin Avrupa Birliği ve NATO’ya evsahipliği yapmasının bir sonucu.

Bu çarpıcı eylem, toplumların bu tür saldırıları nasıl algıladıkları ve ne tür tepkiler verdikleri konusunu da gündeme getirdi.

Tıpkı 2015’in Ocak ve Kasım aylarında Paris’te yaşanan saldırılar ertesinde gözlemlendiği gibi, Brüksel saldırısının ardından Belçika’nın dost ve müttefiki ülkelerde bayraklar yarıya indirildi; saygı duruşları yapıldı; “Je suis Bruxelles” (Ben Brüksel’im) yazıları ortalığı kapladı; görmeye (maalesef) giderek alıştığımız tarzda karikatürler çizildi; Eiffel kulesi başta olmak üzere dünyanın birçok yerindeki ünlü binalar saldırıya uğrayan ülkenin bayrak renklerinde aydınlatıldı; dayanışma, işbirliği ve ayakta kalma mesajları birbirini kovaladı.

Bir taraftan da hangi ülkelerin, toplumların ya da aynı toplum içindeki hangi grupların bu mateme katılıp katılmadığı üzerinden “bizler-onlar” tanımlamaları gözden geçirildi. Elbette hükümetler düzeyinde başsağlığı ve dayanışma mesajları eksik olmadı. Ancak dünyanın farklı yerlerindeki terör olaylarını her ülkenin ya da her toplumsal kesimin aynı şekilde algılamadığı, sırf sivil kayıplar söz konusu olduğunda bile yukarıda sıralanan tepkilerin her zaman ve her ülkeye dair verilmediği ortada.

Türkiye örneğinde sık sık görüldüğü gibi, bir terör eylemi ardından ülke içinde bile bir duygu birliği sağlanamazken yabancı ve uzak diyarlardan empati beklemek belki de pek gerçekçi değil. “Öteki” olarak gördüğünün başına bir felaket geldiğinde sevinenlerin verdiği sefil görüntü ise zaten dramatik.

Terör eylemlerinin genel amacı, hedef aldıkları ülkeyi ya da ülkeleri bir şey yapmaya yönledirmek, yani bir anlamda bir davetiye göndermek. Aynı şekilde, onları yaptıkları herhangi bir şeyden vazgeçirmek de amaçlanıyor olabilir. Örneğin 11 Eylül saldırıları ABD’nin Afganistan’a ve ardından Irak’a müdahale etmesi sonucunu doğurmuş; ABD askerî anlamda bu coğrafyaya çekilmişti. Mart 2004’te Madrid’i vuran terör eylemi ise birkaç gün sonraki genel seçimlerde iktidarın değişmesi ve yeni yönetimin Irak’taki İspanyol birliklerini geri çekmesi sonucunu doğurmuştu.

Suriye ve Irak’ta alanı giderek daraltılan IŞİD’in, cepheyi Avrupa’ya doğru genişleterek varlığını devam ettirmeye çalıştığı anlaşılıyor. IŞİD yaptığı eylemler ve seçtiği hedefler üzerinden toplumların içindeki fay hatlarını kullanıp siyasal yarılmaları derinleştirmeye çalışıyor, hedef aldığı ülkelerin günlük işleyişini aksatmak istiyor. Saldırının hemen ardından Avrupa’daki aşırı sağ akımların, teröristlerin kimliğini vurgulayarak, mülteci ve göçmen karşıtı ya da yabancı düşmanı söylemleri coşkuyla dile getirmeleri bu amaca kısmen ulaşıldığını da gösteriyor.

IŞİD eylemleriyle demokratik yapıları aşındırıyor, “Batı” toplumlarının “Doğu”ya dair algılarını yönlendiriyor, farklı toplumsal kesimler arasında karşılıklı kuşkuları körüklüyor ve hedef aldığı ülkeleri iç kargaşaya sürükleyerek kendine alan açmaya çabalıyor.

Bu saldırıların kaldırdığı toz bulutu, demokrasiye ve çoğulculuğa sahip çıkma niyetindeki toplumsal kesimlerin sesini duyuramaz hale getirir, ülkeleri ve toplumsal kesimleri işbirliğine değil de kavgaya yönlendirirse, “hepimiz”den bahsetmek pek mümkün olmayacak.

(27 Mart 2016)

Pakistan ve Pakistanlaşma

Pakistan uzun yıllardır terörizmin kasıp kavurduğu bir ülke. Benazir Bhutto suikastinde olduğu gibi tanınmış şahsiyetlere yönelik saldırılar, gündelik hayat içindeki sıradan kalabalıklara karşı gerçekleştirilen eylemler, Hıristiyan ya da Şii azınlığın kilise ve camilerinin bombalanması, subay çocuklarının okuduğu liselere düzenlenen saldırılar derken, dünya basınında Pakistan’dan neredeyse sadece terör olayları vesilesiyle söz ediliyor.

Gerçi bu saldırılar o kadar sık gerçekleşiyor ve o kadar çok insanın ölümüne yol açıyor ki, dünyanın belli başlı yayın organlarında ancak kayıp sayısı çok yüksekse kendine yer bulabiliyor. Başka bir deyişle, “Pakistan’da olur böyle şeyler” algısı iyice yerleşmiş durumda. Ülke kendi vatandaşlarının güvenliğini sağlamaktan aciz, her türlü terör eyleminin ve örgütünün hedefi olacak kadar da zayıflamış bir görüntü veriyor.

Doğrusu hiçbir zaman Pakistan tam anlamıyla huzurlu bir ülke olmadı. Ancak şu anki terör ortamı büyük ölçüde komşu ülke Afganistan’da sürüp giden kargaşanın bir yan etkisi. Pakistan’da terör, 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından NATO’nun giriştiği Afganistan operasyonu ertesinde önüne geçilmez biçimde tırmandı.

2003’te Pakistan’daki terör eylemlerinde ölenlerin sayısı 200 dolayındayken, bu sayı 2009 yılında 12 bin ile zirve yapmış, ancak bu tarihten sonra nispi bir düşüş eğilimine girerek 2015 yılında 3 bin 800 olmuş. Ölenlerin ezici çoğunluğu sivil ve son on beş yılda terör yüzünden hayatını kaybedenlerin sayısı toplam 40 bini geçmiş durumda.

Elbette kuru istatistikî verilere takılmayıp her bir rakamın bir insan hayatı anlamına geldiği de unutulmamalı.

Pakistan’ın terör sarmalına sürüklenerek Asya’nın en istikrarsız ülkelerinden biri haline gelmesi, Afganistan’daki iç savaşın Pakistan’a sıçraması ile izah ediliyor. Bu sıçramaya sebep olan koşulları, Pakistan’ın iç siyasal dinamiklerinde ve sosyo-ekonomik yapısında aramak mümkün. Dış politikada yapılan hatalı tercihlerin ve bu tercihlerde ısrar etmiş olmanın da bugün gelinen noktaya büyük ölçüde katkıda bulunduğunu söylemek lazım.

1977’de bir darbeyle yönetime gelen Ziya ül-Hak’ın başını çektiği muhafazakârlaşma süreci; 1980’lerde Afganistan’daki Sovyet işgaline karşı mücadele eden mücahitlere verilen destek; Pakistan istihbarat servisi ISI’nin karıştırdığı tekinsiz işler bilinmeyen konular değil. Afganistan’daki radikal İslamcı gruplar ile Pakistan “derin devleti” arasındaki bağların bir bumerang gibi 2001 ertesinde ülkeyi vurduğu ve Afganistan-Pakistan sınırının her iki tarafında yaşayan Peştu aşiretlerin geçirgenliği arttırdığı da biliniyor.

Hindistan, İran, Afganistan ve Çin arasındaki stratejik konumuyla, kalabalık nüfusuyla ve hepsinden de öte nükleer silahlarıyla Pakistan, kendi kaderine terk edilecek bir ülke değil. Öyle ya, işler tamamen kontrolden çıkarsa nükleer silahlar kim bilir kimin eline geçer?

Stratejik anlamda kendi kaderine terk edilemeyecek bu ülke, diğer konularda ise bu kadar “şanslı” değil. Turistlerin ya da yabancı yatırımcıların buraya gitmeyi akıllarından bile geçirmediğini herhalde söylemeye gerek yok.

Bu daimî dehşet ortamında ülkenin bir türlü istikrar kazanamaması, resmi kurumlara güven kalmaması, toplumun alabildiğine kutuplaşması, demokratik mekanizmaların zayıflayıp güvenlik bürokrasisinin siyasette ağırlık kazanması, Pakistan’da yaşayanların geleceğe dair son derece ümitsiz olması ve eğitimli gençliğin de kendini bir an önce “Batı”ya atmaya çalışması şaşırtıcı değil. “Pakistanlaşma” işte böyle bir şey.

(20 Mart 2016)