Almanya ve Fransa Diken Üstünde

Ekran Resmi 2016-07-30 14.54.02

Peşpeşe gerçekleştirilen terör saldırıları nedeniyle Almanya ve Fransa’da hükümetler de, halk da tedirgin. IŞİD ve benzeri örgütlerin sonunu getirmek ise kolay olmayacak.

AlmanyaWürzburg‘da önce 17 yaşında bir Afganistanlı, trende yolculara bıçak ve balta ile saldırdı ve beş kişiyi yaraladı. Kısa bir süre sonra Ansbach‘ta, bu kez 27 yaşında bir Suriyeli, bir müzik festivali sırasında bombalı intihar saldırısı düzenledi. IŞİD’in üstlendiği bu eylemi gerçekleştiren terörist neyse ki konser alanına giremedi ve eylem 15 yaralı ile “ucuz” atlatıldı.

Saldırıyı gerçekleştirenlerin hayat hikayeleri, Almanya’daki siyasal tartışmaları etkileyecek tarzda. Örneğin Ansbach’taki eylemin Suriye doğumlu faili, bundan iki sene önce Almanya’ya gelmiş, ancak iltica başvurusu reddedilmiş bir kişi.

IŞİD, Batı Avrupa’da gerçekleştirdiği tüm eylemlerde adet olduğu üzere, Würzburg ve Ansbach saldırılarını kısa bir süre içinde kendi haber ajansı aracılığıyla üstlendi. Örgüte göre bu eylemlerin amacı, Suriye ve Irak’ta IŞİD’e karşı sürdürülen operasyonlara katkıda bulunana Almanya’yı “cezalandırmak”.

Almanya’daki kimi çevreler için bu iki saldırı, göç olgusu, mülteciler ve terör tehdidi gibi kavramlar arasında bağlantı kurmak için arayıp da bulamayacakları fırsat. Federal hükümet de bu yüzden mümkün oldukça sükûneti temin etmeye ve Şansölye Angela Merkel’in zor duruma düşmesini engellemeye çalışıyor.

Merkel geçtiğimiz yıl Suriye’deki iç savaştan kaçanlara ülkenin kapılarını açmayı kabul etmiş ve yaklaşık 1 milyon Suriyeli mülteci ülkeye gelmişti. Dolayısıyla kamuoyunun genelinde bu mülteci varlığının yaşamsal bir tehdit oluşturduğuna dair bir izlenim yerleşirse, bundan siyasi anlamda en çok zarar görecek kişi Merkel. Toplumsal bağlamda ise, mültecilerin sıkıntıya düşmesi elbette kaçınılmaz. 

Almanya’ya nazaran IŞİD eylemleriyle çok daha tanışık olan Fransa’ya gelince: Geçtiğimiz hafta bu ülkede bir eylem daha oldu ve bir din adamı kilisesinde öldürüldü. Eylemin gerçekleştirildiği yer, Fransa’nın kuzeybatısındaki Rouen şehrine yakın ufak bir kasaba; hedefi ise 86 yaşında bir Katolik rahip. Güvenlik ve terör uzmanlarının deyimiyle “yumuşak”, bir başka deyişle, korunması çok zor bir hedef. Bu tür bir eylemi önceden tahmin edip tedbirini almak da imkansıza yakın.

Fransa İçişleri Bakanlığı’nın açıkladığına göre, ülkede 2000 kilise, 1000 cami ve 500 sinagog halihazırda koruma altında, ama toplam sayısı 60 bine yaklaşan ibadethanelerin tamamı önünde tedbir almak kolay değil.

Fransa’daki eylemi gerçekleştiren terörist, duymaya alıştığımız tarzda bir profile sahip. “Suriye’de cihada gitmeye” çalışan ama gidemeyen, bunun üzerine bulunduğu yerde eyleme geçen bir Fransız vatandaşı. Vaktiyle hapse girmiş ve elektronik kelepçe ile serbest bırakılmış. İşte bu profil nedeniyle, Fransız hükümeti ve Cumhurbaşkanı François Hollande muhalefet tarafından ulusal güvenlik meselesini savsaklamakla suçlanıyor.

Mayıs 2017’de cumhurbaşkanlığı seçimlerine gidecek olan Fransa’da Hollande’ın yeniden seçilme şansı, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik şartlar nedeniyle zaten pek yüksek görülmüyor. Ülke halkını giderek pençesine alan terör psikolojisinin de kendisi için pek bir faydası olmayacağı kesin.

Sonuç olarak IŞİD, hedef aldığı toplumları her anlamda “terörize eden”, farklı kesimlerin birbirine şüpheyle bakmasını sağlayan, hedef aldığı ülkelerin kimyasını bozan eylemlerine devam ediyor. Bu eylemler devam ettikçe de, hedef ülkelerdeki mevcut yönetimlerin sıkıntıya düşmesi kaçınılmaz.

Fransa ve Almanya’daki hükümetlerin sıkıntıya düşmesinden çıkar uman gücün kim olduğu tespit edilirse, IŞİD’ın etrafındaki sır bulutu da belki biraz olsun dağılır. 

IŞİD ve benzeri örgütlerin sonunu getirmek kolay olmayacak ama, toplumsal barışı ve demokratik, çoğulcu rejimlerin devamını sağlamak için bunu başarmak şart. Peki bu kötülüğü yok etmenin çaresi nasıl bulunacak? Asıl mesele orada.

Ekran Resmi 2016-07-30 15.23.50

Fransa’daki terör eylemi sonrası Katolik La Croix gazetesi, “Kötülüğe Karşı” manşetiyle çıktı

 

 

 

 

Reklamlar

Çin Ordusu Afrika’ya Yerleşiyor

Uluslararası sistemde yeni ittifak zincirleri kurulur, var olan ittifaklar da bozulur ya da dönüşüm geçirirken, Çin’in ağırlığını kimden yana kullanacağı büyük önem taşıyor.

Bu ülkenin (özellikle ekonomik araçları kullanarak) küresel düzeyde etkinliğini arttırdığı; askeri yöntemleri ise daha ziyade yakın coğrafyası olan Doğu Asya’ya sakladığı biliniyor.

Çin’in askeri kapasitesini küresel ölçekte kullanma imkânı ise, örneğin ABD’yle karşılaştırıldığında bir hayli sınırlı. Çin henüz dünyanın dört bir yanına dağılmış gelişkin bir askeri üs ağına sahip ABD ile boy ölçüşecek durumda değil.

Ancak Pekin yönetimi bu konuda bir şeyler yapmanın zamanı geldi diye düşünmüş olmalı ki, Cibuti’de bir askeri üs kurmak için Aralık ayı başında bu ülkeyle bir antlaşma imzaladı. Afrika’nın doğu sahillerindeki bu küçük ama stratejik önemi büyük ülkedeki üs, 2017 yılında faaliyete geçecek.

Cibuti, Kızıldeniz’in Hint Okyanusu’na bağlandığı noktada ve Yemen’in tam karşı kıyısında, yani son derece stratejik bir coğrafyada bulunuyor. Söz konusu bölgenin dünya deniz ticareti için yaşamsal önemde olduğunu herhalde hatırlatmaya gerek yok. Cibuti’nin stratejik önemini tek fark eden de zaten Çinliler değil: 23 bin km2’lik, 800 bin nüfuslu ve tek parti rejimiyle yönetilen bu ülkede hâlihazırda Fransa, İtalya ve ABD’nin de birer askeri üssü bulunuyor.

Cibuti’nin insan hakları ve demokrasiden nasibini pek almamış yöneticileri, iktidara tutunmanın en sağlam yolu olarak sistemin büyük güçleriyle iyi geçinmeyi temel diplomatik çizgi olarak benimsemiş durumdalar. Dolayısıyla Çin’in üs kurma talebini de büyük bir hevesle kabul etmişler. Cibuti’deki diğer üs sahibi ülkeler de, “madem Çin ordusu geliyor, bari gözümüzün önünde olsun,” diye düşünmüş olabilirler.

Peki Çin neden Afrika’da askeri olarak var olma ihtiyacı duyuyor? Gerçi kıtada 3000 kadar Çin askeri mevcut, ama bunların hepsi BM Barış Gücü bünyesinde görev yapan birlikler, dolayısıyla Cibuti’de farklı bir durum söz konusu. Pekin’in resmi gerekçesi, Aden Körfezi’ndeki korsanlıkla ve bölgedeki terörle mücadele, ayrıca insani yardım operasyonlarına katkıda bulunma. Cibuti, Çin’in önemli yatırımlarının bulunduğu Etiyopya ve Güney Sudan’a bir giriş kapısı olarak da değerlendiriliyor. Bunların dışında, kıtada yaşayan 1 milyon Çin vatandaşına güvence sağlama ihtiyacı da dile getiriliyor. Zira Afrika’daki radikal İslamcı saldırılarda hayatını kaybeden Çinlilerin sayısı giderek artıyor.

Çin’in yabancı ülkelerde birkaç askeri üssü zaten bulunuyordu, ama şimdiye kadar bunların hepsi Asya’daydı. Asya kıtasını güneyden kuşatan bu üs sistemi, “Çin’in inci kolyesi” olarak adlandırılıyor. En önemlileri Birmanya, Bangladeş ve Pakistan’da bulunan bu üslerdeki faaliyetler, özellikle Hindistan tarafından tedirginlikle takip ediliyor. Hintli devlet adamları, “Çin tarafından çevrelenmekte oldukları” yönündeki endişelerini sık sık dile getiriyorlar.

Şimdi Çin, Afrika’daki bu üssüyle kolyesine bir inci tanesi daha eklemiş ve ilk defa Asya kıtası dışındaki bir toprağa kalıcı olarak asker yerleştirmiş oluyor.

Ortadoğu üzerinden yeni küresel dengeler şekillenirken, Çin’in Ortadoğu’nun bu kadar yakınına askeri olarak yerleşmesini herhalde tüm büyük güçler dikkatle takip ediyordur. Çin’in Suriye kriziyle ilgili olarak BM Güvenlik Konseyi’nde iki kez veto hakkını kullandığı ve böylelikle olayların gidişatını belirli ölçülerde etkilediği de hatırlardadır.

Uluslararası sistemde yeni bir oyun kurgulanırken, Çin esaslı bir rol oynamaya kararlı görünüyor.

(20 Aralık 2015)

Cibuti Kızıldeniz’i kontrol eden stratejik bir konuma sahip

Trump Zamanı

Amerika Birleşik Devletleri’nde Cumhuriyetçi Parti’nin aday belirleme süreci nihayet tamamlandı ve tahmin edildiği gibi işadamı Donald Trump resmen aday ilan edildi. Kasım ayında yapılacak başkanlık seçimlerinde Trump, Demokrat Parti adayı Hillary Clinton’a karşı yarışıp dört yıllığına Beyaz Saray’a yerleşmeye çalışacak.

Donald Trump, Cleveland’da yapılan parti kongresinde adaylığı ilan edilir edilmez coşkulu bir konuşma yaptı ve önceki çizgisinden sapmayarak Amerikan halkının güvenlik kaygılarını ön plana çıkardı.

70 yaşındaki işadamı, ABD’nin 45. başkanı olmak için adaylığı “alçak gönüllülük ve şükranla kabul ettiğini” vurgulamaktan da kaçınmadı. Trump yaptığı konuşmada, “kamu düzeninin adayı olacağını” da üstüne basa basa söyledi.

Aslında güvenlik ve düzen konusu ABD başkanlık yarışının temel tartışma konularından biri. Trump, mevcut Demokrat yönetim altında ABD’nin “kaos ve şiddet sarmalına mahkum edildiğini” iddia ediyor. Eğer göreve gelirse Trump, başkanlığın kendisine vereceği tüm yetkileri kullanarak ülkede şiddete yol açmaktan sorumlu tuttuğu kesimleri hizaya getireceği sözünü de veriyor.

Başkan adaylığı macerasına başladığından beri Donald Trump “siyaseten doğruculuğa” da savaş açmış durumda. Bu açıdan, verdiği çok sayıda beyanat ırkçı olmakla ya da yangına körükle gitmekle itham ediliyor. Fakat Trump bu eleştirilere  hiç kulak asmıyor. Entelektüel çevrelerin hor görmesi nedeniyle sıradan halkın kendi fikirlerini ifade etmeye çekinir hale geldiğini savunan Trump, kendisini çoktan “halkın sesi” olarak ilan etmiş durumda.

Eleştirdiği entelektüel çevreler tam da bu yüzden Trump’a “popülist” diyor.

ABD’de gündemin yoğun şiddet olaylarıyla şekillendiği bir gerçek. Sık sık tekrarlanan silahlı saldırılar ve katliamlar, güvenlik güçlerinin (özellikle) siyahlara uyguladığı orantısız şiddet gibi konular, sadece ABD’de değil, tüm dünyada ses getiriyor. Bu olaylara daimi bir terör saldırısı tehdidi ve bunun yarattığı korkuyu da eklemek lazım.

Donald Trump, seçildiği takdirde göreve başlayacağı tarihe atıfla, “20 Ocak 2017’dan itibaren ABD düzene girecek” diyor, bunu nasıl başaracağı ise, iddiasının aksine o kadar da belli değil.

Trump’ın düzen ve güvenlik vurgusu tabii ki sadece ABD’nin iç siyasetine yönelik değil; dış politika alanında da geçerli. Trump’ın dünya algısı elbette bu çerçevede şekillenmiş durumda. ABD-Meksika sınırına “yasadışı göçü engellemek için” bir duvar inşa planı en çok tanınmış önerilerinden biri.

Trump, “korkunç” diye tanımladığı Çin, Meksika ve Kanada ile imzalanmış serbest ticaret antlaşmalarının da yeniden müzakere edilmesini talep ediyor.

Yine dış politika alanında, Trump’ın NATO üyeleri için sarf ettiği sözler ise, Cumhuriyetçi adayın daha başkan olmadan diplomatik kriz çıkarma yeteneği olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. “Maddi katkıda bulunmayan ülkelerin NATO korumasından yararlanma hakkı olamaz” diye konuşan Trump, Baltık cumhuriyetleri başta olmak üzere pek çok üye ülkenin kınama mesajlarına maruz kaldı. Rusya ile Batı arasındaki gerilim devam ederken, ABD’nin NATO yükümlülüklerini bazı ülkeler için uygulamayabileceği anlamına gelen sözlerden kendini Rus tehdidi altında hisseden Baltık cumhuriyetlerinin ya da Doğu Avrupa ülkelerinin tedirgin olmaması mümkün değil.   

Seçilse de seçilmese de, iç ve dış politikada temsil ettikleriyle, Donald Trump hem zamanın ruhuna uyumlu görünüyor, hem de sözleri ve tavırlarıyla zamanın ruhuna katkıda bulunuyor. Dünyanın hiçbir ülkesi bu genel havadan azade değil.

Demek yirmibirinci yüzyılın ilk yarısı da böyle geçecekmiş.

(22 Temmuz 2016)

Britanya’nın Yeni Dış Politikası

Londra’nın eski belediye başkanı Boris Johnson’ın Birleşik Krallık’ın Dışişleri Bakanı olarak atanması, yeni Başbakan Theresa May’e yönelik ilgiyi bile gölgede bıraktı.

Başbakan David Cameron Brexit referandumunun sonuçları açıklanır açıklanmaz istifa etmişti. İktidar partisindeki liderlik yarışı oldukça kısa bir sürede tamamlandı ve İçişleri Bakanı Theresa May, başbakanlık koltuğuna 13 Temmuz Çarşamba günü oturdu.   

Kraliçe II. Elizabeth tarafından Büyük Britanya’nın 76. Başbakanı olarak atanan May, ülke tarihindeki ikinci kadın başbakan ve tıpkı Margaret Thatcher gibi Muhafazakar Parti’den.

May’ın yeni hükümeti oluştururken Dışişleri Bakanı olarak Johnson’ı ataması, yeni bakanın geçmişte yaptığı garip çıkışlar ve sarfettiği sözler öne çıkarılarak genellikle olumsuz değerlendirildi. Muhafazakar Parti’deki liderlik yarışı sırasında May’i desteklememiş olan Johnson’ın bu önemli göreve getirilmesi de ilginç bulundu.

Aslında yeni hükümetin önündeki en önemli mesele, Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılma sürecini yönetmek. Bu arada Britanya’nın bütünlüğünü korumaya, diğer bir deyişle, İskoçya’nın yeni bir bağımsızlık referandumu düzenlemesinin de önüne geçilmeye çalışılacak.

Yeni hükümet, AB’den çıkış prosedürünü hemen başlatmak istemiyor. Başbakan May, Lizbon Antlaşması’nın 50. maddesini ancak 2016 sonunda işleteceğini duyurdu. Buna Berlin ve Paris’in pek sevinmediğini söylemek gerek. Onlar, “ne olacaksa bir an önce olsun” havasında.

Çıkış prosedürünün yaklaşık iki yıl süreceğini hesaba katarsak; Britanya 2019’a kadar süreci uzatmanın hesabını yapıyor diyebiliriz.

Yeni Britanya hükümetinin en önemli dış politika dosyası AB’den çıkmak olduğuna göre, esas yük Johnson’ın değil, Brexit’ten sorumlu bakan David Davis’in omuzlarında olacak.

Peki bu durumda Boris Johnson tam olarak ne iş yapacak?

Her şeyden önce Avrupa Birliği üyeleriyle ikili ilişkileri güçlendirmesi gerekiyor. Ne de olsa AB’den çıktığında Britanya’nın AB’nin diplomatik kanallarını kullanması mümkün olmayacak. Dışişleri Bakanlığı yetkilileri daha şimdiden diplomatik temsilcilik sayısının ve bakanlık bütçesinin arttırılmasını talep ediyor.

Londra NATO gibi uluslararası örgütlerdeki rolüne bundan böyle daha fazla önem verecek. Büyük Britanya’nın küresel operasyon kabiliyetine sahip bir nükleer güç olduğunu herhalde hatırlatmaya gerek yok. NATO’nun Varşova Zirvesi’nde de görüldü ki, Doğu Avrupa’ya ilave birlik yollamaya en hevesli NATO üyesi Britanya.

Ayrıca, 14 Temmuz akşamı Fransa’nın Nice kentinde yaşanan trajedinin bir kez daha gösterdiği gibi, Batı dünyasının radikal islamcı terörle sınavı henüz bitmedi. Dolayısıyla Birleşik Krallık ve AB üyeleri arasındaki güvenlik işbirliği kaçınılmaz olarak devam edecek. Britanya bu alandaki yeteneklerini önemli bir pazarlık kozuna çevirebilir.

Birleşik Krallık uluslararası plandaki ağırlığını sürdürmek için BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi olma avantajını kullanmaya da devam edecek. Londra’nın BM bünyesinde Libya, Somali, Yemen, Darfur ve Kıbrıs dosyalarıyla yakından ilgilendiği biliniyor. Brexit tamamlandığında Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinden sadece biri AB üyesi olacak, o da Fransa.

Dolayısıyla NATO ve BM düşünüldüğünde asıl kaybedenin AB olduğu bile söylenebilir.

Birleşik Krallık AB’den çıkma kararının içe kapanma anlamına gelmediğini her yöntemle göstermeye çalışacak. Bu çerçevede, Commonwealth örgütü içindeki rolünü de yabana atmamak lazım.

Bakalım Britanya’nın geleneksel rakipleri tüm bunlara nasıl tepki gösterecek? Belki de Brexit referandumu sonucuna biraz erken sevinmişlerdir.

(17 Temmuz 2016)

Tony Blair: Hatalı Dış Politikanın Hesabını Vermek

Demokratik ülkelerde iç ve dış politika kararları hakkında siyasetçilerin hesap vermelerinden daha doğal bir şey yok. Hesap vermekten kastedilen sadece seçimden seçime siyaseten hesap vermek değil; yeri geldiğine ulusal ve uluslararası mahkemeler önünde de hesap verebilmek. Üstelik, üzerinden ne kadar yıl geçerse geçsin, bazı kararların hesabını verme zamanı mutlaka geliyor.

Elbette bu, demokratik rejimle yönetilen çoğulcu ve açık toplumlar için geçerli. Yoksa yöneticilerin ülkeyi kendi tapulu malı zannedip tepe tepe kullandığı yerler için değil.

Öyle de yapsa böyle de yapsa kendisini çılgınca alkışlayan lümpen kitlelere sırtını dayamış yönetimlerin kafası bu açıdan rahat. Güçlü olanın yaptığı her şeye bir gerekçe bulmaya hazır yorumcuların bol bulunduğu ülkelerde de durum aynı.

Hesap verebilir ve şeffaf yönetimler, yönetenleri sorgulamaya alışkın ve uyanık bir kamuoyunun bulunduğu ülkelerde var olabiliyor. Büyük Britanya belli ki bu ülkelerden biri ve işte bu yüzden, ülkenin eski Başbakanlarından Tony Blair şu günlerde bir hayli sıkıntıda.

Tony Blair’in 2003 yılında vermiş olduğu Irak savaşına ve işgaline katılma kararı, hazırlanması yedi seneye ve 13 milyon dolara malolan, 2 milyon 6 yüzbin kelimelik bir araştırma raporuyla yerden yere vuruldu. Geçen hafta yayınlanan rapor, uzun yıllardır süren bir tartışmayı nihayete erdirmek şöyle dursun, çok daha uzun sürecek başka tartışmaların kapısını açtı.

Blair, raporun açıklanmasından hemen sonra düzenlediği uzun bir basın toplantısında, “lütfen yalan söylediğimi iddia etmekten vazgeçin,” dedi ve verdiği kararın doğru bir karar olduğunda ısrar etti. John Chilcot’un kaleme aldığı raporun bulguları ise öyle söylemiyor.

Blair, “her kararı iyi niyetle aldığını,” vurgulamadan da edemedi. Sanki ülkeyi yöneten bir kişinin iyi niyet ilkesine uygun davranması bir marifetmiş gibi.

Savaşta hayatını kaybeden askerlerin yakınlarının Blair’i dava edebilecekleri söylenmeye başlandı bile. Gerçi böylesine önemli bir dış politika kararını sanki Tony Blair tek başına almış ve uygulamış gibi yapmak da biraz tuhaf. Belki de her şeyi Blair’in üstüne yıkıp geri kalanların sorumluluğunu gözden kaçırmak da siyasi bir tercihtir.

Rapor yeni, şaşırtıcı ya da gizli bir bilgiyi ifşa etmiş değil; sıraladığı bulgular on yılı aşkın bir süredir gazeteciler ve akademisyenler tarafından zaten dile getiriliyor. Ne de olsa basının hür olduğu, eleştiri ve tartışma kültürüne sahip, hükümet politikalarını sorgulamanın da gayet doğal karşılandığı bir ülkeden söz ediyoruz. Ancak bu rapor en azından, Irak Savaşı’na karşı çıkanların başından beri dile getirdikleri iddiaları toparlamış ve yasal bir zemine oturtmuş oldu.

Yoksa Tony Blair’in başbakanlığındaki Birleşik Krallık hükümetinin, son derece yetersiz bir planlamayla ve doğruluğu şüpheli istihbarat bilgilerine dayanarak ülkeyi Irak Savaşı’na sürüklediği bugün keşfedilmiş değil. Savaşın sonuçları da zaten ortada.

Esas tartışma, 2003 yılındaki (İşçi Partili) Büyük Britanya Hükümeti’nin, zamanın (Cumhuriyetçi) ABD yönetiminin dümen suyunda gitmeye neden bu kadar hevesli olduğu üzerine.

Başka bir deyişle, Büyük Britanya her zaman ve her koşulda ABD’nin yanında mı hareket etmeli? Donald Trump’un başkan olma ihtimalinin konuşulduğu böylesi bir dönemde, bu soru büyük önem taşıyor. Tartışma bu minvalde olduğu için Blair’in Bush’a “ne olursa olsun sizinleyiz,” demiş olması raporun öne çıkartılan kısımlarından biri oldu.

Demokratik rejimlerin sağlıklı işleyişi, zaman zaman kendi içinde bir arınmaya gidip hatalarla yüzleşmesine ve bu hatalara yol açanların da hesap vermesine bağlı. Çünkü dış politikadaki hataların bedelini tüm toplum, hatta yeri geldiğinde, yabancı toplumlar da ödüyor.

(10 Temmuz 2016)

Brexit sonrası NATO

Büyük Britanyalı seçmenlerin Avrupa Birliği’ni terk etme kararı, son on gündür hemen her açıdan irdelendi. Birleşik Krallık’ın ve AB’nin geleceği, olası ekonomik sonuçlar, İskoçya’dan yükselen bağımsızlık referandumu çağrıları, Brexit’in nasıl bir süreçle kotarılacağı gibi konular önümüzdeki aylarda da tartışılmaya devam edilecek.

“Batı” olarak adlandırılan ve sanki yekpare bir yapıymış gibi bahsedilen oyuncular topluluğunun aslında ne kadar çoğul olduğu ve “Batı” içinde yer alan oyuncuların bazen birbirine köstek olacak kadar çıkar çatışması içine girebildikleri artık herhalde daha iyi anlaşılmıştır.

Görüntüyü kurtarma çabaları ne kadar yoğun olursa olsun, Avrupa Birliği on gün öncesine göre çok daha zayıf ve kargaşa içinde. Halen hiç kimse önünü görebilmiş değil. “Batı” dünyasında taşların yerinde oturması yıllar alacak.

Fakat Avrupa kıtasında faaliyet gösteren bir başka oyuncu daha var ve o tüm bu fırtınadan etkilenmemişe benziyor. Hatta belki de tam tersi, Brexit fırtınasında esen rüzgarlar onun yelkenlerini bile doldurabilir. NATO’dan söz ediyoruz.

Önümüzdeki haftanın diplomatik gündemine NATO damgasını vuracak. Askeri ittifak, 8-9 Temmuz tarihlerinde Polonya’nın başkenti Varşova’da devlet ve hükümet başkanları düzeyinde bir zirve topluyor.

NATO’nun Varşova zirvesinin önemli bir toplantı olacağı aylar öncesinden belliydi. “Batı” dünyası ile Rusya arasındaki mevcut itiş kakış ortamında; ayrıca IŞİD, son İstanbul saldırısında olduğu gibi, NATO üyelerini vurmaya devam ederken, bu zirveden çıkacak her karar elbette büyük önem taşıyor.

Rusya, Batı dünyası içinde özellikle Büyük Britanya’yla bir bilek güreşi içinde olduğu için, Brexit sonrası yapılacak bu ilk NATO zirvesi Moskova’da da özel bir ilgiyle takip edilecek.

Varşova Zirvesi’nde Avrupa Birliği’yle NATO arasındaki işbirliğinin gelecekte nasıl şekilleneceği de ele alınacak. Zira Avrupa Birliği içinde en çok askeri harcama yapan ülke Birleşik Krallık’tı. Bu ülkenin AB’den çıkıyor olması, birliğin güvenlik ve savunma politikası için önemli sonuçlar doğuracak. Zirve sırasında NATO ile AB arasında daha yakın bir yardımlaşmanın ve istihbarat işbirliğinin nasıl sağlanacağı üzerinde durulacak.

Her ikisinin de merkezi aynı şehirde, yani Brüksel’de bulunan ve üyeleri büyük ölçüde aynı ülkelerden oluşan bu iki örgüt, tam bir işbirliği içine bir türlü giremedi. Bunun temel sebebi, güvenlik ve savunma alanında AB’yi kendi ayakları üzerinde durabilen, daha farklı bir ifadeyle, Avrupa ülkelerini NATO’ya ve dolayısıyla ABD’ye muhtaç etmeyen bir kurgu arzulayan Avrupa ülkeleri.

Aslında Avrupa’nın güvenliğini Avrupalıların sağlaması düşüncesi yeni değil. Varolduğu dönemde somut olarak ne işe yaradığını pek kimse anlamamış olsa da, temeli 1948’e dayanan Batı Avrupa Birliği (BAB/WEU) bu düşüncenin bir ürünüydü. Bu örgüt uzun süre atıl kaldıktan sonra, AB kurumları bünyesinde eritilmesine karar verildi. Ancak BAB’ın dağıtılması ve yapılarının AB bünyesine aşama aşama aktarılması tam bir yılan hikayesine döndü ve neredeyse onbeş yıl sürdü. Bu süreçte AB ortak bir güvenlik ve savunma politikası geliştirilmesini hep gündeminde tuttu. Bir takım ilerlemeler olsa da, bu alandaki başarının son derece kısıtlı olduğunu teslim etmek lazım.

Geldiğimiz noktada, Batı Avrupa’nın askeri anlamda önemli ülkelerini biraraya getiren tek bir savunma örgütü kaldı, o da NATO.

Büyük Britanya, Avrupa’nın ABD ile daha yakın ilişkiler kurması gerektiğini her zaman savunmuş, kendisinin ABD’yle olan yakınlığını da “özel ilişki” olarak adlandırmıştır.

Büyük Britanya AB’den çıkarak, NATO’nun Avrupa kıtası için önemini nispeten arttırmış oldu. Avrupa’yı ABD’ye yapıştırma siyasetine gayet uygun bir adım.

(3 Temmuz 2016)

Brexit: Kumar Şimdi Başlıyor

David Cameron girdiği bahsi kaybetti. Büyük Britanyalı seçmenler, 1973’ten beri üyesi oldukları Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı aldılar. AB tarihinde ilk defa bir üye ülke, birlikle yollarını ayırıyor.

Brexit referandumu büyük bir kumardı, ama asıl kumar şimdi başlıyor. AB’nin üst düzey yetkilileri dâhil hiç kimse, bu jeopolitik depremin bölgesel ve küresel sonuçlarını öngöremiyor. Zaten referandum kampanyasında “AB’de kalalım” diyenlerin temel argümanı da böylesi bir belirsizliğe düşmemekti. Artık çok geç.

Britanyalı seçmenin % 52’si hem kendi ülkelerini, hem AB’yi, hem de tüm dünyayı, nereye çıkacağı belli olmayan bir tünele sokmuş oldu.

Referandum sonucunu kendi izlediği siyasetin reddi olarak yorumlayan Cameron, Ekim ayında yapılacak parti kongresiyle başbakanlık görevini bırakacağını açıkladı. Birleşik Krallık’ın yeni hükümeti, Lizbon Antlaşması’nın 50. maddesini işleterek, iki yıl sürmesi beklenen çıkış prosedürünü başlatacak.

Britanya’nın AB’den ayrılma kararına kıta Avrupası’nda kimlerin sevindiğine bakmak, AB’nin geleceği hakkında karamsar olmak için yeterli.

Fransa’daki aşırı sağ lider Marine Le Pen başta olmak üzere, Avrupa’nın dört bir yanındaki popülist siyasetçiler, kendi ülkelerinin de AB’den ayrılması için referandum talep etmeye başladılar. Bu çerçevede Danimarka, Macaristan ya da Polonya’nın AB’den ayrılma sırasına girip girmeyecekleri tartışılıyor.

Avrupa Birliği’ni savunan siyasetçiler, halkların azımsanmayacak bir kesiminin neden Avrupa bütünleşme projesine mesafeli durdukları üzerinde düşünmek zorunda. Eğer bu konuda bir şeyler yapılmazsa, AB’nin bildiğimiz haliyle uzun süre ayakta kalması mümkün olmayacak.

Brexit referandumunun en merak edilen yönlerinden biri katılım oranıydı. Son üç genel seçimde yüzde 60-65 oranında sandık başına giden 46,5 milyon Britanyalı seçmenin yüzde 72’si referandum sandığına koştu. Bu yüksek katılım da gösteriyor ki, herkes bu referandumun ne kadar tarihi olduğunu farkındaymış.

Referanduma giden süreçte göç ve ekonomi, tartışmaların odağındaydı. AB’den çıkma taraftarları, AB üyeliği yüzünden Britanya’nın bir göç akını altında ezileceğini ve ülkenin bağımsızlığını korumanın tek yolunun AB’yle yolları ayırmak olduğunu söyleyip durdular. Anlaşılan o ki seçmenin çoğunluğu onlara hak vermiş.

Kampanyanın son günlerine damgasını vuran olay ise elbette, İşçi Partili (ve AB yanlısı) milletvekili Jo Cox’un bir cinayete kurban gitmesi oldu.

Britanyalı seçmenin yüzde 48’si şimdi endişe içinde, kötü durum senaryolarının gerçekleşmesini bekliyor.

Oylamanın çarpıcı sonuçlarından biri, Büyük Britanya’yı oluşturan dört parçadan ikisi olan İskoçya ve Kuzey İrlanda’nın ezici çoğunlukla “AB bünyesinde kalalım” demesi oldu. İngiltere’de de Londra çoğunlukla kalalım derken, kırsal kesim ve küçük şehirler, ayrıca Galler, “çıkalım” oyu verdi.

Brexit İskoçya‘da yeni bir bağımsızlık referandumunu, Kuzey İrlanda’da ise İrlanda Cumhuriyeti’yle birleşme sürecini tetikleyebilir.

Britanya aslında her zaman AB’nin “hem içinde, hem dışında” bir üye oldu. Schengen bölgesine ya da ortak para Euro’ya dâhil olmayan Britanya, elini taşın altına koymamakla her zaman suçlanmıştı. Şimdi de AB’yi karma karışık bir boşanma sürecine zorlamakla itham ediliyor.

Fransa ve Almanya’nın bu krizi fırsata dönüştüreceklerini ve AB bütünleşmesine ivme kazandıracaklarını iddia edenler de var. Avrupa’nın dört bir yanında milliyetçi ve popülist bir dalga kabarmışken bunu nasıl başarırlar, orası belirsiz. Her durumda, AB’nin anlamını ve hedeflerini Avrupa halkları nezdinde netleştirmek zorunda oldukları ortada.

Bu haliyle AB’nin Türkiye gibi aday ülkeler üzerinde herhangi bir demokratikleşme baskısı yaratamayacağını eklemeye ise herhalde gerek yoktur.

(26 Haziran 2016)