Doğu Asya’da Yeni Dengeler, Yeni Riskler

Ekran Resmi 2017-07-14 21.41.17

Uluslararası sistemin ağırlık merkezinin Avrupa-Atlantik havzasından giderek Asya-Pasifik havzasına doğru kaymakta olması, üzerinde çok yazılıp çizilen bir durum. Çin’in ABD ile birlikte artık dünyanın en büyük iki ekonomisinden biri haline geldiğini hatırlamak bile bunu durumu anlamak için yeterli.

1 milyar 300 milyon nüfuslu Çin yanında, dünyanın yedi büyük ekonomisinden biri olan Japonya; ASEAN çatısı altında bölgesel bütünleşme yolunda adım adım ilerleyen toplam 700 milyon nüfuslu Güneydoğu Asya ülkeleri; Soğuk Savaş döneminden miras bölünmüşlüğün üstesinden hâlâ gelememiş olan Kuzey ve Güney Kore; son olarak da ABD’yle “özel” ilişkisini sürdüren Tayvan, bu geniş coğrafyanın etkili oyuncuları. Tabii bu tabloya Pasifik Okyanusu’na kıyısı olan Rusya’yı ve bölgede önemli askerî üsleri olan süper güç ABD’yi de eklemek gerekiyor. Çin’den bahsederken Hindistan’ı, Hindistan’dan bahsederken Pakistan ve Afganistan’ı, Güneydoğu Asya’dan bahsederken de Avustralya’yı denkleme dahil etmek gerektiği de ortada.

Kısacası, Doğu Asya’da olup bitenlerden söz etmek, küresel güç dengelerinin değişimini incelemek anlamına geliyor; zira Asya kıtasının doğu ucundaki bölgesel dengeler uluslararası sistemin temel yapıtaşlarından.

Yakıcı Sorun: Kuzey Kore

Tam da bu nedenle, Asya’nın doğusunda ortaya çıkan herhangi bir güvenlik riski ya da istikrarsızlık, sistemin bütünü için endişe kaynağı. Dolayısıyla, örneğin Kuzey Kore’nin nükleer silah geliştirme faaliyetlerinin ya da balistik füze denemelerinin dünya kamuoyunu bu derece meşgul etmesinde şaşılacak bir durum yok.

İktidarın babadan oğula devredildiği Kuzey Kore, gerçekten de dünyanın en büyük güvenlik risklerinden birini oluşturuyor. Kim Jong-Un yönetimindeki Pyongyang rejimi, 4 Temmuz 2017’de gerçekleştirdiği balistik füze denemeleriyle birlikte artık 10 bin kilometre menzilli misillere sahip olduğunu, dolayısıyla Kuzey Amerika’yı vurabilecek kapasiteye ulaştığını iddia ediyor. Dünyanın en kapalı rejimlerinden biriyle yönetilen Kuzey Kore’nin resmî açıklamalarına ne kadar itimat etmek gerekir, ayrı konu; ancak bu riskin uluslararası toplum tarafından ciddiye alındığı tartışma götürmez.

Kuzey Kore’nin nükleer silaha ve kıtalararası balistik misillere sahip olması, hemen sağa sola füze fırlatacağı anlamına gelmiyor; ancak ne yapacağı öngörülemeyen bir rejimin bu tür bir imkana sahip olması bile başlı başına endişe verici. Bu noktada riski arttıran bir diğer unsur ise ABD’nin de nispeten öngörülemez bir ülke haline gelmiş olması. 20 Ocak 2017’de Beyaz Saray’a yerleşen Donald J. Trump’ın Kuzey Kore konusuna özel bir ilgi duyduğu ve bu sorunu sık sık gündeme getirdiği biliniyor.

Kuzey Kore meselesiyle meşgul olan ilk ABD başkanı elbette Trump değil. Bill Clinton da, George W. Bush da, Barack Obama da bu sorunla yakından ilgilendiler, ancak şimdiye kadar denedikleri tüm yöntemler başarısızlığa uğradı. Ne çok taraflı müzakereler, ne ekonomik yardımlar, ne Birleşmiş Milletler yaptırımları, ne diplomatik baskılar, ne de gizli operasyonlar Pyongyang’daki rejimi dönüştürmeye yetmedi.

Başkan Trump zaman zaman “Kim Jong-Un’la gerekirse yüz yüze görüşürüm” gibi çıkışlar yapıyor olsa da, Kuzey Kore’ye askeri müdahale seçeneğinin masada olduğunu vurgulamaktan da geri kalmıyor. Nükleer silaha sahip bir Kuzey Kore’ye müdahale etmek çok kolay olmasa da, kesin olan bir şey var: Trump’ın mesajları Pyongyang’dan ziyade Pekin’e yönelik. Kuzey Kore rejiminin bölgedeki tek destekçisinin Çin olduğu, hatta Çin’in yardımları olmasa bu ülkenin ekonomisinin ayakta kalamayacağı biliniyor. Zaten bu yüzden Trump, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’i sürekli olarak “Kuzey Kore hakkında bir şeyler yapmaya” davet ediyor.

Çin-ABD ilişkileri ve bölgesel güçler  

Çin yönetimi Kuzey Kore üzerinde zannedildiği kadar büyük bir etkisi olmadığını iddia ededursun, Çin’in bu ülkeyi ABD’ye ve ABD’nin bölgedeki müttefiklerine karşı bir araç olarak kullandığı izlenimi gayet yaygın. Pekin yönetiminin Kuzey Kore rejiminin çökmesi halinde gerçekleşebilecek büyük bir mülteci kriziyle uğraşmak istemediği ya da adeta bir tampon bölge rolü üstlenmiş olan bu ülke ortadan kalkarsa Kore yarımadasının tamamen ABD etkisine girmesinden hoşlanmayacağı da açık.

Fakat Kuzey Kore’nin bir tehdit olarak var olması her zaman Çin’in istediği sonuçları vermiyor, çünkü bu tehdidin varlığı, Güney Kore, Japonya ve Tayvan gibi zaten ABD’nin müttefiki olan ülkeleri Washington’a iyice yakınlaştırıyor. Çin bu durumdan öylesine rahatsız ki, Kuzey Kore tehdidini gerekçe göstererek ABD menşeli THAAD füze savunma sistemini 2017 başlarında ülkesinde konuşlandıran Güney Kore hükümetini Kuzey Kore’den bile daha sert ifadelerle kınayan Pekin oldu.

Benzer biçimde, Kuzey Kore tehdidi Japonya tarafından da dikkatle izleniyor. İkinci Dünya Savaşı’nın mağlup gücü olarak 1945-1952 arasında ABD işgalinde kalan, hatta anayasası bile ABD tarafından yazılan Japonya, aynı zamanda (Hiroşima ve Nagazaki hatırlanacak olursa) insanlık tarihinde nükleer saldırıya uğramış tek ülke. Kuzey Kore’nin Japonya’yı nükleer saldırıyla açıkça tehdit ettiği de bir sır değil. Bu durum, Japonya’nın bir takım radikal kararlar alması için gerekçe oluşturuyor.

Savaş sonrası yürürlüğe konan anayasa ile Japonya’nın silahlı kuvvetlere sadece savunma amaçlı olarak ve sınırlı sayıda askerle sahip olmasına izin verilmişti. Hatta Japon anayasasının 9. maddesi, bu ülkenin savaşa girmesini kesin bir dille yasaklamıştı. Ancak bu “barışçılık” ilkesi 1990’lardan itibaren yavaş yavaş yumuşatılmış; 9. madde değiştirilmese de yeniden yorumlanmıştı. Japonya bu sayede 1992’den itibaren BM barışı koruma operasyonlarına asker yollamaya başlamış, 2007 yılında ise İkinci Dünya Savaşı sonrası kaldırılan Savunma Bakanlığı yeniden kurulmuştu.

2014’te ise Başbakan Shinzo Abe’nin öncülük ettiği yeni bir kanunla savaş yasağı “yararlı barışçılık” adı altında yeniden yorumlandı. “Barışçılık” ilkesinin sulandırılmaması gerektiğini savunan kesimlerin protesto gösterilerine rağmen kabul edilen bu kanun sayesinde Japonya artık “saldırıya uğrayan bir müttefikine yardım amacıyla” savaşlara katılabilecek.

Ekran Resmi 2017-07-14 21.50.04

Güney Kore’nin askeri anlamda ABD ile ilişkilerini sıkılaştırması ve Japonya’nın askeri konulardaki tabularından giderek kurtuluyor olması sadece Kuzey Kore tehdidi ile açıklanabilecek bir durum değil. Bölge ülkeleri Çin’in dış politikasının da giderek askeri bir vurgu taşımaya başladığını fark ediyor ve bunu bir risk olarak görüyor. Çin Denizi’ndeki ada, adacık ve kayalıkların paylaşımından doğan krizler de bu tehlikeli ortamın arka planını oluşturuyor.

Çin Denizi’nde Paylaşım Sorunu

Çin Denizi’ndeki paylaşım kavgası aslında yeni bir durum değil, ancak dünya gündeminin ön sıralarına doğru hızla tırmanıyor. Çin’in bu deniz sahasına olan ilgisi hem güvenlik kaygılarından, hem Çin’de iyiden iyiye kabaran milliyetçi duygulardan, hem de buradaki doğal zenginliklerden kaynaklanıyor.

Dünyanın en büyük enerji tüketicilerinden biri olan Çin’in bulabildiği her doğalgaz ve petrol kaynağına ihtiyacı olduğu bir sır değil. Ancak Pekin yönetiminin Çin Denizi’ndeki her girişimi aynı sahada hak iddia eden Güney Kore, Japonya, Tayvan, Vietnam, Filipinler gibi ülkelerin tepkisini çekiyor ve Doğu Asya’nın jeopolitiğini Güneydoğu Asya’daki oyuncuları da kapsayacak biçimde genişletiyor.

Bu coğrafyadaki aidiyet sorunları, karasuları ve kıta sahanlığı gerginlikleri birçok Doğu ve Güneydoğu Asya ülkesini ilgilendirse de, bunlar arasında Tayvan’ın durumu hepsinden hassas. 1949 yılında Mao Zedong’un gerçekleştirdiği devrim ertesi Çin anakarasından kaçan Çan Kay-Şek ve onun Kuomintang Partisi tarafından kurulan Tayvan yönetimi, o tarihten bu yana kendini “Çin Cumhuriyeti” olarak adlandırmaya devam ediyor[1]. Pekin ise buna karşılık Taipei yönetiminin ayrılıkçı ve Tayvan adasının da Çin’in ayrılmaz bir parçası olduğunu savunuyor. “Tek Çin Politikası” (One China Policy) olarak adlandırılan bu prensip sonucu, Pekin yönetimini tanıyan ve onunla diplomatik ilişki kuran hiçbir devletin Tayvan’ı tanıması mümkün değil.

1997 yılında Hong Kong’u, 1999’da ise Macao’yu “tek ülke, iki sistem” prensibi uyarınca, yani geniş özerklikler vererek kendine bağlayan Çin, Tayvan’ın da eninde sonunda bu yöntemle “anavatana” bağlanacağını savunuyor. Tabii burada önemli olan bu bağlanmanın nasıl temin edileceği. Pekin yönetimi resmi söylemde diplomasi ve müzakere araçlarını öne çıkarıyor olsa da, Çin ve Tayvan arasında zaman zaman askeri gerginlikler yaşandığı da bir gerçek. 23 milyon nüfuslu Tayvan adasının hem coğrafi hem de nüfus anlamında bir dev olan Çin’e tek başına, hele hele askeri anlamda kafa tutması ise elbette mümkün değil. Bu bağlamda Tayvan’ın en büyük güvencesi, şimdiye kadar her zaman arkasında hissettiği ABD’nin desteği. Başka bir deyişle, Kuzey Kore sorunu yanında Tayvan sorunu da Çin-ABD ilişkilerini doğrudan ilgilendiriyor.

Çin’in geleceği, dünyanın geleceği

2017’nin sonbaharında 19. kongresini toplayacak olan Çin Komünist Partisi, ülkenin bundan sonra izleyeceği yol hakkında kararlar alırken tüm bu jeopolitik ve jeoekonomik dengeleri dikkate almak zorunda kalacak. Büyüme hızı giderek yavaşlayan Çin ekonomisinin geleceği; facia sınırlarına ulaşan ülkedeki ekolojik sorunlar; Avrasya coğrafyasındaki (Türkiye dahil) çok sayıda ülkeyi ilgilendiren “Tek Kuşak, Tek Yol(One Belt, One Road – OBOR) projesi; ayrıca Cibuti’de askerî bir üs kurarak Afrika’daki etkisini perçinleyen bu ülkenin savunma politikaları tüm dünyayı ilgilendiriyor.

Bir yandan Afrika’daki varlığını sağlamlaştıran Çin, diğer yandan gözlerini kuzeye dikmiş durumda. Ticaretinin önemli bir kısmını deniz yoluyla yapan Pekin, bu yüzden Malakka Boğazı ve Hint Okyanusu’na bağımlı. “Tek Kuşak, Tek Yol” projesi ise içerdiği otoyol ve demiryolu ağları sayesinde yük taşımacılığında kara ulaşımının önemini arttıracak. Ancak bu da tek başına bir çözüm değil. Bu nedenle Çin, şimdiye dek pek kullanılmayan, ancak küresel ısınma nedeniyle yılda üç ay da olsa yük gemilerinin seyrüseferine müsait hale gelen Kuzey Buz Denizi’ni daha etkin kullanmanın yollarını arıyor. İkinci uçak gemisini bu sene denize indiren Çin’in, buzkıran işlevi olan firkateynler de inşa etmeye başlaması herhalde boşuna değil. Şanghay İşbirliği Örgütü bünyesindeki yakın müttefiki Rusya’nın bu konuda ne düşündüğünü henüz bilmiyoruz; ancak ABD, Kanada ve Norveç başta olmak üzere Kuzey Buz Denizi’ne sahildar pek çok üyesi bulunan NATO’nun bu gelişmeleri dikkatle izlediği kesin.

Batı’da daha çok oynanan satrancın aksine Doğu Asya’da çok yaygın olan Go oyununun temel prensibi, rakibin taşlarını hızla alıp onu bertaraf etmek değil, oyun tahtasında yavaş yavaş alan hakimiyeti kurup rakibi hareket edemez hale getirmektir. Doğu Asya’daki devletlerin stratejilerini anlamlandırmak, bu kritik coğrafyadaki dengeleri daha iyi tahlil etmek ve riskleri ölçmek için, bu toplumların Akdeniz havzasında yaygın olan felsefe ve düşünce akımlarından çok daha farklı referanslarla hareket ettiklerini de hesaba katmak gerekiyor. Bunu yapmak önemli, zira küresel dengeler o coğrafyadaki güçler lehine hızla değişiyor.

Ekran Resmi 2017-07-14 21.41.45


[1] Tayvan’daki hükümetin meşru Çin hükümeti olduğu iddiası Soğuk Savaş şartlarında Batılı devletler tarafından da bir dönem kabul görmüş, hatta bu hükümet 1945-1971 arasında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Çin’e tahsis edilmiş olan daimî üyelik makamını işgal etmişti. Bu durum ancak ABD Başkanı Richard M. Nixon’un Kızıl Çin ile yakınlaşma siyaseti sonucu değişebildi.

Not: Bu yazı Sosyal Demokrat Dergi’nin 79./80. (Temmuz-Ağustos 2017) sayısı için kaleme alınmıştır. 

Emmanuel Macron’un Dış Politikası

Ekran Resmi 2017-05-06 13.28.24.png

Fransa pek çok bakımdan alışılmadık bir cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasını geride bıraktı. 7 Mayıs Pazar günü yapılan ikinci tur oylama sonucunda da, kendini merkezde konumlandıran Emmanuel Macron oyların yüzde 66,06’sını alarak Fransa’nın bir numaralı ismi oldu. Arkasında geleneksel bir parti mekanizması bulunmayan Macron, ilk iş olarak Haziran’daki parlamento seçimlerinden kendine yakın bir çoğunluğun çıkmasını sağlamaya çalışacak; ayrıca ülkeye bir de başbakan bulması gerekecek.

Nispeten genç yaşı, iki yıllık Ekonomi Bakanlığı görevi hariç hiçbir siyasî tecrübesinin bulunmaması ve bankacılık geçmişi dolayısıyla eleştirilere uğrayan Macron’un politikaları, önümüzdeki beş yıl boyunca Fransa’nın istikametini belirleyecek.

Macron’un dış politika tasarımı, Fransa’nın mevcut dış politikasının ana hatlarıyla devamını öngörüyor. Dış politika bakımından Macron’un en belirgin özelliği, koyu bir Avrupa Birliği taraftarı olması. Fransa’nın Almanya ile birlikte Avrupa bütünleşmesinin motor gücü olmaya devam etmesi gerektiğini savunan Macron, 2019’da gerçekleşecek Brexit’in ardından AB içinde Paris‘in ağırlığının (ve sorumluluğunun) daha da artacağını savunuyor.

Diğer bir ifadeyle, Macron’un dış politikasının ana eksenini Fransa’nın AB içindeki varlığının perçinlenmesi ve AB’nin güçlendirilmesi oluşturacak. 

“Avrupa’ya ihtiyacımız var;  çünkü Avrupa bizi daha büyük,  daha kuvvetli kılıyor” Emmanuel Macron

Macron AB’nin temel sorunlarının çözülmesi amacıyla AB bünyesinde bir Euro Bölgesi Ekonomi ve Maliye Bakanlığı kurulmasını ve Euro bölgesi için bir bütçe oluşturulmasını öneriyor. Macron’a göre, AB’nin önceliği yeni yatırımları teşvik edip Avrupa ekonomilerini canlandırmak, mali krizlere acil müdahale etmek ve ekonomik krizlerin etkilerini hafifletmek olmalı.

Hem Brexit hem de Trump’ın NATO’ya olan soğuk bakışı nedeniyle Avrupa’nın kendi güvenliğini kendisinin sağlama ihtiyacının iyice belirginleştiğini söyleyen Macron, Avrupa Birliği’nin bir Avrupa Güvenlik Konseyi, ayrıca bir Avrupa Savunma Fonu oluşturmasını da öneriyor. Macron Avrupa Birliği sınırlarının daha iyi korunması gerektiğini kabul etmekle beraber, mültecilere kapıları tamamen kapatmanın AB’nin hümanist değerleriyle bağdaşmadığını savunuyor.

2015’ten beri pek çok terör saldırısına uğrayan ve 250’ye yakın kurban veren Fransız halkı için terörle mücadele öncelikli alanlardan biri. “Dış politikamız kararlı olmalı, çocuklarımızı korumak için İslamcı terörizmle mücadele etmeliyiz” diyen Macron, Fransa’nın bu amaçla yabancı ülkelerde askeri operasyonlar düzenlemesini; terör bağlantılı isimlerin yurtdışında da takip edilip cezalandırılmasını destekliyor.

Seçim kampanyası sırasında Ürdün, Lübnan, ABD, Tunus ve Cezayir’e giden Macron, bu son ziyaretinde sömürgecilikten “insanlığa karşı suç” olarak bahsetmiş ve kendi ülkesindeki bazı kesimlerde infial yaratmıştı. Ancak bu sözlerinden geri adım da atmadı. Macron ayrıca Avrupa Birliği’nin Afrika’ya daha çok yardım etmesi gerektiğini de savunuyor. 

Ekran Resmi 2017-05-06 13.29.34
Emmanuel Macron, seçim kampanyası sırasında AB bayrağını mitinglerinden hiç eksik etmedi 

Suriye’ye müdahale fikrini reddetmeyen Macron, bunun için Birleşmiş Milletler kararı olmasını şart koşuyor; ama Rusya engelinin nasıl aşılacağını açıklamıyor. Suriye’de esas olanın siyasi çözüm olduğunu söyleyen Macron, bir geçiş süreci sonucunda Beşar Esad’ın görevden uzaklaştırılması gerektiğini vurguluyor.

Rusya’ya daha sıcak bakan rakibi Marine Le Pen’in aksine Emmanuel Macron, Ukrayna krizi dolayısıyla Rusya üzerinde kurulan baskının ve yaptırımların devamından yana. Macron ve ekibinin kampanya sırasında e-mail adresleri hack’lenmiş ve çok sayıda gizli yazışma gün ışığına çıkmıştı; Macron’un Rusya’ya yönelik tavrı nedeniyle bu işin arkasında Moskova’nın olduğu iddia edilmişti.

Seçimlere iki-üç gün kala, ABD’nin eski başkanı Barack Obama’nın açık bir destek mesajı yayınladığı Macron’un, hem fikir, hem de tabiat itibarıyla çok farklı olduğu Donald J. Trump’la kuracağı ilişki biraz zorlu olacak. Macron, ABD’nin artan korumacılığına karşı Avrupa’nın ortak bir yanıt geliştirmesi gerektiğini söylüyor.

Fransa’nın yeni cumhurbaşkanı Macron’un Türkiye hakkında çok belirgin bir görüşü olduğu söylenemez.

Türkiye’nin AB’ye muhtemel üyeliği hakkında (Nicolas Sarkozy’nin galip çıktığı) 2007 cumhurbaşkanlığı kampanyasında fırtınalar kopartılmış, 2012’de de bu konu, daha az da olsa, gündeme gelmişti. 2017 kampanyası sırasında ise Türkiye-AB ilişkileri Fransa’da hemen hiç gündeme gelmedi. Yine de 16 Nisan Anayasa referandumu ardından Macron’un “Türkiye’deki demokratlara destek olmaya devam etmeliyiz, AB’nin ve Fransa’nın kapısı onlara açık olmalı” dediği not edilebilir.

Ekran Resmi 2017-05-06 13.28.37
“Fransa herkes için bir şans olmalı”

Cebelitarık ve Ebedi Çıkarlar

 

le-rocher-de-gibraltar

Büyük Britanya’nın AB’den çıkış süreci tahmin edilenden daha karmaşık olacağa benzer. Son olarak Londra-Brüksel ve Madrid arasında patlak veren Cebelitarık meselesi, sorunlar listesine eklendi bile.

AB Konseyi Başkanı Donald Tusk tarafından açıklanan Brexit yol haritası taslağında yer alan ve Cebelitarık’ın geleceği üzerinde İspanya’nın da söz hakkı olduğuna dair imalar Londra’yı son derece öfkelendirdi ve Dışişleri Bakanı Boris Johnson’un sert tepkisine yol açtı.

NATO bünyesinde dost ve müttefik olan Birleşik Krallık ile İspanya’yı birbirine düşüren 33 bin nüfuslu Cebelitarık, 1713 yılından beri Britanya’nın kontrolü altında. Burası, Akdeniz’le Atlas Okyanusu’nun bağlantı noktasındaki stratejik konumuyla Londra’nın elini üzerinden çekmeye niyetli olmadığı bir kara parçası.

Birleşik Krallık’ın geçmişte Cebelitarık yanında Malta ve Kıbrıs’ı da denetimi altına alarak Akdeniz havzasının tamamını gözleme ve Süveyş Kanalı’nı emniyete alma imkanı elde ettiği biliniyor. Bu iki ada artık Britanya’ya bağlı değil; ama Londra’nın örneğin Kıbrıs’taki iki askeri üssünün üzerine titrediği de bir sır değil.

İspanya ise uzun süredir Cebelitarık’ın “anavatanla birleşmesini” talep ediyor ve 6,7 kilometrekarelik bu arazi üzerinde hakları olduğunu her fırsatta dile getiriyor. Madrid yönetimi Cebelitarık’ı “Avrupa kıtasındaki son sömürge” olarak tanımlıyor.

Tabii İspanya’nın, Cebelitarık’ın tam karşı kıyısındaki (yani Afrika kıtası üzerindeki) toprağı Ceuta yüzünden Fas’la benzer bir sorun yaşamakta olduğunu da hatırlatmakta yarar var.

image

Gelmiş geçmiş tüm İspanyol hükümetleri Cebelitarık konusunda son derece hassas davrandılar. O kadar ki, Prens Charles ve Prenses Diana’nın 1981’deki balayı seyahatlerinde kraliyet yatıyla buraya yanaşmaları bile İspanya’nın resmi protestosuna konu olmuştu. Durumu kendisine ileten dönemin başbakanına Kraliçe  II. Elizabeth’in verdiği “oğul da, gemi de, rıhtım da bana ait!” yanıtı ise Britanya’nın konuya dair politikasını özetlemişti.

Kısaca İspanyol hükümeti de, Britanya da her fırsatta Cebelitarık’la ilgili tutumlarını hatırlatmayı görev biliyor. Örneğin 2015 yılında bir İspanyol sahil güvenlik gemisi Cebelitarık açıklarında Britanya karasularını ihlal edince İngiliz hükümeti Madrid’e derhal resmi bir kınama mesajı yollamıştı. Brexit çerçevesinde yaşanan mevcut kriz de şimdi bu uzun listeye eklendi.

Cebelitarık anlaşılan Londra’nın gözünde 21. yüzyılda dahi vazgeçilemeyecek bir toprak parçası. Gerçi 2002’de Cebelitarık’ın statüsüyle ilgili bir referandum yapılmış, yerel halk da % 98,48 oyla Britanya’ya bağlı kalmak istediklerini ifade etmişti.

Aslında dünyanın pek çok yerinde karasuları ve kıta sahanlığı sorunları ve aidiyeti tartışmalı sahalar bulunuyor. Bu çerçevede Ege Denizi’nde zaman zaman alevlenen Türk-Yunan krizlerini hatırlamak yeterli. Karasularının kaç deniz mili olacağına dair tartışmalar, ikisi de NATO’ya üye olan bu ülkeler arasında “savaş nedeni sayarız,” tehditlerinin dile getirildiği gerginliklere bile yol açabiliyor.

Çin Denizi’ndeki aidiyeti tartışmalı ada, adacık ve kayalıklar nedeniyle yaşanan gerginlik de bu çerçevede ele alınabilir. Bu kriz de bölgeyi tam bir barut fıçısına çevirmiş durumda. Krize taraf devletlerin listesine şöyle bir göz atmak bile Doğu Asya’daki paylaşım kavgasının dünyanın başına ne dertler açabileceğini gösteriyor.

Dünya kamuoyunun gündemine nispeten yakın zamanda giren bir başka paylaşım meselesi ise Kuzey Buz Denizi’nde şekilleniyor. Hepsi de NATO üyesi olan Danimarka, Norveç, Kanada, ABD gibi ülkeler Rusya ile bu bölgede yakın bir gelecekte patlaması muhtemel büyük bir krize hazırlanmaya başladılar. İşin ilginci, Çin hükümeti de donanmasına 2018’de denize indirilmek üzere buzkıran özelliği olan dört firkateyn inşa ettirmekle meşgul.

Bu örnekler için ne olur bilinmez ama, Londra ve Madrid’in Cebelitarık yüzünden savaşa tutuşacakları elbette yok. Ancak Birleşik Krallık’ın bu konudaki tavizsiz tutumunun da mutlaka bir anlamı var.

Bu tutum, Britanya Başbakanı Lord Palmerston’un 1848’de ifade ettiği “ebedi müttefikler ya da ebedi düşmanlar yoktur; fakat ebedi çıkarlar vardır,” anlayışından kaynaklanıyor.

Zaten uzun vadeli çıkarlarını doğru olarak tanımlayabilmiş ve bunları küresel düzeyde savunabilen ülkelere de büyük güç deniyor.

ABD-Çin İlişkilerinde Yeni Dönemeç

Ekran Resmi 2017-03-19 22.20.49

ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’un 18-19 Mart 2017 tarihlerindeki Pekin ziyareti, Donald Trump’ın başkanlığı altında ABD-Çin ilişkilerinin nasıl şekilleneceğinin işaretlerini verdi. Ziyaret sırasında “karşılıklı saygı” ve “kazan-kazan” ifadeleri bolca kullanıldı.

Gerçi Başkan Trump, Tillerson‘un tam da Çin’e ulaştığı saatlerde kendini tutamayıp yine twitter’a sarıldı ve Çin’i Kuzey Kore konusunda eleştiren bir tweet attı. Tillerson ise Çinli muhatapları karşısında genelde alttan alan bir üslup benimsedi. Zaten Çin basını da bu ziyaretten “Pekin için diplomatik bir zafer” diye bahsediyor.

Tillerson’un “karşılıklı saygı” vurgusu Çinli yetkililerin kulağına özellikle hoş gelen bir ifade; zira Pekin yönetimi bunu “Çin’in temel çıkarlarına ABD’nin zarar vermek istemediği” şeklinde yorumluyor. Çinli yöneticilerin ülkenin toprak bütünlüğü ve “tek Çin” politikası hakkında neredeyse takıntı düzeyine varan hassasiyeti bilinir. Bu çerçevede Pekin yönetimi Tayvan, Tibet ve Uygur sorunları hakkında dışarıdan gelen en ufak bir eleştiriyi dahi tahammül edilmez addeder.

Ziyaret sırasında ABD ve bölgedeki müttefikleri ile Çin arasında ciddi sürtüşmeye yol açan Çin Denizi’ndeki paylaşım mücadelesine fazla değinilmediği de anlaşılıyor.

Tüm bu ılımlı duruş karşılığında ABD’nin Çin’den ekonomik ve stratejik beklentileri var; bunlara Kuzey Kore’nin yola getirilmesi de dahil. Rex Tillerson, Çin’den hemen önce ziyaret ettiği Güney Kore’de bu konunun bilhassa altını çizdi; Kuzey Kore’nin nükleer programının durdurulması gerektiğini söyledi ve askeri müdahale dahil her türlü seçeneğin masada olduğunu hatırlattı. Zaten Donald Trump’ın attığı tweet de Kuzey Kore konusunda Çin oynayabileceği role işaret ediyordu.

Ekran Resmi 2017-03-19 22.59.21
Kuzey Kore füzelerinin menzili Avrupa kıtasına kadar ulaşıyor; ancak henüz Alaska Eyaleti hariç ABD’yi vuracak kadar da geniş değil

Aslında Kuzey Kore konusunda işler tahmin edildiğinden daha karmaşık. Yakın zamanda bu ülkenin gerçekleştirdiği balistik füze denemeleri üzerine ABD Güney Kore’ye THAAD (Terminal High Altitude Air Defense) adını taşıyan bir hava savunma sistemi kurma kararı aldı; Mart ayı başlarında da bu sistemin parçaları Güney Kore’ye ulaştırıldı. Resmi olarak THAAD, ne yapacağı hiç belli olmayan Kuzey Kore’ye yönelik bir tedbirden ibaret; oysa bu sistemin konuşlandırılmasına en sert tepkiyi gösteren Çin oldu.

Çinli yetkililer bu sisteme ait radarların Çin topraklarının tamamını denetleyecek kadar gelişmiş olduğunu söylüyor; dolayısıyla ABD’nin amacının sadece Kuzey Kore ile sınırlı olmadığını iddia ediyor. Kısaca Pekin yönetimine göre, THAAD sistemi sayesinde ABD aslında Çin’i kontrol etmek derdinde. Ayrıca Çin, THAAD füze savunma sisteminin orta menzilli füzeleri engellemek için tasarlandığını, tek hedef Kuzey Kore olsaydı kısa menzilli füzeleri hedef alan başka bir sistemin yeterli olacağını iddia ediyor.

Bu füze savunma sisteminin konuşlandırılmasına Çin o kadar büyük tepki gösterdi ki, iş Güney Kore mallarına boykot uygulamaya ve Çinli turistlerin turlarının iptaline kadar vardı.  

Asıl ilginç olan, Çin’in Kuzey Kore’nin füze denemelerine de sert tepki göstermiş olması. Kuzey Kore’nin iplerinin Çin’in elinde olduğuna genellikle inanılmakla beraber, Pekin ve Pyongyang arasında aniden patlak veren söz düellosu, Doğu Asya’daki denklemin bu kadar da basit olmadığını gösterdi. Çin yönetimi Kuzey Kore’yi kınamakla yetinmedi, bir yıl boyunca bu ülkeye kömür ambargosu uygulayacağını da ilan etti. Bu ambargo iki ülke arasındaki ticaret hacminin üçte biri anlamına geliyor, yani sembolik olmaktan öte sonuçlar yaratacak bir tedbir.

Tabii Çin’in tepkisinin esas nedeni füze denemelerinin kendisi mi, yoksa Kim Jong-un rejiminin ABD’nin eline koz verdiğini düşünmesi mi, orası çok kesin değil.

Dolayısıyla Tillerson’ın temasları nispeten olumlu geçmiş olsa bile, THAAD krizinin de gösterdiği üzere, Çin ile ABD arasındaki tüm pürüzler giderilmiş değil.

ABD’nin yeni başkanı tüm bu konuları Çin’in bir numaralı ismi Xi Jinping ile yüzyüze konuşma imkanını nasılsa kısa süre içinde bulacak. Xi, Nisan ayı başında ABD Başkanı’nın Florida’daki (Trump’ın Güney Beyaz Saray diye adlandırdığı) malikanesini ziyaret edecek. Bu ziyaret o kadar önemli ki Dışişleri Bakanı Tillerson, 5-6 Nisan tarihlerinde yapılacak NATO Dışişleri Bakanları zirvesine katılmaktan bile vazgeçti. Tillerson, Çin Devlet Başkanı’nı Trump ile birlikte ağırladıktan hemen sonra da Putin’le görüşmek üzere Rusya’ya gidecek.

Trump yönetiminin NATO’ya verdiği (ya da daha doğrusu vermediği) önemi böylelikle tüm dünya bir kez daha görmüş de oldu. Fakat kimsenin Çin’e önem vermeme lüksü yok.

Ekran Resmi 2017-03-19 22.58.01

 

Afganistan’da Yeni Perde: Rusya-Taliban Yakınlaşması

 

ekran-resmi-2017-03-05-19-56-53

Afganistan neredeyse 40 yıldır aralıksız savaşlara sahne olan bir ülke. 1979’da başlayan Sovyet işgalinden bu yana bu ülkenin bir türlü dikiş tutmadığını ve Asya kıtasının ortasında neredeyse bir kara deliğe dönüştüğünü herhalde bilmeyen yok. Oysa Afganistan’ın istikrarı, küresel dengeler için de hayati önem taşıyor.

Uluslararası gündemin yoğunluğundan şu sıralar kendine pek yer bulamasa da, Afganistan’daki karmaşa devam ediyor. 11 Eylül 2001 saldırılarının hemen ardından ABD’nin başını çektiği bir NATO operasyonuyla Afganistan’ın işgal edildiği, Taliban’ın yönetimden uzaklaştırıldığı ve ülkede “Batı” yanlısı bir hükümetin oluşturulduğu hatırlardadır. Ancak Taliban’ın devrilmiş olsa da yok edilemediği de bir gerçek.

Üstelik ABD askerlerini 2011’den bu yana ülkeden çekmeye başlayınca Taliban’ın yeniden güç kazandığı da biliniyor. Gerçi NATO operasyonunun en yoğun biçimde devam ettiği yıllarda bile ittifakın yetkilileri ülkedeki durumu şöyle özetlerdi: “NATO birlikleri daima küçük kalan bir battaniye gibi. Battaniyeyi sağa serince Taliban solda beliriyor; battaniyeyi sola kaydırdığımızda ise sağda…”

Üstelik şimdilerde Taliban kendine yeni dostlar ediniyor gibi.

Bir zamanlar Taliban karşıtı olan “Kuzey İttifakı”nı açıkça desteklemiş olan Rusya, son zamanlarda bu grupla yakınlaşma belirtileri gösteriyor. Bu konuda Çin ve Pakistan’ın ön ayak olduğunu söylemek gerek. Ufak bir hatırlatma yapmak gerekirse, 1996-2001 arasında ülkenin önemli bir bölümüne hakim olan Taliban hükümetini tanıyan nadir ülkelerden biri Pakistan, diğer ise Çin olmuştu. Çin ile Pakistan’ın yakınlığı ise zaten Soğuk Savaş dönemine dayanıyor. Çin yönetimi şimdi bir yandan Taliban temsilcilerini Pekin’de kabul ederek görüşüyor, diğer yandan da Kabil hükümetine Taliban ile aralarında arabuluculuk yapmayı teklif ediyor. Çin’in Afganistan’da, özellikle madencilik alanında, önemli yatırımları bulunduğunu da bu fotoğrafa eklemek gerekiyor.

Kabil’deki ABD destekli hükümetle mücadelesine devam eden Taliban’ın arayıp da bulamayacağı bir destek demek bu.

Aslında tüm bu denklemde en şaşırtıcı olan Rusya’nın Taliban konusunda 180 derece fikir değiştirmiş olması. Moskova’nın uzun dönem uzak durduğu bu oyuncuyu şimdi potansiyel bir müttefik olarak görmesi, elbette Balkanlardan başlayıp kuzey hattında Ukrayna ve Kafkasya’dan, güney hattında ise Suriye’den geçen jeopolitik paylaşım mücadelesinin bir cilvesi. Kremlin’in son zamanlarda ABD’yi zora düşürecek hiçbir fırsatı kaçırmadığı ortada. Hatta Kabil hükümetiyle varmak üzere olduğu bir anlaşmayı sabote etmek amacıyla Gülbettin Hikmetyar’ın BM yaptırım listesinden çıkarılmasına engel olan ülke de yakın zamanda Rusya oldu.

Rusya öte taraftan Pakistan ile de yakınlaşmasına hız verdi. Örneğin 2016 sonbaharında tarihte ilk kez Rusya ve Pakistan silahlı kuvvetli ortak bir ikili tatbikat gerçekleştirdiler. Rusya bir yandan bu ülkeye yönelik silah satışını arttırırken, diğer taraftan Pakistan’a bir doğalgaz boru hattı projesi için 2 milyar dolarlık yardım sözü de vermiş durumda.

27 Aralık 2016‘da da Rusya, Pakistan ve Çin, Moskova’da yaptıkları ortak bir toplantının sonuç bildirisinde uluslararası kamuoyunu “Taliban’a karşı biraz daha esnek” olmaya davet ettiler ve bazı Taliban yöneticilerinin BM yaptırım listesinden çıkartılmalarını talep ettiler.

Rusya’nın Pakistan’la yakınlaşması ve “Taliban açılımı”, ABD’nin yeni yönetimi tarafından ne kadar yakından takip ediliyor bilinmez ama, bölgenin bir diğer nükleer gücü olan Hindistan’ın bu gelişmelerden bir hayli rahatsız olduğu hissediliyor. Ne de olsa Yeni Delhi yönetimi son yıllarda Kabil hükümetinin en büyük destekçilerinden biri haline geldi; bölgede dolaylı da olsa Pakistan’ın güçlenmesinden hoşlanmayacağı da açık.

Adriyatik’ten Hint Okyanusu’na uzanan hatta taşların yerine oturması daha uzun yıllar alacak gibi. Eğer bir gün oturursa tabii.

ekran-resmi-2017-03-05-19-59-00
Şaka değil: 2000’lerin başında Afganistan’daki durumu “özetleyen” şema buydu; vaziyet bugün daha az karmaşık değil. 

 

 

 

 

 

 

 

 

ABD’nin Diğer “Yasaklıları”

ekran-resmi-2017-02-17-17-41-20ABD Başkanı Donald J. Trump dünya çapında tepki çeken ve ABD’de mahkemeler tarafından askıya alınan “seyahat yasağı” kararıyla ilgili tavrını açıkladı. Trump, yedi Müslüman çoğunluklu ülke vatandaşını ilgilendiren kararnameyi geri çekeceğini ve önümüzdeki hafta bu kez yargıya takılmayacak şekilde formüle edilmiş yeni bir kararname yayınlayacağını söyledi. Yani seyahat yasağının bir şekilde mutlaka devam etmesinden yana.

Elbette Trump‘ın kararını haklı kılmaz ama, ABD tarihinde benzer yasaklamaların farklı farklı gruplar aleyhinde uygulandığı da bir gerçek. Kısaca, “Muslim Ban” yeni bir fikir değil, daha önceki benzer uygulamaların hedef değiştirmiş hali.

Bu kapsamdaki ilk örnek 19. yüzyıla dayanıyor: 6 Mayıs 1882’de Başkan Chester A. Arthur, Çinlilerin ülkeye girmesini yasaklayan bir karara imza attı. O tarihlerde ucuz iş gücü olarak değerlendirilen Çinliler ABD’ye, özellikle de California’ya, akın etmeye başlamışlar, özellikle maden ve demiryolu inşaatlarında iş bulmuşlardı. Ancak “Batı’nın fethi” yavaşlayıp işsizlik baş gösterince günah keçisine dönüşen de onlar oldu.

ekran-resmi-2017-02-17-16-47-42
1880’lerde ABD’deki Çinlilerin sayısı 100 bini aşmıştı

Kongre’nin kabul ettiği bir kanunla Çinlilerin ülkeye girmesi yasaklandı, hâlihazırda ülkede bulunanların kendilerini derhal resmi makamlara kaydettirmeleri zorunlu kılındı. Ayrıca, hiçbir Çinlinin ABD vatandaşı olamayacağı da ilan edildi. 

1892 yılında Japonlar da söz konusu “Chinese Exclusion Act” kapsamına alındı ve kendini kaydettirmeyen Çinli ve Japonların sınır dışı edileceği de kanuna eklendi.  Bu yasak uzun bir süre uygulandıktan sonra, 1943 yılında yürürlükten kaldırıldı. Çan Kay Şek liderliğindeki Çin’in Japonya’ya karşı savaştığı İkinci Dünya Savaşı şartlarında Roosevelt yönetimi Çinlilere bir jest yapma ihtiyacı duymuş olmalı.

ABD hapşırırsa… ABD’nin Çinlilere getirdiği yasağın aynısı, biraz gecikmeli de olsa Kanada’da da hayata geçirdi: 1923-1947 arasında Çinlilerin Kanada’ya girmeleri yasaktı.

1930’ların Avrupası savaşa doğru sürüklenirken, Almanya’nın antisemit politikaları ülkedeki pek çok Yahudiye göç etmek dışında bir seçenek bırakmıyordu. Ancak ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt, Almanya’dan gelecek göçmenler arasına Nazi ajanlarının karışarak ülkeye sızmalarından endişe ediyordu. Bunun üzerine ABD yönetimi öncelikle Almanya ve Avusturya’dan kabul edilecek göçmen sayısını yılda 26 bin kişiyle sınırladı. Öte yandan prosedürler o kadar zorlaştırıldı ki, her yıl bu kotanın yüzde 25’i bile dolmadı. Roosevelt yönetiminin Yahudi mültecilere ülkenin kapılarını tam olarak açması için 1944’ü beklemek gerekti.

1939 yılında 908 Avrupalı Yahudiyi taşıyan Alman bandıralı Saint Louis gemisi, Atlantik’in öte yakasına zar zor ulaşabilmişti. Ancak önce Küba, ardından ABD ve Kanada, kendi limanlarına yanaşmak isteyen bu gemiyi geri çevirdi. Çaresiz kalan gemi, geldiği yer olan Hamburg’a dönmek zorunda kaldı. Yolcuların akıbetini tahmin etmek zor değil.

İstanbul açıklarında benzer bir drama sahne olan Struma gemisini hatırlamamak da.

ABD tarihindeki giriş yasakları sadece etnik ya da dinî temele dayanmıyor. Örneğin 1903 yılında “anarşist akımlara mensup olduğu tahmin edilen kişilerin” ülkeye girmeleri yasaklanmıştı. Yasağın gerekçesi, 1901 yılında ABD Başkanı William McKinley‘in ailesi Polonya göçmeni olan bir anarşist tarafından öldürülmüş olmasıydı. Kanuna göre halen ülkede bulunan anarşistler de sınır dışı edilebilecekti.

Benzer bir yasa da, “Red Scare“‘in doruğuna ulaştığı bir dönemde, 1950 yılında kabul edildi. 1990’ların başında yürürlükten kaldırılan yasaya göre, komünist olduğundan şüphelenilen kişilerin ülkeye girişleri engellenebiliyordu. Ayrıca, geldikleri ülkede Komünist Parti üyesi olan kişilerin ABD vatandaşlığına geçmeleri de yasaklanmıştı.

1979-1981 yılları arasındaki Tahran rehine krizinin başlarında da ABD yönetimi İran vatandaşlarına vize vermeyi durdurmuştu. Ancak bu yasak çok uzun sürmedi ve zamanla gevşetildi.

1987 yılında ise, Cumhuriyetçi Ronald Reagan yönetimi bambaşka bir ayrımcılığa kapı açtı. Kabul edilen kanunla, HIV pozitif bireylerin ABD’ye girişleri yasaklandı. Daha ilk günden itibaren protestolarla karşılaşmış olsa da, yasa uzun bir süre yürürlükte kaldı ve ancak 2009 yılında Barack Obama tarafından kaldırıldı.

Bakalım Trump yeni “Muslim Ban” kararnamesini ne kadar süre yürürlükte tutmayı başaracak?


Ukrayna : Avrupa’nın Unutulmuş Savaşı

ekran-resmi-2017-02-15-13-14-51
Kırım’da bir afiş (Foto: Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump‘ın ulusal güvenlik danışmanı Michael Flynn, Rus yetkililerle yaptığı bir takım görüşmelerin ortaya çıkması üzerinde görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Görüşmeler, ABD’nin Rusya’ya uygulamakta olduğu yaptırımlarla ilgiliydi. Bu vesileyle ABD’nin Rusya’ya halen bir takım ekonomik ve siyasi yaptırımlar uygulamakta olduğu, bunların da nedeninin Ukrayna‘da devam eden kriz olduğunu tüm dünya hatırlamış oldu.

Aslında Ukrayna’da çatışmalar 2014 yılından beri devam ediyor ve şimdiye kadar da en az 10 bin kişi hayatını kaybetti. Yaralananlar ya da evini barkını terk etmek zorunda kalanlar da cabası. Kısacası, manşetlerde kendine yer bulamasa da, Avrupa’nın ortasında gayet ciddi bir savaş devam ediyor.

Kriz Rusya’ya yakın devlet başkanı Viktor Yanukoviç‘in 2014’ün Şubat ayında sokağın baskısı altında istifa etmesiyle başlamış, ardından Rusların etnik çoğunluğu oluşturduğu stratejik önemdeki Kırım yarımadası bağımsızlık ilan edip Rusya’ya katılmıştı. (O günlerde Habertürk’ten Elif Key ile bu konuları konuşmuştuk : haberturk.com/…/924007-ukraynada-maidanin-otesi )

O arada, Ukrayna’nın doğusunda gene etnik Rusların yoğun olarak yaşadığı Donbass bölgesinde de Rusya’nın desteklediği milisler ve Ukrayna ordusu arasında çatışmalar çıkmıştı. Donetsk ve Luhansk’ta denetimi ele geçiren milisler, buralarda Novorossiya isimli bir de cumhuriyet ilan etmişlerdi.

Elbette Vladimir Putin bu milislerin arkasında Rusya desteği olduğunu şiddetle reddediyor, Kırım’ın ise özgür bir referandum sonucu kendi kaderini tayin ettiğini savunuyor. Batı dünyası ise ne Kırım’ın Rusya’ya ilhakını tanımış durumda, ne de Rusya’nın Ukrayna’daki çatışmalarda parmağı olmadığı iddiasını kabul ediyor.

Ukrayna’nın doğusundaki çatışmalarla ilgili olarak ve “Minsk Süreci” kapsamında son iki yılda Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık’ın arabuluculuk sağladığı birkaç ateşkes ilan edildi. Hatta son olarak 23 Aralık 2016‘da da ateşkes ilan edilmişti. Ancak Ocak ayından bu yana çatışmalar giderek kızışıyor. Alışıldığı üzere, ateşkesin ihlalinden Ukrayna hükümeti Rus milisleri ve Rusya’yı, Rus milisler ise Ukrayna yönetimini suçluyor.

Son olarak Şubat başında Donetsk‘teki Rus milisler, bu şehre 10 km uzaklıktaki Avdiivka‘da Ukrayna kuvvetlerini bir hayli zorladılar. Kiev yönetimi Avdiivka‘da halkın zor durumda olduğunu; gıda, içme suyu ve ısınma sorununun baş gösterdiğini iddia ediyor.

ekran-resmi-2017-02-15-14-02-30Rusya yönetimi çatışmaların yeniden başlamasını “Ukrayna’nın dikkat çekme çabası” olarak yorumluyor. Putin, geçtiğimiz haftalarda Macaristan’a yaptığı ziyaretinde, “Trump’ı Ukrayna konusunda karar vermeye zorluyorlar” diyerek yine Kiev yönetimini suçlamıştı.

Her ne kadar Trump yönetimi şimdilik Rusya iyi geçinme yanlısı olsa da, Cumhuriyetçi Parti’nin önemli isimlerinden John McCain geçtiğimiz günlerde Trump’ı Rusya konusunda uyaran bir mektup yazdı. reuters.com/…/us-usa-trump-ukraine-idUSKBN15H230 McCain mektubunda Trump’ı Ukrayna’ya yardım etmeye çağırdı ve Putin’in Trump’ı bu konuda test ettiğini iddia etti. McCain’e göre Trump yönetimi bir an önce Ukrayna konusunda bir karara varmalı ve Rusya’ya aşmaması gereken sınırları hatırlatmalı.

Ukrayna yönetimi, Obama zamanında ABD’nin desteğine emin olabiliyordu, ancak Trump’ın Rusya’yla bir uzlaşmaya varma uğruna Ukrayna’yı “boşverme” ihtimali onları endişelendirmiyor değil. 

Öte yandan yeni yönetimin Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, Kırım konusunda “Ukraynalıları silahlandırmalıydık” diyen bir isim. ABD’nin BM nezdindeki büyükelçisi Nikki Haley de BM Güvenlik Konseyi’nde 2 Şubat’ta yaptığı bir açıklamada, “Rusya Kırım’dan çekilene kadar yaptırımlar devam edecek” diye hatırlattı. Bu açıklamalar hakkında Trump ne düşünüyor, orası henüz belli değil.

Bulgaristan ve Moldova’da Rusya’ya yakın isimler cumhurbaşkanı seçilir, Macaristan Rusya ile yakınlaşmasını sürdürür, Romanya’da ise hükümet zor anlar yaşarken, Ukrayna’da olup bitenler de ABD-Rusya arasında yeniden kurgulanan denklemi elbette yakından ilgilendiriyor.

Ülkesinde önemli bir Ukrayna diasporası bulunan Kanada’nın Başbakanı Justin Trudeau 13 Şubat’ta Beyaz Saray’daydı ve gerçekleştirdiği ziyarette bu konunun gündeme gelmesi de bekleniyordu. Ama basın açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla öyle olmadı. Belki Trump Ukrayna’yı çoktan boşvermiştir.