Steve Bannon AB’yi içeriden yıkabilir mi?

tiounine-guardian-2

ABD Başkanı Donald Trump’ın uluslararası politikaya etkisi tartışıladursun, Trump’ın eski danışmanı Steve Bannon’ın faaliyetleri de Avrupa’daki siyaseti doğrudan etkilemeye aday. Bannon’un 22 Eylül’de İtalya’da aşırı sağ bir partinin senelik kongresinde yaptığı konuşma bunun yeni bir göstergesi oldu. İtalya’yı “siyaset evreninin yeni merkezi” olarak tanımlayan Bannon, Trump’ı iktidara taşıyan taktiklerini Avrupa kıtasının her yerinde uygulamayı tasarlıyor.

Bu amaçla, geçtiğimiz Temmuz ayında Steve Bannon Avrupa’daki aşırı sağ partileri bir araya getirecek The Movement (Hareket) isimli bir platform meydana getirdi. Hareketin öncelikli hedefi, Mayıs 2019’da yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimlerinde AB karşıtı partilerin zaferini hazırlamak.

Avrupa’da faaliyet gösteren tüm milliyetçi ve popülist partiler arasında koordinasyon ve fikir alışverişi sağlamaya çalışan bu oluşumun merkezi, siyasal hedefi konusunda herhalde kimsenin şüphesi kalmasın diye, AB’nin başkenti Brüksel. Kendi deyimiyle, “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra meydana gelen siyasal düzeni sarsmak” isteyen Bannon, bu amaçla Fransız Marine Le Pen, İngiliz Nigel Farage, Alman Alice Weidel, İtalyan Matteo Salvini gibi siyasal parti liderleriyle sık sık bir araya geliyor. Bannon’a göre Macaristan Başbakanı Viktor Orban, bu liderlerin izlemesi gereken bir model.

Steve Bannon daha 2014 yılında, ABD’deki Cumhuriyetçi Parti’nin sağ kanadını oluşturan Tea Party’e atıfla, “küresel bir ‘Tea Party’ hareketinin var olduğuna inanıyorum” demişti. Geniş halk kitlelerinin merkezi hükümetlerle ve “elitlerle” olan kavgasının günümüzün temel siyasal çelişkisi olduğunu iddia eden Bannon, Avrupa’da popülizmin yükselişini de bunun bir göstergesi olarak yorumluyor. The Movement’ın niyeti de bu yükselişi hızlandırmak.

Gerçek orta sınıfı oluşturan, çalışan, üreten ve ‘Davos Partisi’nin tahakkümünden bıkmış insanları” bir araya getirmek isteyen Bannon, Avrupa’daki popülist partilere The Movement üzerinden lojistik destek sunmaya çalışıyor. Bannon bu partilere seçim stratejileri önerme, anket oluşturma, veri toplama ve network oluşturma konularında destek olacak.

Mayıs 2019’daki Avrupa Parlamentosu seçimlerini önemli bir eşik olarak gören Bannon, kendi deyimiyle “Davos Partisi” ile halklar arasındaki mücadelenin seyrini bu seçimlerin belirleyeceğini iddia ediyor. ABD’deki aşırı sağ Breitbart haber sitesinin eski patronu olan Bannon, bu seçimlerde Strasbourg’daki sandalyelerin en az üçte birinin popülist partiler tarafından kazanılmasını arzuluyor. Le Pen ve Farage’ın başını çekeceği böylesi bir grubun, Brexit, Euro krizi ve mülteci sorunu nedeniyle zaten bir hayli zor durumda olan Avrupa bütünleşmesini bir bakıma içeriden sabote edeceğini düşünen Bannon, özellikle Doğu Avrupa ve Batı Avrupa’daki aşırı sağ akımlar arasında bir kopukluk olduğunu, bunlar arasındaki fikir ve kaynak alışverişini sağlamak için The Movement’a ihtiyaç olduğunu düşünüyor.

George Soros tarafından yönetilen Open Society isimli STK’yı bir numaralı düşmanı olarak ilan eden The Movement, faaliyetlerinde Le Pen ailesine özel bir önem veriyor. Conservative Political Action Conference’ın yıllık kongresinde Fransız Front National (Ulusal Cephe)* partisinin tarihi lideri Jean-Marie Le Pen’in torunu (ve şimdiki parti lideri Marine Le Pen’in yeğeni) Marion Maréchal-Le Pen’i onur konuğu olarak ağırlayan Bannon’ın kendisi de, Mart 2018’deki Front National kongresinde bir konuşma yaptı. Bannon bu konuşmasında, “tarihin doğru tarafındayız, küresel bir dalga bizi zaferden zafere ulaştıracak” demişti. Konuşmasında medya ve siyasal-ekonomik elitleri de sık sık hedef olarak gösteren Bannon, “bırakın size ırkçı desinler, yabancı düşmanı desinler, göçmen karşıtı desinler. Bu ithamlar sizin şeref madalyanız. Her geçen gün daha güçlü ve etkiliyiz” diye iddia etmişti.

US-POLITICS-TRUMP-STAFF
Steve Bannon, Donald Trump’ı 2016 Kasım’ında iktidara taşıyan seçim kampanyasının mimarıydı.

Aşırı sağ ve popülist akımların bütün Avrupa’da eninde sonunda iktidara taşınacağını savunan Bannon, “ulus-devletler kendi kimlikleriyle ve sınırlarıyla dünya sahnesine geri dönecekleri” düşüncesinde.

ABD’deki faaliyetlerini tam olarak askıya almamış olsa da, zamanının yüzde seksenini Avrupa’da geçirme sözü veren Bannon, The Movement’ın karargâhında şimdilik on kişilik bir ekip oluşturmuş. Bannon’un ne yapacağı üç aşağı beş yukarı belli, fakat bunları nasıl başaracağı biraz belirsiz. ABD’de Trump’ı iktidara taşıyan seçim kampanyası deneyimine güveniyor olsa da, farklı Avrupa ülkelerindeki siyasal kural, kurum ve gelenek farklılıklarını göz ardı ettiği kesin.

Mevcut sorunlara dair önerdiği Amerikan tarzı çözümlerin, son tahlilde kendi bağımsızlıklarına ve farklı kimliklerine sıkı sıkıya bağlı olan Avrupa’nın aşırı sağ örgütlenmelere ne kadar tesir edeceği bilinmiyor. Ayrıca AB’ye karşı olan bu partilerin nasıl olup da Avrupa çapındaki bir başka örgütlenme içinde rahat edecekleri de belirsiz. Fikirleri genel hatlarıyla uyuşuyor olsa da, bu partilerin savundukları ulusal kimliklerin, eninde sonunda tarihi yaralara ve sınır anlaşmazlıklarına değmemesi mümkün değil. Bu açıdan, tanım gereği, birlikte çalışma olanakları sınırlı. Üstelik Bannon’un ABD’li olması da, Avusturya’daki FPÖ örneğinde olduğu gibi, The Movement’a katılmanın peşinen reddedilmesine bir gerekçe oluşturuyor.

Bannon, Avrupa çapındaki popülist partilerin ekonomik söylemleri arasındaki farklılıkları da fazla dikkate almıyor gibi. Trump-Bannon çizgisinin savunduğu birçok ekonomik politika, her şeyden önce Avrupa’nın gerçekleriyle bağdaşmıyor. Örneğin Çin’in ekonomik politikalarına karşı duyduğu tepki ve tehdit algısı Batı Avrupa’da yankı bulsa da, Çin’den daha fazla yatırım çekmek için uğraşan Doğu Avrupa ülkelerinde Çin karşıtı söylemin alıcısı yok.

Kuzey Avrupalı popülist partilere gelince, bunların ismi ırkçılık ve antisemitizmle sık sık bir arada anılan Fransız Ulusal Cephe ile birlikte anılmaktan çok da memnun olmadıkları biliniyor. Milliyetçilik, AB karşıtlığı ve göçmen düşmanlığında ortaklaşsalar da, ulus-ötesi herhangi bir network’ün içinde yer almanın bu açıdan onlara ne kazandıracağı belli değil.

Aslında bütün bu hikâyenin en tatsız kısmı, Avrupa’daki aşırı sağ ve popülist partilerin yükselmeye devam etmeleri için Steve Bannon’a hiç de ihtiyaç duymuyor olmaları. Avrupalı seçmenler bunu kendi başlarına da, ya sandığa gitmeyerek ya da popülist partilere oy vererek, pekala sağlıyorlar.


* Front National (Ulusal Cephe) partisi, 1 Haziran 2018 tarihinde adını Rassemblement National (Ulusal Toplanma) olarak değiştirdi.

Reklamlar

Mısır’da (Şimdilik) Sissi’yle Devam

egypt_map

Anlaşılan Mısır bir süre daha yoluna, beş yıl önce bir darbeyle başa geçen ve 26 Mart‘ta yapılan seçimlerle yerini perçinleyen General Abdülfettah Sissi‘yle devam edecek. Her ne kadar seçimlere katılım oranı yüzde 41‘de kalmış olsa da, katılanların yüzde 97’sinin oyunu alan Sissi’nin bunu pek dert etmediği anlaşılıyor.

Mısır’ın eskisi kadar etkili bir bölgesel güç olmadığı ortada, ancak 95 milyon nüfuslu ülkenin tarihsel rolü sayesinde bir özgül ağırlığı olduğunu da teslim etmek lazım. Sissi 2013’de iktidarı ele geçirdiğinde her şeyden önce dengeli bir dış politika izleyeceği sözünü vermiş, bütün büyük güçlerle iyi geçinme niyetini ortaya koymuştu. Öte yandan Sissi’nin 1950’li ve 60’lı yıllara damgasını vuran Nasır’a özendiği de bir sır değil. Bu yüzden Mısır’ın Arap dünyasının liderliği söylemini tamamen terk etmediğini de vurgulamak lazım.

Mısır’ın Arap dünyasının en temel sorunlarından Filistin meselesinde de tarihten gelen bir ağırlığı var. Sissi‘nin  (Müslüman Kardeşler bağlantısı nedeniyle) Hamas‘a sıcak bakmadığı bilinse de son dönemde Hamas ile Filistin Otoritesi lideri Mahmud Abbas arasında arabuluculuk yapmaya çabalaması, bu tarihsel rolün hâlâ sürdüğünü iddia etmesini sağlıyor.

Mısır, bir başka önemli Arap ülkesi olan Suudi Arabistan‘la da arasını iyi tutmaya çalışıyor. Bunun temel sebebi, Mısır ekonomisinin en büyük finansörlerinden birinin Riyad olması. Geçtiğimiz haftalarda Kahire‘de “krallar gibi” ağırlanan Suudi veliaht prensi Muhammed bin Selman, bu ekonomik yardımı artıracakları müjdesini de verdi.  Suudi Arabistan’dan gelen yardım şu sıralar özellikle ülkenin yeni başkentinin inşası için kullanılıyor. Sissi 2015 yılında başkent Kahire‘nin 45 km batısında yepyeni bir şehir inşa etme kararı almıştı. Burada amaç hem büyük bir proje ile tarihe geçmek, hem altyapı yatırımlarıyla ekonomiyi canlandırmak, hem de 18 milyon nüfuslu, kalabalıktan adım atılmayan Kahire’yi nispeten rahatlatmak. Bu yeni şehrin altı milyon kişi barındırması amaçlanıyor. Süveyş Kanalı‘nın genişletilmesini de sağlayan Sissi, bu tür büyük inşaat faaliyetlerini anlaşılan bir hayli seviyor.

image211
Yeni Kahire’nin inşası tüm hızıyla sürüyor

Bütün bunlar hesaba katıldığında, Sissi‘nin Kasım 2017‘de Suudi Arabistan ve Lübnan arasında patlak veren krizde taraf tutmaktan neden kaçındığı daha net görülebilir.

Sissi‘nin küresel ilişkilerine gelince, Trump ve Suudi kralıyla verdiği “teröre karşı ittifak” fotosu hatırlanırsa Mısır’ın ABD ile ilişkileri konusunda bir fikir edinilebilir. Aslında Sissi’nin Rusya‘yla da arası iyi. Vladimir Putin Aralık 2017‘de gerçekleştirdiği Kahire ziyaretinde özellikle doğalgaz alanındaki yatırımları arttırma sözü vermişti. İsrail ve Mısır açıklarındaki doğalgaz yataklarının Kıbrıs dolayısıyla Türkiye‘yi de yakından ilgilendirdiğini hatırlatalım.

Rusya aynı zamanda Mısır‘ın en fazla silah satın aldığı ülkelerden. General Sissi, ülkenin askeri harcamalarını da düzenli olarak arttırıyor. Yine yakında zamanda Fransa‘dan savaş uçağı, Almanya‘dan denizaltı satın almak için anlaşmalar imzalandı.

Sissi‘nin Mısır‘ın askeri imkanların arttırılmasına önem vermesinin bir gerekçesi  komşu ülke Libya‘nın içinde bulunduğu kaotik durum, bir diğeri de Etiyopya ile bu ülkenin Nil nehri üzerine inşa etmekte olduğu barajlar yüzünden yaşanan kriz. Ancak 2014‘te Afrika Birliği‘ne geri dönen Mısır‘ın, Etiyopya‘yla arasındaki sorunları müzakere yoluyla çözmesi büyük ihtimal. Suriye konusuna gelince, Sissi esasen Putin ile aynı dalga boyunda. Suriye‘de Esad’ın terörle mücadele ettiği söylemini benimsiyor ve bu çerçevede İran’la ilişkileri de pürüzsüz.

63 yaşındaki Sissi de bir süre daha dümeni tutmaya devam edecek gibi görünüyor, ama Mısır her durumda Mısırlılara bırakılmayacak kadar önemli bir ülke.

151020172014195401618_2
Mayıs 2017 – Riyad

 

 

Rus-İngiliz Bilek Güreşi

clock-cartoon_1837083b

Britanya yetkilileri Noel zamanı bile majestelerinin ordusunun tatil yapmadığını vurgulamak istercesine,  Rus donanmasının faaliyetlerine dikkat çeken bir açıklama yayınladılar. Buna göre, geçtiğimiz haftasonu dört Rus savaş gemisi Birleşik Krallık sularına biraz fazla yaklaşmış, Britanya deniz kuvvetlerine bağlı gemiler de onların faaliyetlerini gözlemlemek için denize açılmıştı. Londra’nın açıklamasında bu gemilerin herhangi bir tehditkâr davranışından ya da karasuları ihlalinden söz edilmiyor. Dolayısıyla Rus savaş gemilerinin rotasına neden böylesine dikkat çekildiğini anlamak zor.

Aslında bu açıklamayı Birleşik Krallık’ın yaptığı bir başka açıklamayla birlikte değerlendirmek gerekiyor. Ülkenin Genelkurmay Başkanı Stuart Peach geçen hafta yaptığı bir konuşmasında Rus denizaltılarının su altından geçen internet hatları için bir tehdit oluşturabileceğini ifade etmişti. Hatta bu kablo şebekesinin korunmasının NATO’nun bir önceliği haline getirilmesini istemiş, bir anlamda Rusya’ya karşı NATO’nun daha da uyanık olmasını önermişti. Trump yönetimini Rusya’yla arasına daha fazla mesafe koymaya dolaylı olarak çağıran ve Avrupalı devletlere de Rusya’nın ne kadar büyük bir tehdit olduğunu bir kez daha hatırlatan açıklamalar birbirini kovalıyor kısacası.

Yeniden Büyük Oyun…

19. yüzyılda Büyük Britanya ve Rusya arasında Orta ve Güney Asya, Kafkaslar ve Ortadoğu gibi çok geniş bir coğrafyada yaşanan keskin rekabete “Büyük Oyun” (Great Game) adı verilmişti. Tabii bu rekabete rağmen, bu iki ülke (mesela Almanya gibi) büyük bir ortak tehdit ortaya çıktığında birbirleriyle geçici ittifaklar kurmaktan da kaçınmadılar; ancak ilişkileri genellikle gergin bir seyir izledi. Soğuk Savaş dönemi de bunun bir istisnası olmadı.

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından iki ülke nispeten yakınlaştı ve 1990’lar boyunca aralarındaki ticari ilişkiler önemli ölçüde gelişti. Hatta Rusya’nın yeni zenginleri bu dönemde Londra emlak piyasasının gözde müşterileri arasına girdiler. Fakat Boris Yeltsin dönemindeki olumlu ilişkiler, Vladimir Putin’in iktidara gelmesiyle birlikte bozulmaya başladı.

454px-As_Between_Friends_(Punch_magazine,_13_December_1911)
Avrasya’daki “Büyük Oyun” Hindistan’dan İran’a, Osmanlı’dan Çin’e pek çok ülkeyi doğrudan etkilemişti

2000’lerin başında Putin’le anlaşmazlığa düşen işadamı Boris Berezovski’ye ve ardından Çeçen ayrılıkçı Ahmed Zakayev’e iltica hakkı tanıyan, Rusya’nın iade taleplerini de reddeden Birleşik Krallık, zamanla Putin yönetimiyle yıldızı barışmayan üst düzey pek çok Rus şahsiyetin sığınağı haline geldi.

Aynı dönemde iki ülke arasında Soğuk Savaş yıllarını hatırlatan gerilimler de yaşanmaya başlandı: Birleşik Krallık hükümeti 2006 yılında Londra’da polonium ile zehirlenerek hayatını kaybeden eski KGB mensubu Litvinenko’nun ölümünden Moskova’yı sorumlu tutarken, Rusya da casusluk yaptıkları ve Rusya’daki bir takım STK’ları manipüle ettikleri gerekçesiyle çok sayıda Britanyalı diplomatı sınırdışı etti. British Council’in Rusya’daki faaliyetleri bile baskı altına alındı.

2007’den itibaren Kraliyet Hava Kuvvetleri, Rus savaş uçaklarının Britanya hava sahasını sık sık ihlal ettiğini duyurmaya başladı. Bu arada MI5, Rusya’nın Britanya’daki casusluk faaliyetlerinin Soğuk Savaş yıllarındaki düzeyine ulaştığını iddia ediyordu.

İkili ilişkilerdeki yokuş aşağı gidiş, 2008’deki Gürcistan Savaşı ve 2013-14’ten itibaren yaşanan Ukrayna krizleriyle hızlandı. Britanya hükümeti 2014’te Kırım’ın ilhak edilmesinin ardından Rusya’ya uygulanacak yaptırımlar konusunda en aktif tavır koyan ve en sert açıklamaları yapan hükümetlerden oldu. Hatta bu konuda çoğu zaman ABD’yi de peşinden sürükledi. Suriye krizi konusunda da Londra, Rusya’ya karşı eleştirel bir dil geliştirdi. Eylül 2015’te Suriye’de kapsamlı Rus askeri harekâtının başlamasıyla da eleştirilerin dozunu arttırdı.

Britanya, Baltık Denizi’nde bulunan NATO deniz kuvvetlerinin takviye edilmesi konusunda da en istekli görünen ülke oldu.

Haziran 2016’da yapılan Brexit referandumu kampanyası sırasında bile Rusya Londra’da kendinden bol bol söz ettirdi: ülkenin o zamanki Dışişleri Bakanı Philip Hammond, “AB’den çıkmamızı gerçekten arzu eden tek ülke Rusya” diyerek neden Birleşik Krallık’ın AB’de kalması gerektiğini açıklamaya çalışmıştı. Ancak belli ki uyarıları yeterince etkili olmadı; zira referandumun sonucu ortada. 2019’da AB’den ayrılacağı kesinleşen Britanya için NATO’nun öneminin nispeten arttığını da hatırlatmaya gerek yok.

…ya da yeniden Soğuk Savaş.

“Gemileri bize çok yakın geçiyor”, “internetleri kesecekler” türündeki açıklamalardan anlaşılan o ki, Rusya ile Birleşik Krallık arasındaki ilişkilerin yakın zamanda düzelmesi pek mümkün değil. Ortada ikili ve doğrudan, somut ve hayati önemde bir sorun yok gibi dururken, ilişkilerin neden on yıl kadar önce ağır çekimde bozulmaya başladığı ve bugünkü duruma gelindiği izaha muhtaç.

Belki de Birleşik Krallık adım adım Rusya’yı Batı’yla bir gerginlik politikası sürdürmeye teşvik etmiş; Rusya da bunu karşılıksız bırakmamıştır. Batı ittifakı içindeki ayrılıkları gidermek ve Avrupa’da ağırlığını giderek arttıran bazı ülkelerin etkilerini törpülemek için en kestirme çözümün Rusya ile “Batı” arasında yeni bir soğuk savaş kurgulamak olduğuna birileri bir noktada karar mı vermişti acaba?


57470e09c46188906a8b457a
Vladimir Putin 2003 yılında Londra’ya resmi bir ziyaret gerçekleştirmişti

 

Somali: bir askeri üs ve ötesi

Ekran Resmi 2017-10-07 22.04.26
Hasan Şeyh Mahmud liderliğindeki Somali Federal Hükümeti, başkent Mogadişu ve etrafındaki küçük bir coğrafyaya hükmediyor

Afrika Boynuzu’nda stratejik bir konuma sahip Somali‘nin ismi kargaşa, iç savaş ve sefaletin eş anlamlısı gibi. Türkiye’nin yurt dışındaki en büyük askeri üssü bu ülkenin başkenti Mogadişu yakınlarında geçtiğimiz günlerde faaliyete geçti. Yaklaşık 200 askerin görev yapacağı üs bir eğitim merkezi olarak hizmet verecek. Amaç Somali ordusunu güçlendirmek ve kendi kendini savunabilecek hale getirmek.

Bağımsızlığına kavuştuğu 1960’dan bu yana türlü türlü istikrarsızlıkla boğuşan Somali, 1990 yılına gelindiğinde tam bir iç savaş ortamına sürüklenmişti. Ülkenin büyük bölümü çeşitli kabilelere dayanan farklı silahlı örgütlerin denetimi altına girmiş ve Devlet Başkanı Siyad Barre başkent Mogadişu’yu terk ederek kendi kabilesinin yaşadığı bölgeye çekilmişti. 

Kısa süreli ateşkesler ve çatışmalardan oluşan bir kısır döngüye kapılan ülkede 1992’de kuraklık sorunu da baş gösterdi ve komşu ülkelere yönelik bir mülteci akını başladı. 

Bunun üzerine Birleşmiş Milletler ülkeye gıda yardımında bulunma kararı aldı. Gıda dağıtımını yürütecek BM görevlilerini korumak üzere aralarında Türkiye’nin de bulunduğu çeşitli ülkelerin katıldığı bir barış gücü, “Restore Hope” isimli askeri operasyon kapsamında Somali’ye gönderildi. Bu müdahale – pek çok uluslararası müdahalede olduğu gibi –  ülkedeki koşulların daha da içinden çıkılmaz hale gelmesine neden oldu.

Ekran Resmi 2017-10-07 22.03.43
Kara Şahin Düştü filminde tasvir edilen Somali’deki kargaşa ortamı yakın zamanda yatışacağa benzemiyor

Çatışmalar dindirilemediği gibi, yardım çalışmaları da etkin bir biçimde yürütülemedi. Üstelik Sudan ve İran’ın desteklediği Muhammed Farah Aydid’e bağlı milisler BM barış gücünü hedef almaya başladı. Bunun üzerine Mart 1994’ten itibaren önce ABD, ardından diğer ülkeler, askerlerini çekmeye başladı ve Somali kaderine terk edildi. 

Bu arada ülkenin değişik bölgelerindeki kabileler Somaliland, Jubaland, Hiranland ya da Puntland gibi isimler altında, uluslararası planda tanınmayan bağımsız ülkeler kurduklarını ilan ettiler. Böylelikle Somalifailed state” (başarısız/çökmüş devlet) kavramının en “iyi” örneklerinden biri haline geldi.

2000’li yıllarda zaman zaman Etiyopya ordusunun da müdahale ettiği iç savaş devam ederken, Somali toprakları Doğu Afrika sahillerinde faaliyet gösteren korsanların ana üssü haline geldi. Dünya deniz ticaretinin üçte birinin geçip gittiği sulardaki bu güvenlik riski NATO‘nun Hint Okyanusu‘nda devriye operasyonları başlatmasının gerekçesi oldu.

Yine 2000’li yıllarda El-Kaide, eş-Şebaab ve IŞİD gibi örgütler ülkedeki iç savaşın aktörleri arasına katıldılar.

Uluslararası terör örgütleri ve küresel deniz ticareti derken Somali‘deki sorunların yerel dengeler içinde çözülmesi iyice imkansız hale geldi; hem küresel güçlerin oyuna girmesini teşvik eden, hem de çok sayıda bölgesel sorunun birbirine eklemlenmesine neden olan bir zemin ortaya çıktı.

Türkiye’nin Somali’deki askeri varlığı, aslında ABD’nin şimdiye dek bizzat yapamadığını bu kez bir NATO müttefikinin yapmaya çalışması anlamına geliyor. Bu sayede, yeni bir uluslararası müdahale gerçekleştirmeden, Somali hükümetini terör örgütleriyle kendi başına mücadele edebilir hale getirmek arzulanıyor.

Bütün bu gelişmeler Somali’nin komşusu Cibuti‘de 2017 başlarında faaliyete geçen ve Çin’in Afrika kıtasındaki ilk askeri üssü olan tesislerde de herhalde yakından takip ediliyordur. 

Ekran Resmi 2017-10-07 22.05.07


2017 Nobel Barış Ödülü ICAN’ın

ekran-resmi-2016-10-05-21-47-40

Bu seneki Nobel Barış Ödülü’nün sahibi Nükleer Silahların Ortadan Kaldırılması için Uluslararası Kampanya (ICAN) isimli STK’lar koalisyonu oldu. 400’ü aşkın sivil toplum kuruluşunu bir araya getiren ICAN’ın ödülü kazanma sebebi ise nükleer silahlanma yarışına karşı verdiği mücadele.

2007 yılında faaliyete geçen Cenevre merkezli ICAN, adını özellikle 2017 yılında kabul edilen (ancak henüz yürürlüğe girmemiş olan) BM Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşması müzakerelerine yaptığı katkıyla duyurmuştu.

İran ile varılan nükleer uzlaşmanın (Trump yönetiminin politikaları nedeniyle) suya düşme tehlikesi içinde olduğu; Kuzey Kore krizinin de giderek tırmandığı şu dönemde, ödülün neden ICAN’ın layık görüldüğü gayet açık.

Nobel Barış Ödülü ve yarattığı tartışmalar

İsveçli bilim adamı Alfred Nobel’in (1833-1896) vasiyeti uyarınca verilen Nobel Barış Ödülü, Norveç Parlamentosu tarafından atanan beş kişilik bir komitenin kararıyla sahibini buluyor. Hemen herkes Nobel Barış Ödülü’ne birilerini (kişileri ya da bu seneki ödül sahibinde olduğu gibi kuruluşları) aday gösterebiliyor; ancak nihai karar Oslo’da toplanan bu dar komiteye ait. Nobel Komitesi’nin kimi ne kadar temsil ettiği ya da ne kadar isabetli kararlar verdiği her zaman çok da açık olmuyor.

Yine de her yıl manşetlere taşınıp üzerinde tartışıldığına göre, Nobel Barış Ödülü’nün dünya çapında hâlâ ciddiye alınan bir onur olduğu gerçek. 

Nobel Komitesi’ne yönelik en ağır eleştiriler, ödülün devlet ya da hükümet başkanı konumundaki bir siyasetçiye verildiği yıllara rastlıyor. 1906 yılında ABD Başkanı Theodore Roosevelt’in Nobel Barış Ödülü’nü alması, yürüttüğü pek de barışçı olmayan dış politika nedeniyle eleştirilere maruz kalmıştı. 

2009 yılında Barack Obama‘nın şahsında yine bir ABD Başkanı bu ödüle layık görülmüştü. Ancak bu da çok tartışmalı bir karar oldu, zira Obama göreve daha yeni başlamıştı ve ortada henüz elle tutulur bir başarısı yoktu. Nobel Komitesi belli ki Obama’nın elini kolunu bağlamak, George W. Bush yönetiminin ardından göreve gelen bu Demokrat Partili başkanın sırtına “barış yükü” bindirmek istediğinden bu yönde bir tercihte bulunmuştu. Fakat bu karar Nobel Barış Ödülü’nün prestijinin zedelenmesinden başka bir sonuç doğurmadı.

Myanmar‘da Arakan’lı Müslümanların başına gelenler nedeniyle, 1991 yılında Barış Ödülü’nü almış olan Aung Sang Suu Kyi‘nin ödülünün geri alınması için talepleri de bu çerçevede anmak gerekiyor. Aung Sang Suu Kyi demokrasi mücadelesi veren bir muhalif olduğu için o tarihte ödüle layık görülmüştü, ancak kendisi 2016’dan bu yana iktidarda ve Arakan eyaletindeki insanlık dramını görmezden gelmekle itham ediliyor.  Nobel Komitesi eğer bu yönde bir karar alırsa tarihte ilk kez bir barış ödülü sahibinden geri alınmış olacak.

Nobel Barış Ödülü’nün uçurumun kenarından döndüğü asıl tarih ise muhtemelen 1939. O yıl Adolf Hitler’in ismi adaylar arasında geçmiş, neyse ki Nobel Komitesi “belki böylelikle onu barışa teşvik ederiz” gibi bir düşünceye kapılıp da ödülü Alman lidere vermemişti.

Gerçi 1939 yılında Nobel Barış Ödülü kimseye veril(e)medi, zira ödülün sahibi açıklanamadan İkinci Dünya Savaşı patlak verdi.

Bu arada Nobel Barış Ödülü’nün sahiplerine her zaman şans getirdiği de söylenemez, özellikle Enver Sedat ve İzak Rabin’in kaderleri düşünülürse.

ICAN‘a verilen 2017 Nobel Barış Ödülü dünya çapındaki nükleer silahlanma yarışını elbette frenleyecek değil, ama kamuoylarının bu konudaki endişesini ifade etmeye yarayacağı kesin. Bu nedenle bu seneki ödülün çok fazla tartışma yaratmayacağı ve genel anlamda kabul göreceği tahmin edilebilir

800px-ICAN_Regular_Logo

Bir Demokrasi İkonunun Yükselişi ve Düşüşü: Aung San Suu Kyi

Ekran Resmi 2017-09-21 00.07.09
 “Güç yozlaştırmaz; ama gücü kaybetme korkusu yozlaştırır”
                                                                                                               Aung San Suu Kyi

Myanmar’da (ya da eski adıyla Birmanya’da) Arakan’lı Müslümanlar etrafında yaşanan insanî kriz devam ederken, ülkenin yöneticisi (anayasadaki ifadeyle “Devlet Danışmanı”) Aung San Suu Kyi’nin sessizliği dikkat ve tepki çekmeye devam ediyor.

Aung San Suu Kyi, 19 Eylül günü Myanmar parlamentosu kürsüsünden (konuşma İngilizce yapıldığına göre) öncelikle uluslararası kamuoyuna konu hakkında  seslendi. Ancak konuşmanın içeriği o kadar zayıftı ki, yabancı başkentleri tatmin etmek mümkün olmadı.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres daha birkaç gün önce, “19 Eylül konuşması önemli bir fırsat olabilir” demişti; olamadı. Şimdi o da hayal kırıklığını ifade edenler kervanına katılacak.

Ülkesindeki askerî cuntaya karşı verdiği mücadele nedeniyle uzun yıllar bir demokrasi kahramanı olarak Batı’nın gözbebeğine dönüşen Aung San Suu Kyi, şimdi BM’nin Rohingya‘lara (yani Arakan eyaletinde yaşayan Müslümanlara) karşı “etnik temizlik” olarak tanımladığı askeri operasyonlar hakkındaki sessizliği nedeniyle eleştiri bombardımanına tutuluyor; hatta Nobel Barış Ödülü’nün geri alınması isteniyor.

Belki de Aung San Suu Kyi bir demokrasi ikonu olarak bu kadar göklere çıkarılmamış olsaydı, kendisi hakkındaki hayal kırıklığı da bu kadar büyük olmayacaktı.

15 yıl süreyle ev hapsinde tutulan Aung San Suu Kyi, 1991 yılında kendisine barış ödülü verilirken, Nobel komitesi tarafından, “insan doğasının iyi yanlarının mükemmel bir örneği, lekesiz bir kahraman” şeklinde tarif edilmişti. Aung San Suu Kyi sadece Nobel komitesinin ilgisine mahzar olmadı. 1990 yılında Saharov Düşünce Özgürlüğü Ödülü, 1993’te Nehru Uluslararası Anlayış Ödülü, 2005 Olof Palme İnsan Hakları Ödülü, 2008’de Amerikan Kongresi’nin altın madalyası, 2012’de Vaclav Havel Yaratıcı Muhalefet Ödülü ve nihayet Fransa’nın Légion d’honneur nişanı da kendisine layık görüldü.

Aung San Suu Kyi’nin şöhretinin doruğunda olduğu dönem, kabaca ev hapsinde olduğu yıllara denk geliyor; 2011’de serbest bırakılmasıyla birlikte popülerliği de yavaş yavaş aşınmaya başladı. Yine de, mezunu olduğu Oxford ona 2012’de fahri doktora ünvanı verirken, onun “her türlü bağırış çağırıştan daha fazla gürültü kopartan sessizliğini” övmüştü.

Ev hapsinde tutulurken Aung San Suu Kyi hakkında yirmiden fazla hayat öyküsü yayınlanmış, saçına tutturduğu çiçekler şiirlere konu olmuş, şarkılar bestelenmiş, resimleri tişörtlerden kupalara sayısız objeye basılmıştı. İrlandalı grup U2 davasına destek olmak için konserler vermiş; Paul McCartney, Eric Clapton ve Sting ortak bir albüme imza atmış, Luc Besson 2011’de gösterime giren The Lady filminde onu adeta yaşayan bir azize mertebesine çıkartmıştı.

Bu hayranlık, hatta neredeyse tapınma hali, Aung San Suu Kyi’nin yürüttüğü siyasi mücadeleye kuşkusuz büyük destek oldu; ancak bir taraftan da onu eleştirilemez bir ikona dönüştürdü. Özellikle Batılı üniversite ve basın çevrelerinde kişiliği ve düşünceleri hakkında en ufak bir kuşku dile getirilmesi yakın zamana dek düşünülemezdi.

Yükseldikçe Düşmek

Derken Myanmar’ın sivilleşme süreci sayesinde partisi Demokrasi için Ulusal Lig (LND) 2015’te parlamento çoğunluğunu elde etti ve 2016 Nisan ayında Aung San Suu Kyi ülkenin başına geçti. On yıllar süren demokrasi mücadelesi nihayet hedefine ulaşmıştı. Elbette bu durum, ülkede iktidarı elli yıl boyunca elinde tutan ordunun kışlasına tamamen çekildiği anlamına gelmedi.

Ekran Resmi 2017-09-21 10.35.10
Büyük bir ekonomik güce sahip olan Myanmar ordusu, parlamentodaki sandalyelerin yüzde 25’ini ve hükümette üç bakanlığı (İçişleri, Savunma ve Sınırlar) elinde tutmaya devam ediyor

Göreve gelmesinden itibaren Aung San Suu Kyi, kendisinden beklenen ekonomik, sosyal ve siyasal reformları hızla gerçekleştirmediği için Batı tarafından yavaş yavaş eleştirilmeye başlandı. Ancak 25 Ağustos 2017’den bu yana Arakan’da yaşananlar nedeniyle karşılaştığı uluslararası eleştiri dalgası, öncekilere göre çok daha şiddetli.

Aung San Suu Kyi, göreve gelir gelmez BM’nin eski Genel Sekreteri Kofi Annan’dan Arakan’daki “Bengalî Müslümanların* durumlarına dair” bir rapor hazırlamasını istemişti. Annan raporunda, sorunun temelinde Rohingya’ların haymatlos (vatansız) olmasının yattığını belirterek, kuşaklardır bu bölgede yaşayan Müslümanlara artık Myanmar vatandaşlığı verilmesi gerektiğini ifade etmişti. Ancak Myanmar nüfusunun yüzde 88’ini oluşturan Budistlerin önemli bir kısmı Arakan’daki Müslümanların, Myanmar bir Britanya sömürgesiyken (1885-1948) Hindistan’dan ve bugünkü Bangladeş’ten gelen “yasadışı göçmenler” oldukları kanaatine sahip. Dolayısıyla onlara vatandaşlık verilmesi fikrini desteklemiyor. Aung San Suu Kyi’nin bu konuda ülkesindeki çoğunluktan farklı düşündüğüne dair bir emare de yok.

Aslında Arakan’lı Müslümanların yaşadıkları sıkıntılar da, Aung San Suu Kyi’nin bu konudaki sessizliği de yeni değil. Arakan’da 2012 ve 2013’te yaşanan olaylar sırasında da Nobel ödüllü muhalif sessiz kalmış; ancak o dönemde, belki ev hapsinden yeni çıktığı ve hâlâ muhalefette olduğu için üzerine çok gidilmemişti. 2015’teki seçimlerde partisinden hiç Müslüman aday göstermemesi ya da 2016’da bir BBC röportajının kamera arkasında Müslüman karşıtı sözler ederken görüntülenmesi ise bardağı yavaş yavaş doldurdu. Yine aynı yıl, Aung San Suu Kyi, ülkesinde görev yapan yabancı diplomatlardan Arakan’lı Müslümanları tanımlamak için bir daha “Rohingya” kelimesini kullanmamalarını istemişti.

Aung San Suu Kyi artık gittiği ülkelerde protesto gösterileri ile karşılanan, uluslararası basının hakkında “meğer  şoven bir milliyetçi miymiş?” minvalinde yazılar kaleme aldığı bir figüre dönüştü. İktidarı kaybetmemek ve orduyla iyi geçinmek uğruna demokrasi ve insan hakları prensiplerini feda ettiği iddia edilen Aung San Suu Kyi’nin Myanmar’ın başına geçtikten sonra Batı basınına verdiği mülakatlar da giderek seyrekleşti.

En büyük rahatsızlık ise, vaktiyle onun davasını Batı’da gönüllü olarak üstlenen insan hakları savunucularında ve kamuya mal olmuş şahsiyetlerde gözlemleniyor. Hatta bunların tepkileri bazen o kadar sert, şahsi ve duygusal ki, sözleri aşk acısı çekenlerin sarf ettiklerine benziyor. Kimileri kendilerini temize çıkarma kaygısı içindeyken; bir zamanlar kendisine “yakın arkadaşım” diyen Hillary Clinton ya da Laura Bush gibi isimler tamamen sessiz kalmayı tercih ediyor.

Ancak doğrusunu söylemek gerekirse, geriye doğru bir okuma yapıldığında, Aung San Suu Kyi’nin iktidara geldikten sonra  yapacaklarına dair çok da detaylı sözler vermeyip genel-geçer ifadelerle yetindiği, Arakan dahil pek çok somut sorunu es geçtiği fark edilebilir. Hatta iktidara gelmeden önce yaptığı bazı konuşmalarında, “ben bir azize değil, siyasetçiyim” tarzında konuştuğu da bir gerçek. En azından bu dürüstlüğünü kaydetmek lazım.

Gerçekten de o, ülkesindeki siyasal dengeleri, kamuoyunun hissiyatını, ordunun gücünü, ülkenin geleneksel müttefikleri Rusya’nın, ama özellikle de Çin’in etkisini her kararında (ya da kararsızlığında) hesaba katmak zorunda olan bir siyasetçi.

Kendisi galiba, herkesin kendince “ideal muhalif” hayaline uydurmaya çalıştığı; gerçekten öyle midir diye de pek sorgulamadığı bir şahsiyetti. Gecikmiş sorgulamalar ise belli ki biraz daha can yakıcı oluyor.

Belki de George Orwell’in (Mahatma Gandhi için söylediği), “aksi ispatlanana kadar tüm azizler suçlu kabul edilmeli” cümlesini ciddiye almak gerekiyordu.

Ekran Resmi 2017-09-21 00.08.30


* Aung San Suu Kyi, tıpkı ülkesindeki çoğunluk gibi, Arakanlı Müslümanların kendileri için kullandığı “Rohingya” adlandırmasını reddediyor

Doğu Asya’da Yeni Dengeler, Yeni Riskler

Ekran Resmi 2017-07-14 21.41.17

Uluslararası sistemin ağırlık merkezinin Avrupa-Atlantik havzasından giderek Asya-Pasifik havzasına doğru kaymakta olması, üzerinde çok yazılıp çizilen bir durum. Çin’in ABD ile birlikte artık dünyanın en büyük iki ekonomisinden biri haline geldiğini hatırlamak bile bunu durumu anlamak için yeterli.

1 milyar 300 milyon nüfuslu Çin yanında, dünyanın yedi büyük ekonomisinden biri olan Japonya; ASEAN çatısı altında bölgesel bütünleşme yolunda adım adım ilerleyen toplam 700 milyon nüfuslu Güneydoğu Asya ülkeleri; Soğuk Savaş döneminden miras bölünmüşlüğün üstesinden hâlâ gelememiş olan Kuzey ve Güney Kore; son olarak da ABD’yle “özel” ilişkisini sürdüren Tayvan, bu geniş coğrafyanın etkili oyuncuları. Tabii bu tabloya Pasifik Okyanusu’na kıyısı olan Rusya’yı ve bölgede önemli askerî üsleri olan süper güç ABD’yi de eklemek gerekiyor. Çin’den bahsederken Hindistan’ı, Hindistan’dan bahsederken Pakistan ve Afganistan’ı, Güneydoğu Asya’dan bahsederken de Avustralya’yı denkleme dahil etmek gerektiği de ortada.

Kısacası, Doğu Asya’da olup bitenlerden söz etmek, küresel güç dengelerinin değişimini incelemek anlamına geliyor; zira Asya kıtasının doğu ucundaki bölgesel dengeler uluslararası sistemin temel yapıtaşlarından.

Yakıcı Sorun: Kuzey Kore

Tam da bu nedenle, Asya’nın doğusunda ortaya çıkan herhangi bir güvenlik riski ya da istikrarsızlık, sistemin bütünü için endişe kaynağı. Dolayısıyla, örneğin Kuzey Kore’nin nükleer silah geliştirme faaliyetlerinin ya da balistik füze denemelerinin dünya kamuoyunu bu derece meşgul etmesinde şaşılacak bir durum yok.

İktidarın babadan oğula devredildiği Kuzey Kore, gerçekten de dünyanın en büyük güvenlik risklerinden birini oluşturuyor. Kim Jong-Un yönetimindeki Pyongyang rejimi, 4 Temmuz 2017’de gerçekleştirdiği balistik füze denemeleriyle birlikte artık 10 bin kilometre menzilli misillere sahip olduğunu, dolayısıyla Kuzey Amerika’yı vurabilecek kapasiteye ulaştığını iddia ediyor. Dünyanın en kapalı rejimlerinden biriyle yönetilen Kuzey Kore’nin resmî açıklamalarına ne kadar itimat etmek gerekir, ayrı konu; ancak bu riskin uluslararası toplum tarafından ciddiye alındığı tartışma götürmez.

Kuzey Kore’nin nükleer silaha ve kıtalararası balistik misillere sahip olması, hemen sağa sola füze fırlatacağı anlamına gelmiyor; ancak ne yapacağı öngörülemeyen bir rejimin bu tür bir imkana sahip olması bile başlı başına endişe verici. Bu noktada riski arttıran bir diğer unsur ise ABD’nin de nispeten öngörülemez bir ülke haline gelmiş olması. 20 Ocak 2017’de Beyaz Saray’a yerleşen Donald J. Trump’ın Kuzey Kore konusuna özel bir ilgi duyduğu ve bu sorunu sık sık gündeme getirdiği biliniyor.

Kuzey Kore meselesiyle meşgul olan ilk ABD başkanı elbette Trump değil. Bill Clinton da, George W. Bush da, Barack Obama da bu sorunla yakından ilgilendiler, ancak şimdiye kadar denedikleri tüm yöntemler başarısızlığa uğradı. Ne çok taraflı müzakereler, ne ekonomik yardımlar, ne Birleşmiş Milletler yaptırımları, ne diplomatik baskılar, ne de gizli operasyonlar Pyongyang’daki rejimi dönüştürmeye yetmedi.

Başkan Trump zaman zaman “Kim Jong-Un’la gerekirse yüz yüze görüşürüm” gibi çıkışlar yapıyor olsa da, Kuzey Kore’ye askeri müdahale seçeneğinin masada olduğunu vurgulamaktan da geri kalmıyor. Nükleer silaha sahip bir Kuzey Kore’ye müdahale etmek çok kolay olmasa da, kesin olan bir şey var: Trump’ın mesajları Pyongyang’dan ziyade Pekin’e yönelik. Kuzey Kore rejiminin bölgedeki tek destekçisinin Çin olduğu, hatta Çin’in yardımları olmasa bu ülkenin ekonomisinin ayakta kalamayacağı biliniyor. Zaten bu yüzden Trump, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’i sürekli olarak “Kuzey Kore hakkında bir şeyler yapmaya” davet ediyor.

Çin-ABD ilişkileri ve bölgesel güçler  

Çin yönetimi Kuzey Kore üzerinde zannedildiği kadar büyük bir etkisi olmadığını iddia ededursun, Çin’in bu ülkeyi ABD’ye ve ABD’nin bölgedeki müttefiklerine karşı bir araç olarak kullandığı izlenimi gayet yaygın. Pekin yönetiminin Kuzey Kore rejiminin çökmesi halinde gerçekleşebilecek büyük bir mülteci kriziyle uğraşmak istemediği ya da adeta bir tampon bölge rolü üstlenmiş olan bu ülke ortadan kalkarsa Kore yarımadasının tamamen ABD etkisine girmesinden hoşlanmayacağı da açık.

Fakat Kuzey Kore’nin bir tehdit olarak var olması her zaman Çin’in istediği sonuçları vermiyor, çünkü bu tehdidin varlığı, Güney Kore, Japonya ve Tayvan gibi zaten ABD’nin müttefiki olan ülkeleri Washington’a iyice yakınlaştırıyor. Çin bu durumdan öylesine rahatsız ki, Kuzey Kore tehdidini gerekçe göstererek ABD menşeli THAAD füze savunma sistemini 2017 başlarında ülkesinde konuşlandıran Güney Kore hükümetini Kuzey Kore’den bile daha sert ifadelerle kınayan Pekin oldu.

Benzer biçimde, Kuzey Kore tehdidi Japonya tarafından da dikkatle izleniyor. İkinci Dünya Savaşı’nın mağlup gücü olarak 1945-1952 arasında ABD işgalinde kalan, hatta anayasası bile ABD tarafından yazılan Japonya, aynı zamanda (Hiroşima ve Nagazaki hatırlanacak olursa) insanlık tarihinde nükleer saldırıya uğramış tek ülke. Kuzey Kore’nin Japonya’yı nükleer saldırıyla açıkça tehdit ettiği de bir sır değil. Bu durum, Japonya’nın bir takım radikal kararlar alması için gerekçe oluşturuyor.

Savaş sonrası yürürlüğe konan anayasa ile Japonya’nın silahlı kuvvetlere sadece savunma amaçlı olarak ve sınırlı sayıda askerle sahip olmasına izin verilmişti. Hatta Japon anayasasının 9. maddesi, bu ülkenin savaşa girmesini kesin bir dille yasaklamıştı. Ancak bu “barışçılık” ilkesi 1990’lardan itibaren yavaş yavaş yumuşatılmış; 9. madde değiştirilmese de yeniden yorumlanmıştı. Japonya bu sayede 1992’den itibaren BM barışı koruma operasyonlarına asker yollamaya başlamış, 2007 yılında ise İkinci Dünya Savaşı sonrası kaldırılan Savunma Bakanlığı yeniden kurulmuştu.

2014’te ise Başbakan Shinzo Abe’nin öncülük ettiği yeni bir kanunla savaş yasağı “yararlı barışçılık” adı altında yeniden yorumlandı. “Barışçılık” ilkesinin sulandırılmaması gerektiğini savunan kesimlerin protesto gösterilerine rağmen kabul edilen bu kanun sayesinde Japonya artık “saldırıya uğrayan bir müttefikine yardım amacıyla” savaşlara katılabilecek.

Ekran Resmi 2017-07-14 21.50.04

Güney Kore’nin askeri anlamda ABD ile ilişkilerini sıkılaştırması ve Japonya’nın askeri konulardaki tabularından giderek kurtuluyor olması sadece Kuzey Kore tehdidi ile açıklanabilecek bir durum değil. Bölge ülkeleri Çin’in dış politikasının da giderek askeri bir vurgu taşımaya başladığını fark ediyor ve bunu bir risk olarak görüyor. Çin Denizi’ndeki ada, adacık ve kayalıkların paylaşımından doğan krizler de bu tehlikeli ortamın arka planını oluşturuyor.

Çin Denizi’nde Paylaşım Sorunu

Çin Denizi’ndeki paylaşım kavgası aslında yeni bir durum değil, ancak dünya gündeminin ön sıralarına doğru hızla tırmanıyor. Çin’in bu deniz sahasına olan ilgisi hem güvenlik kaygılarından, hem Çin’de iyiden iyiye kabaran milliyetçi duygulardan, hem de buradaki doğal zenginliklerden kaynaklanıyor.

Dünyanın en büyük enerji tüketicilerinden biri olan Çin’in bulabildiği her doğalgaz ve petrol kaynağına ihtiyacı olduğu bir sır değil. Ancak Pekin yönetiminin Çin Denizi’ndeki her girişimi aynı sahada hak iddia eden Güney Kore, Japonya, Tayvan, Vietnam, Filipinler gibi ülkelerin tepkisini çekiyor ve Doğu Asya’nın jeopolitiğini Güneydoğu Asya’daki oyuncuları da kapsayacak biçimde genişletiyor.

Bu coğrafyadaki aidiyet sorunları, karasuları ve kıta sahanlığı gerginlikleri birçok Doğu ve Güneydoğu Asya ülkesini ilgilendirse de, bunlar arasında Tayvan’ın durumu hepsinden hassas. 1949 yılında Mao Zedong’un gerçekleştirdiği devrim ertesi Çin anakarasından kaçan Çan Kay-Şek ve onun Kuomintang Partisi tarafından kurulan Tayvan yönetimi, o tarihten bu yana kendini “Çin Cumhuriyeti” olarak adlandırmaya devam ediyor[1]. Pekin ise buna karşılık Taipei yönetiminin ayrılıkçı ve Tayvan adasının da Çin’in ayrılmaz bir parçası olduğunu savunuyor. “Tek Çin Politikası” (One China Policy) olarak adlandırılan bu prensip sonucu, Pekin yönetimini tanıyan ve onunla diplomatik ilişki kuran hiçbir devletin Tayvan’ı tanıması mümkün değil.

1997 yılında Hong Kong’u, 1999’da ise Macao’yu “tek ülke, iki sistem” prensibi uyarınca, yani geniş özerklikler vererek kendine bağlayan Çin, Tayvan’ın da eninde sonunda bu yöntemle “anavatana” bağlanacağını savunuyor. Tabii burada önemli olan bu bağlanmanın nasıl temin edileceği. Pekin yönetimi resmi söylemde diplomasi ve müzakere araçlarını öne çıkarıyor olsa da, Çin ve Tayvan arasında zaman zaman askeri gerginlikler yaşandığı da bir gerçek. 23 milyon nüfuslu Tayvan adasının hem coğrafi hem de nüfus anlamında bir dev olan Çin’e tek başına, hele hele askeri anlamda kafa tutması ise elbette mümkün değil. Bu bağlamda Tayvan’ın en büyük güvencesi, şimdiye kadar her zaman arkasında hissettiği ABD’nin desteği. Başka bir deyişle, Kuzey Kore sorunu yanında Tayvan sorunu da Çin-ABD ilişkilerini doğrudan ilgilendiriyor.

Çin’in geleceği, dünyanın geleceği

2017’nin sonbaharında 19. kongresini toplayacak olan Çin Komünist Partisi, ülkenin bundan sonra izleyeceği yol hakkında kararlar alırken tüm bu jeopolitik ve jeoekonomik dengeleri dikkate almak zorunda kalacak. Büyüme hızı giderek yavaşlayan Çin ekonomisinin geleceği; facia sınırlarına ulaşan ülkedeki ekolojik sorunlar; Avrasya coğrafyasındaki (Türkiye dahil) çok sayıda ülkeyi ilgilendiren “Tek Kuşak, Tek Yol(One Belt, One Road – OBOR) projesi; ayrıca Cibuti’de askerî bir üs kurarak Afrika’daki etkisini perçinleyen bu ülkenin savunma politikaları tüm dünyayı ilgilendiriyor.

Bir yandan Afrika’daki varlığını sağlamlaştıran Çin, diğer yandan gözlerini kuzeye dikmiş durumda. Ticaretinin önemli bir kısmını deniz yoluyla yapan Pekin, bu yüzden Malakka Boğazı ve Hint Okyanusu’na bağımlı. “Tek Kuşak, Tek Yol” projesi ise içerdiği otoyol ve demiryolu ağları sayesinde yük taşımacılığında kara ulaşımının önemini arttıracak. Ancak bu da tek başına bir çözüm değil. Bu nedenle Çin, şimdiye dek pek kullanılmayan, ancak küresel ısınma nedeniyle yılda üç ay da olsa yük gemilerinin seyrüseferine müsait hale gelen Kuzey Buz Denizi’ni daha etkin kullanmanın yollarını arıyor. İkinci uçak gemisini bu sene denize indiren Çin’in, buzkıran işlevi olan firkateynler de inşa etmeye başlaması herhalde boşuna değil. Şanghay İşbirliği Örgütü bünyesindeki yakın müttefiki Rusya’nın bu konuda ne düşündüğünü henüz bilmiyoruz; ancak ABD, Kanada ve Norveç başta olmak üzere Kuzey Buz Denizi’ne sahildar pek çok üyesi bulunan NATO’nun bu gelişmeleri dikkatle izlediği kesin.

Batı’da daha çok oynanan satrancın aksine Doğu Asya’da çok yaygın olan Go oyununun temel prensibi, rakibin taşlarını hızla alıp onu bertaraf etmek değil, oyun tahtasında yavaş yavaş alan hakimiyeti kurup rakibi hareket edemez hale getirmektir. Doğu Asya’daki devletlerin stratejilerini anlamlandırmak, bu kritik coğrafyadaki dengeleri daha iyi tahlil etmek ve riskleri ölçmek için, bu toplumların Akdeniz havzasında yaygın olan felsefe ve düşünce akımlarından çok daha farklı referanslarla hareket ettiklerini de hesaba katmak gerekiyor. Bunu yapmak önemli, zira küresel dengeler o coğrafyadaki güçler lehine hızla değişiyor.

Ekran Resmi 2017-07-14 21.41.45


[1] Tayvan’daki hükümetin meşru Çin hükümeti olduğu iddiası Soğuk Savaş şartlarında Batılı devletler tarafından da bir dönem kabul görmüş, hatta bu hükümet 1945-1971 arasında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Çin’e tahsis edilmiş olan daimî üyelik makamını işgal etmişti. Bu durum ancak ABD Başkanı Richard M. Nixon’un Kızıl Çin ile yakınlaşma siyaseti sonucu değişebildi.

Not: Bu yazı Sosyal Demokrat Dergi’nin 79./80. (Temmuz-Ağustos 2017) sayısı için kaleme alınmıştır.