Sri Lanka: Asya-Pasifik IŞİD’in yeni cephesi mi ?

Ekran Resmi 2019-04-26 11.45.42

Paskalya bayramına denk gelen 21 Nisan 2019 Pazar günü Sri Lanka’da gerçekleştirilen terör saldırıları ülkenin en kanlı günü olarak tarihe geçti. İkisi Katolik, biri Protestan üç kilisenin yanı sıra üç lüks otele yönelen terör saldırısı 300’e yakın insanın hayatına mal oldu. Bu boyutta bir saldırıyı Irak ve Suriye’deki son toprak parçaları da elinden giden IŞİD/DAİŞ’in üstlenmiş olması Sri Lanka’yı yakından takip eden uzmanları bile şaşırtan bir durum.

Eski bir Britanya sömürgesi olan Sri Lanka, siyasal şiddetten ya da terör olaylarından uzak bir ülke değil. Ülkenin yakın tarihine damgasını vuran LTEE – Tamil Kaplanları‘nın isyanı (1983-2009), ve toplam 100 bin kişinin hayatına mal olan bu isyanın bastırılma biçimi halen tartışılıyor. Ancak LTTE’nin en etkin olduğu dönemde bile ülkede bu çapta bir saldırı düzenlenmemişti. Üstelik LTTE’nin intihar saldırıları konusunda hiç çekingen davranmadığı ve bu saldırılarda bilhassa kadın eylemciler kullandığı da biliniyor.

22 milyon nüfuslu Sri Lanka dinsel şiddetle de yeni tanışmıyor. Ülke nüfusunun %70’i Budist, %13’ü Hindu, % ’u Müslüman ve %7’si Hıristiyanlardan oluşuyor. Ancak şimdiye kadarki şiddet olayları genellikle Budistlerle Müslümanlar ya da Budistlerle Hıristiyanlar arasında cereyan ediyordu. Ülkedeki dinsel azınlıklara karşı nefret söyleminde bulunan radikal Budist gruplar yıllardır faaliyette ve büyük ölçüde Birmanya (Myanmar)’da bulunan Rohingya karşıtı Budistlerin söylemlerinden etkileniyorlar. Bu çerçevede son olarak 2018 Mart ayında Kandy şehrinde Budistlerin Müslümanlara ait ev ve dükkanlara saldırdığı olaylar yaşanmıştı.

Ekran Resmi 2019-04-26 11.47.23
1,5 milyon Hıristiyanın yaşadığı Sri Lanka’da bu din 16. yy’da Portekizli misyonerlerin gelişiyle yaygınlaştı. 

Her ne kadar ülkede NTJ ve JMI isimli iki ayrı radikal İslamcı örgütün varlığı bilinse de, bu örgütler şimdiye kadar ülkedeki bir başka azınlık grubu olan Hıristiyanları hedef aldıkları kayda değer bir eylem gerçekleştirmemiş.

Gerçi saldırının sadece kiliselere değil, yabancı turist ve işadamlarının konakladığı lüks otel zincirlerine de yöneltilmiş olması, olayı sadece Sri Lanka’nın yerel dengeleriyle açıklama imkânı olmadığını gösteriyor. Doğrudan ya da dolaylı olarak “Batı”yı temsil ettiğine inanılan mekanların eş zamanlı olarak vurulmuş olması, Sri Lanka’nın Batı’yla olan ilişkilerinin de hedef alındığını düşündürüyor.

2015 yılında ülkeye Başbakan olan Wickremesinghe, selefi Rajapakse’nin aksine, Çin’le yakınlaşma stratejisini tehlikeli bulmuş ve ülkenin Batı’yla bozulmuş olan ilişkilerini tamire girişmişti. Bu açıdan Sri Lanka’nın yeni hükümeti son dönemde özellikle Hindistan ve Japonya’yla ilişkileri geliştirmeye çalışıyordu. Ülkedeki Çin etkisinin dengelenmesi ihtiyacının özellikle Hambantota limanının başına gelenlerden sonra daha da önem kazandığını vurgulamak gerekiyor.

2010 yılında Çin tarafından inşası finanse edilen ve Çinli bir firmaya yaptırılan Hambantota Limanı, Sri Lanka’Çin’e karşı ödeyemeyeceği bir kredi borcunun altına soktu. Bu kredinin silinmesi karşılığında 2017 yılında liman ve çevresindeki 6 bin hektar arazi 99 yıllığına Çin yönetimine devredildi.

Ekran Resmi 2019-04-26 11.46.35

Eylemi gerçekleştiren biri kadın sekiz intihar bombacısının hepsinin Sri Lanka’lı orta üst sınıf ailelere mensup olduğu açıklandı. Biri İngiltere’de üniversite okumuş, bir diğeri Avustralya’da master yapmış, ikisi kardeş olup zengin bir işadamının oğulları olan bu teröristlerin nasıl ve ne şekilde IŞİD’in militanı haline dönüştükleri henüz bilinmiyor. Bu süreçte hangi üçüncü aktörlerin rol oynadığı da henüz aydınlığa kavuşmuş değil. Hindistan basını ise şimdiden Pakistan gizli servislerinin bir şekilde bu işin içinde olduğunu yazmaya koyuldular bile.

Saldırı 2019 yılı sonunda cumhurbaşkanlığı seçimlerine hazırlanan Sri Lanka’da iç siyasi dengeleri de sarstı. Başbakan Wickremesinghe ile açık savaş halindeki Cumhurbaşkanı Sirisena, hükümetin saldırıya dair istihbarat aldığını ama gereğini yapmadığını iddia ederken, hükümete yakın çevreler ise cumhurbaşkanının saldırı günü bulunduğu Singapur’dan hemen geri dönmemiş olmasını eleştiriyor. Ülke siyasetini yakından gözlemleyenler ise bürokrasi içindeki cumhurbaşkanı yanlıları-başbakan yanlıları arasındaki gerilim ve bölünmenin güvenlik zaafı yarattığını ve istihbarat akışını yavaşlattığını iddia ediyor. Nitekim başta 359 olarak açıklanan ölü sayısının “yanlış saymışız” denilerek iki gün sonra 290 olarak güncellenmesi bile devletin işleyişinde bir takım sorunlar yaşandığının kanıtlıyor.

15 Mart’ta Yeni Zelanda-Christchurch’te yaşanan camii saldırısının intikamının alındığını iddia eden IŞİD ise, hiç beklenmediği bir coğrafyada ortaya çıkmış olmaktan ve Ortadoğu’daki kayıplarına rağmen kendinden söz ettirmekten memnun. Radikal İslamcı terör tehdidinin giderek Asya-Pasifik bölgesine kaymakta olması yeni bir olgu değil. Son iki-üç yılda Afganistan, Endonezya ya da Filipinlerde IŞİD’e biat eden örgütlerin sayısının giderek artıyor olması “Doğu’ya kayış” eğiliminin hızlandığını gösteriyor. Sri Lanka eylemleri de bu eğilimin perçinlendiğini gösteriyor.


 

 

 

Sevgililer Günü ve Uluslararası İlişkiler

DIŞARIDAN

keep-calm-and-study-international-relations-48

Romalı Rahip Valentin’in kellesi gitmiş, tasası bize mi düşmüş dememeli. Sonuçta 14 Şubat’ta kutlanan yortusu, Batı dünyasının sekülerleşme sürecinde Sevgililer Günü’ne dönüşmüş ve dinî içeriğinden tamamen kopmuş. “İyi de Sevgililer Günü’yle uluslararası ilişkilerin ne alakası var?” diye sorulabilir. Stephen Walt’ın Foreign Policy dergisindeki bir makalesinden yola çıkarak, uluslararası ilişkiler disiplinindeki kavramların bu konuda son derece zengin olduğunu söylemek mümkün.

Her romantik ilişki son tahlilde bir ittifak ilişkisi değil midir? İttifak da, uluslararası ilişkilerdeki temel kavramlarından biri. Her türden ittifak ilişkisi, ortak çıkar ve beklentiler üzerine inşa edilir. Biriyle müttefik olmak için de çok sayıda gerekçe öne sürülebilir. İttifak ilişkisine girenler, kendi hareket alanlarının ister istemez sınırlandığının farkındadır. Demek ki ittifak kurmanın ve bunu devam ettirmenin bu kısıtlamaya değdiği düşünülür.

İttifak ilişkileri gevşek bir bağ şeklinde oluşabileceği gibi, evlilik gibi sıkı bir kurumsal çerçeve içinde de ele alınabilir, hatta kurumsallaşmış ittifaklar daha etkili ve kalıcıdır

View original post 329 kelime daha

Cebelitarık ve Ebedî Çıkarlar

 

le-rocher-de-gibraltar

Büyük Britanya’nın AB’den çıkış süreci tahmin edilenden daha karmaşık geçiyor. Theresa May Brüksel’le aylardır süren müzakereler neticesinde bir Brexit anlaşması koparmışa benzerken, Londra ile Madrid arasındaki Cebelitarık meselesi yeniden alevleniverdi. 

Londra ve Brüksel arasında görüşmeleri devam eden Brexit anlaşma taslağında Cebelitarık‘tan bahsedilmiyor olması İspanyol hükümetini hayli öfkelendirdi. Madrid, Britanya’ya bağlı Cebelitarık’ın Brexit sonrasındaki statüsü üzerinde İspanya’nın da söz hakkı olduğunu iddia ediyor. Hatta İspanya, eğer Cebelitarık sorunu çözülmezse Brexit antlaşmasını veto edeceği tehdidini savunuyor.

NATO bünyesinde dost ve müttefik olan Birleşik Krallık ile İspanya’yı birbirine düşüren 33 bin nüfuslu Cebelitarık, 1713 yılından beri Britanya’nın kontrolü altında. Burası, Akdeniz’le Atlas Okyanusu’nun bağlantı noktasındaki stratejik konumuyla Londra’nın elini üzerinden çekmeye niyetli olmadığı bir kara parçası.

Birleşik Krallık’ın geçmişte Cebelitarık yanında Malta ve Kıbrıs’ı da denetimi altına alarak Akdeniz havzasının tamamını gözleme ve Süveyş Kanalı’nı emniyete alma imkanı elde etmişti. Bu iki ada artık Britanya’ya bağlı değil; ama Londra hâlâ  Kıbrıs’taki iki askeri üssünün üzerine titriyor.

İspanya ise uzun süredir Cebelitarık’ın “anavatanla birleşmesini” talep ediyor ve 6,7 kilometrekarelik bu arazi üzerinde hak iddia ediyor. Hatta Madrid yönetimi Cebelitarık’ı “Avrupa kıtasındaki son sömürge” olarak tanımlıyor.

Cebelitarık’ın karşı sahilinde (yani Afrika kıtası üzerinde) kendisine bağlı bir toprak parçası olan Ceuta yüzünden İspanya‘nın Fas’la benzer bir sorun yaşamakta olduğunu da hatırlatmakta yarar var.

image

Gelmiş geçmiş tüm İspanyol hükümetleri Cebelitarık konusunda son derece hassas davrandı. O kadar ki, Prens Charles ve Prenses Diana’nın 1981’deki balayı seyahatlerinde kraliyet yatı HMS Britannia ile buraya yanaşmaları İspanya’nın resmi protestolarına konu olmuştu. İspanya’yla yaşanan krizi kendisine ileten dönemin İngiliz başbakanına Kraliçe  II. Elizabeth’in verdiği “oğul da, gemi de, rıhtım da bana ait!” yanıtı, Britanya’nın konuya dair politikasını özetlemişti.

Kısaca İspanyol hükümeti de, Britanya da her fırsatta Cebelitarık’la ilgili – hiç değişmeyen – tutumlarını hatırlatmayı görev biliyor. Örneğin 2015 yılında bir İspanyol sahil güvenlik gemisi Cebelitarık açıklarında Britanya karasularını ihlal edince İngiliz hükümeti Madrid’e derhal resmi bir kınama mesajı yollamıştı. Brexit çerçevesinde yaşanan mevcut kriz de bu uzun listeye eklendi.

Cebelitarık Londra’nın gözünde 21. yüzyılda dahi vazgeçilemeyecek kadar değerli bir toprak parçası. Zaten 2002 yılında Cebelitarık’ın statüsüyle ilgili bir referandum yapılmış, yerel halk da % 98,48 oyla Britanya’ya bağlı kalmak istediklerini ifade etmişti.

Elbette Londra ve Madrid’in Cebelitarık yüzünden savaşa tutuşacakları yok. Ancak Birleşik Krallık’ın bu konudaki tavizsiz tutumunun da mutlaka bir anlamı var.

Bu tavizsiz tutum muhtemelen, Britanya Başbakanı Lord Palmerston’un 1848’de Avam Kamarası’nda ifade ettiği “ebedi müttefiklerimiz ya da ebedi düşmanlarımız yoktur; fakat ebedi çıkarlarımız vardır,” anlayışından kaynaklanıyor.

Uzun vadeli çıkarlarını tanımlayabilmiş ve bunları küresel düzeyde savunabilen ülkelere de zaten büyük güç deniyor.

Steve Bannon AB’yi içeriden yıkabilir mi?

tiounine-guardian-2

ABD Başkanı Donald Trump’ın uluslararası politikaya etkisi tartışıladursun, Trump’ın eski danışmanı Steve Bannon’ın faaliyetleri de Avrupa’daki siyaseti doğrudan etkilemeye aday. Bannon’un 22 Eylül’de İtalya’da aşırı sağ bir partinin senelik kongresinde yaptığı konuşma bunun yeni bir göstergesi oldu. İtalya’yı “siyaset evreninin yeni merkezi” olarak tanımlayan Bannon, Trump’ı iktidara taşıyan taktiklerini Avrupa kıtasının her yerinde uygulamayı tasarlıyor.

Bu amaçla, geçtiğimiz Temmuz ayında Steve Bannon Avrupa’daki aşırı sağ partileri bir araya getirecek The Movement (Hareket) isimli bir platform meydana getirdi. Hareketin öncelikli hedefi, Mayıs 2019’da yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimlerinde AB karşıtı partilerin zaferini hazırlamak.

Avrupa’da faaliyet gösteren tüm milliyetçi ve popülist partiler arasında koordinasyon ve fikir alışverişi sağlamaya çalışan bu oluşumun merkezi, siyasal hedefi konusunda herhalde kimsenin şüphesi kalmasın diye, AB’nin başkenti Brüksel. Kendi deyimiyle, “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra meydana gelen siyasal düzeni sarsmak” isteyen Bannon, bu amaçla Fransız Marine Le Pen, İngiliz Nigel Farage, Alman Alice Weidel, İtalyan Matteo Salvini gibi siyasal parti liderleriyle sık sık bir araya geliyor. Bannon’a göre Macaristan Başbakanı Viktor Orban, bu liderlerin izlemesi gereken bir model.

Steve Bannon daha 2014 yılında, ABD’deki Cumhuriyetçi Parti’nin sağ kanadını oluşturan Tea Party’e atıfla, “küresel bir ‘Tea Party’ hareketinin var olduğuna inanıyorum” demişti. Geniş halk kitlelerinin merkezi hükümetlerle ve “elitlerle” olan kavgasının günümüzün temel siyasal çelişkisi olduğunu iddia eden Bannon, Avrupa’da popülizmin yükselişini de bunun bir göstergesi olarak yorumluyor. The Movement’ın niyeti de bu yükselişi hızlandırmak.

Gerçek orta sınıfı oluşturan, çalışan, üreten ve ‘Davos Partisi’nin tahakkümünden bıkmış insanları” bir araya getirmek isteyen Bannon, Avrupa’daki popülist partilere The Movement üzerinden lojistik destek sunmaya çalışıyor. Bannon bu partilere seçim stratejileri önerme, anket oluşturma, veri toplama ve network oluşturma konularında destek olacak.

Mayıs 2019’daki Avrupa Parlamentosu seçimlerini önemli bir eşik olarak gören Bannon, kendi deyimiyle “Davos Partisi” ile halklar arasındaki mücadelenin seyrini bu seçimlerin belirleyeceğini iddia ediyor. ABD’deki aşırı sağ Breitbart haber sitesinin eski patronu olan Bannon, bu seçimlerde Strasbourg’daki sandalyelerin en az üçte birinin popülist partiler tarafından kazanılmasını arzuluyor. Le Pen ve Farage’ın başını çekeceği böylesi bir grubun, Brexit, Euro krizi ve mülteci sorunu nedeniyle zaten bir hayli zor durumda olan Avrupa bütünleşmesini bir bakıma içeriden sabote edeceğini düşünen Bannon, özellikle Doğu Avrupa ve Batı Avrupa’daki aşırı sağ akımlar arasında bir kopukluk olduğunu, bunlar arasındaki fikir ve kaynak alışverişini sağlamak için The Movement’a ihtiyaç olduğunu düşünüyor.

George Soros tarafından yönetilen Open Society isimli STK’yı bir numaralı düşmanı olarak ilan eden The Movement, faaliyetlerinde Le Pen ailesine özel bir önem veriyor. Conservative Political Action Conference’ın yıllık kongresinde Fransız Front National (Ulusal Cephe)* partisinin tarihi lideri Jean-Marie Le Pen’in torunu (ve şimdiki parti lideri Marine Le Pen’in yeğeni) Marion Maréchal-Le Pen’i onur konuğu olarak ağırlayan Bannon’ın kendisi de, Mart 2018’deki Front National kongresinde bir konuşma yaptı. Bannon bu konuşmasında, “tarihin doğru tarafındayız, küresel bir dalga bizi zaferden zafere ulaştıracak” demişti. Konuşmasında medya ve siyasal-ekonomik elitleri de sık sık hedef olarak gösteren Bannon, “bırakın size ırkçı desinler, yabancı düşmanı desinler, göçmen karşıtı desinler. Bu ithamlar sizin şeref madalyanız. Her geçen gün daha güçlü ve etkiliyiz” diye iddia etmişti.

US-POLITICS-TRUMP-STAFF
Steve Bannon, Donald Trump’ı 2016 Kasım’ında iktidara taşıyan seçim kampanyasının mimarıydı.

Aşırı sağ ve popülist akımların bütün Avrupa’da eninde sonunda iktidara taşınacağını savunan Bannon, “ulus-devletler kendi kimlikleriyle ve sınırlarıyla dünya sahnesine geri dönecekleri” düşüncesinde.

ABD’deki faaliyetlerini tam olarak askıya almamış olsa da, zamanının yüzde seksenini Avrupa’da geçirme sözü veren Bannon, The Movement’ın karargâhında şimdilik on kişilik bir ekip oluşturmuş. Bannon’un ne yapacağı üç aşağı beş yukarı belli, fakat bunları nasıl başaracağı biraz belirsiz. ABD’de Trump’ı iktidara taşıyan seçim kampanyası deneyimine güveniyor olsa da, farklı Avrupa ülkelerindeki siyasal kural, kurum ve gelenek farklılıklarını göz ardı ettiği kesin.

Mevcut sorunlara dair önerdiği Amerikan tarzı çözümlerin, son tahlilde kendi bağımsızlıklarına ve farklı kimliklerine sıkı sıkıya bağlı olan Avrupa’nın aşırı sağ örgütlenmelere ne kadar tesir edeceği bilinmiyor. Ayrıca AB’ye karşı olan bu partilerin nasıl olup da Avrupa çapındaki bir başka örgütlenme içinde rahat edecekleri de belirsiz. Fikirleri genel hatlarıyla uyuşuyor olsa da, bu partilerin savundukları ulusal kimliklerin, eninde sonunda tarihi yaralara ve sınır anlaşmazlıklarına değmemesi mümkün değil. Bu açıdan, tanım gereği, birlikte çalışma olanakları sınırlı. Üstelik Bannon’un ABD’li olması da, Avusturya’daki FPÖ örneğinde olduğu gibi, The Movement’a katılmanın peşinen reddedilmesine bir gerekçe oluşturuyor.

Bannon, Avrupa çapındaki popülist partilerin ekonomik söylemleri arasındaki farklılıkları da fazla dikkate almıyor gibi. Trump-Bannon çizgisinin savunduğu birçok ekonomik politika, her şeyden önce Avrupa’nın gerçekleriyle bağdaşmıyor. Örneğin Çin’in ekonomik politikalarına karşı duyduğu tepki ve tehdit algısı Batı Avrupa’da yankı bulsa da, Çin’den daha fazla yatırım çekmek için uğraşan Doğu Avrupa ülkelerinde Çin karşıtı söylemin alıcısı yok.

Kuzey Avrupalı popülist partilere gelince, bunların ismi ırkçılık ve antisemitizmle sık sık bir arada anılan Fransız Ulusal Cephe ile birlikte anılmaktan çok da memnun olmadıkları biliniyor. Milliyetçilik, AB karşıtlığı ve göçmen düşmanlığında ortaklaşsalar da, ulus-ötesi herhangi bir network’ün içinde yer almanın bu açıdan onlara ne kazandıracağı belli değil.

Aslında bütün bu hikâyenin en tatsız kısmı, Avrupa’daki aşırı sağ ve popülist partilerin yükselmeye devam etmeleri için Steve Bannon’a hiç de ihtiyaç duymuyor olmaları. Avrupalı seçmenler bunu kendi başlarına da, ya sandığa gitmeyerek ya da popülist partilere oy vererek, pekala sağlıyorlar.


* Front National (Ulusal Cephe) partisi, 1 Haziran 2018 tarihinde adını Rassemblement National (Ulusal Toplanma) olarak değiştirdi.

Mısır’da (Şimdilik) Sissi’yle Devam

egypt_map

Anlaşılan Mısır bir süre daha yoluna, beş yıl önce bir darbeyle başa geçen ve 26 Mart‘ta yapılan seçimlerle yerini perçinleyen General Abdülfettah Sissi‘yle devam edecek. Her ne kadar seçimlere katılım oranı yüzde 41‘de kalmış olsa da, katılanların yüzde 97’sinin oyunu alan Sissi’nin bunu pek dert etmediği anlaşılıyor.

Mısır’ın eskisi kadar etkili bir bölgesel güç olmadığı ortada, ancak 95 milyon nüfuslu ülkenin tarihsel rolü sayesinde bir özgül ağırlığı olduğunu da teslim etmek lazım. Sissi 2013’de iktidarı ele geçirdiğinde her şeyden önce dengeli bir dış politika izleyeceği sözünü vermiş, bütün büyük güçlerle iyi geçinme niyetini ortaya koymuştu. Öte yandan Sissi’nin 1950’li ve 60’lı yıllara damgasını vuran Nasır’a özendiği de bir sır değil. Bu yüzden Mısır’ın Arap dünyasının liderliği söylemini tamamen terk etmediğini de vurgulamak lazım.

Mısır’ın Arap dünyasının en temel sorunlarından Filistin meselesinde de tarihten gelen bir ağırlığı var. Sissi‘nin  (Müslüman Kardeşler bağlantısı nedeniyle) Hamas‘a sıcak bakmadığı bilinse de son dönemde Hamas ile Filistin Otoritesi lideri Mahmud Abbas arasında arabuluculuk yapmaya çabalaması, bu tarihsel rolün hâlâ sürdüğünü iddia etmesini sağlıyor.

Mısır, bir başka önemli Arap ülkesi olan Suudi Arabistan‘la da arasını iyi tutmaya çalışıyor. Bunun temel sebebi, Mısır ekonomisinin en büyük finansörlerinden birinin Riyad olması. Geçtiğimiz haftalarda Kahire‘de “krallar gibi” ağırlanan Suudi veliaht prensi Muhammed bin Selman, bu ekonomik yardımı artıracakları müjdesini de verdi.  Suudi Arabistan’dan gelen yardım şu sıralar özellikle ülkenin yeni başkentinin inşası için kullanılıyor. Sissi 2015 yılında başkent Kahire‘nin 45 km batısında yepyeni bir şehir inşa etme kararı almıştı. Burada amaç hem büyük bir proje ile tarihe geçmek, hem altyapı yatırımlarıyla ekonomiyi canlandırmak, hem de 18 milyon nüfuslu, kalabalıktan adım atılmayan Kahire’yi nispeten rahatlatmak. Bu yeni şehrin altı milyon kişi barındırması amaçlanıyor. Süveyş Kanalı‘nın genişletilmesini de sağlayan Sissi, bu tür büyük inşaat faaliyetlerini anlaşılan bir hayli seviyor.

image211
Yeni Kahire’nin inşası tüm hızıyla sürüyor

Bütün bunlar hesaba katıldığında, Sissi‘nin Kasım 2017‘de Suudi Arabistan ve Lübnan arasında patlak veren krizde taraf tutmaktan neden kaçındığı daha net görülebilir.

Sissi‘nin küresel ilişkilerine gelince, Trump ve Suudi kralıyla verdiği “teröre karşı ittifak” fotosu hatırlanırsa Mısır’ın ABD ile ilişkileri konusunda bir fikir edinilebilir. Aslında Sissi’nin Rusya‘yla da arası iyi. Vladimir Putin Aralık 2017‘de gerçekleştirdiği Kahire ziyaretinde özellikle doğalgaz alanındaki yatırımları arttırma sözü vermişti. İsrail ve Mısır açıklarındaki doğalgaz yataklarının Kıbrıs dolayısıyla Türkiye‘yi de yakından ilgilendirdiğini hatırlatalım.

Rusya aynı zamanda Mısır‘ın en fazla silah satın aldığı ülkelerden. General Sissi, ülkenin askeri harcamalarını da düzenli olarak arttırıyor. Yine yakında zamanda Fransa‘dan savaş uçağı, Almanya‘dan denizaltı satın almak için anlaşmalar imzalandı.

Sissi‘nin Mısır‘ın askeri imkanların arttırılmasına önem vermesinin bir gerekçesi  komşu ülke Libya‘nın içinde bulunduğu kaotik durum, bir diğeri de Etiyopya ile bu ülkenin Nil nehri üzerine inşa etmekte olduğu barajlar yüzünden yaşanan kriz. Ancak 2014‘te Afrika Birliği‘ne geri dönen Mısır‘ın, Etiyopya‘yla arasındaki sorunları müzakere yoluyla çözmesi büyük ihtimal. Suriye konusuna gelince, Sissi esasen Putin ile aynı dalga boyunda. Suriye‘de Esad’ın terörle mücadele ettiği söylemini benimsiyor ve bu çerçevede İran’la ilişkileri de pürüzsüz.

63 yaşındaki Sissi de bir süre daha dümeni tutmaya devam edecek gibi görünüyor, ama Mısır her durumda Mısırlılara bırakılmayacak kadar önemli bir ülke.

151020172014195401618_2
Mayıs 2017 – Riyad